Moderatör
Mesaj Sayısı: 417
Çevrimdışı
|
 |
« : 12 Kasım 2009, 11:47:47 11:47* » |
|
Televizyon Ekranlarında Olmayan Tarih Tarihi sadece destanlarıyla izleyiciye sunup, o destanın yüceldiği mânâ köklerinden koparıp da sunmanın anlamsızlığını anlatmaya çalışacağım bu sayıda. Televizyon veya sinemeda izlediğimiz birçok Türk yapımı tarih filmlerinin aslında temel sorunudur bu. Bir kahraman düşünün ki, beslendiği manevî değerleri olmasın ve beslendiği değerler olmadan da kahraman olsun!
Tarih kitaplarında okuduğumuz millî kahramanlarımızın zirve yanları hep mânâya dönük yaşamalarıdır. Ulubatlı Hasan’ı burçlara çıkaran, kahramanlığının yanında ilk olması ve aldığı manevî terbiyedir. Ama siz bunu sinemalaştırırken yani perdeye aktarırken Ulubatlı Hasan’ın sadece kahramanlığını verirseniz eksik kalır kahramanlık. Buna dense dense ‘soft milliyetçilik’ denir ki, yıllarca bize bu şekilde kahramanlar sunuldu sinema perdelerinden ve yahut televizyon ekranlarından.
Hayâlini kurduk hep, şanlı tarihimizdeki o padişah, ilim adamı, manevî büyükleri, kahramanca kazandığımız zaferler ve fethettiğimiz yerlerdeki yönetim biçiminin en güzel haliyle bizlere sunulmasını. “Peki bu zamana kadar izlediklerimiz neydi?” diye bir soruyu duyar gibi oluyorum. Bunlara kısmî milliyetçilik sosu bulandırılmış, kısmî tarih bilgisiyle donanmış sinemamsı çalışmalar diyebiliriz.
Ardından şu şekilde de sorabilirsiniz: “Peki ya bunu neye binâen söylüyorsunuz?” Dünya sinemasını azıcık yakından takip ettiğinizde ve bizdeki sinema örnekleri ile dünya sineması örneğindeki içerik farklarını kıyasladığımızda aradaki farkı çok net bir şekilde görebilmekteyiz. Filmin bütçesinden bahsetmiyorum, küçücük bir bilgiden oluşturulan senaryo derinliğini sunmaya çalışıyorum sizlere. Bir Malazgirt Zaferi’ni hayal ediniz. Cuma namazı sonrası önde kumandan Alparslan… Zırhının altına giydiği kefenini gösteriyor ve Anadolu’nun kapılarını açacak mânâ dolu bir konuşma yapıyor askerlerine. Buna benzer bir sahneyi hangi Türk yapımında gördük ki biz? O kadar film yapıldı Türkiye’de, hangisinde gördük ki! Ya eksikti ya da bir şeyleri karalama adınaydı. Hepsi böyle değildi elbette. Ama bir Osmanlı torunu olarak, şanlı tarihmizi anlatan kaliteli bir sinema filmi ya da dizisinin izleyemenin burukluğunu yaşadığımı itiraf etmeliyim. Tarih elbette sinemadan, tiyatrodan ve yahut televizyondan öğrenilmez. Ancak akılda kalacak şekilde sunan en etkili araçlardan biri olduğu su götürmez bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.
Türk sineması için hep maddi olanaksızlıklardan dem vurulur, dünya sinemasının çok gerisinde olduğumuz söylenir. Tabiî ki sektörün içersinde olmayan bizler bunu irdeleyecek değiliz. Ancak bu tarz filmler yapmak için neden sektör geri, ben onu anlayamıyorum.
Son dönemlerin hastalığı olan durum ise, tarihmizdeki kahramanları ya da devlet büyüklerini küçük düşürücü komedi adı altında yapımların türemesi. Hani diyorsunuz, sektör zor durumda. İş karalamaya gelince, iş çamur atmaya gelince, “komedi yapacağız” demeye gelince pili bitmiş sektör ayağa kalkıyor. Sonra tabiî narkoz, tedaviye devam. Sektörde vicdanlı ve ehil insanlar olmayınca demek bunlar oluyor. Geçmişinden koparılmaya çalışılan bir neslin evlatları olmaya mahkum ediliyorsunuz. Tarihteki devasa kahramanlarınız, öyle halleriyle geliyor ki karşınıza, içinizden “bu adam mı kahraman!” diyorsunuz. Önce bir kadınla ilişkiye giren yüce bir kahraman, sonra o kadının müslüman olmasına vesile oluyor. Akıl almaz bir hezeyandır bu. Ve nasıl bir kahramandır bize sunulan kişi…
Tam bu noktada vicdanlı yapımcı ve yöneticilerle görüştüğümüzde işin ciddi mâliyeti olduğunu duyuyorsunuz. İçinizden bu nesle başkalarının ‘tarih diye, devlet diye, impartorluk diye, hatta son dönemleri itibariyle köhnemiş bir yapı diye sundukları’ yapımları gördükçe “hiç mi düşünmüyorsunuz!” diyesiniz geliyor ama yutkunuyorsunuz. Biz yutkundukça, vaktiyle o kahramanlık hikayeleri ile büyüyen nesil çağ açıp çağ kapatırken, bizim nesle de ip atlamak mı kalıyor? Ne dersiniz...
Levent Çakıroğlu Viyana Tarihi sadece destanlarıyla izleyiciye sunup, o destanın yüceldiği mânâ köklerinden koparıp da sunmanın anlamsızlığını anlatmaya çalışacağım bu sayıda. Televizyon veya sinemeda izlediğimiz birçok Türk yapımı tarih filmlerinin aslında temel sorunudur bu. Bir kahraman düşünün ki, beslendiği manevî değerleri olmasın ve beslendiği değerler olmadan da kahraman olsun!
Tarih kitaplarında okuduğumuz millî kahramanlarımızın zirve yanları hep mânâya dönük yaşamalarıdır. Ulubatlı Hasan’ı burçlara çıkaran, kahramanlığının yanında ilk olması ve aldığı manevî terbiyedir. Ama siz bunu sinemalaştırırken yani perdeye aktarırken Ulubatlı Hasan’ın sadece kahramanlığını verirseniz eksik kalır kahramanlık. Buna dense dense ‘soft milliyetçilik’ denir ki, yıllarca bize bu şekilde kahramanlar sunuldu sinema perdelerinden ve yahut televizyon ekranlarından.
Hayâlini kurduk hep, şanlı tarihimizdeki o padişah, ilim adamı, manevî büyükleri, kahramanca kazandığımız zaferler ve fethettiğimiz yerlerdeki yönetim biçiminin en güzel haliyle bizlere sunulmasını. “Peki bu zamana kadar izlediklerimiz neydi?” diye bir soruyu duyar gibi oluyorum. Bunlara kısmî milliyetçilik sosu bulandırılmış, kısmî tarih bilgisiyle donanmış sinemamsı çalışmalar diyebiliriz.
Ardından şu şekilde de sorabilirsiniz: “Peki ya bunu neye binâen söylüyorsunuz?” Dünya sinemasını azıcık yakından takip ettiğinizde ve bizdeki sinema örnekleri ile dünya sineması örneğindeki içerik farklarını kıyasladığımızda aradaki farkı çok net bir şekilde görebilmekteyiz. Filmin bütçesinden bahsetmiyorum, küçücük bir bilgiden oluşturulan senaryo derinliğini sunmaya çalışıyorum sizlere. Bir Malazgirt Zaferi’ni hayal ediniz. Cuma namazı sonrası önde kumandan Alparslan… Zırhının altına giydiği kefenini gösteriyor ve Anadolu’nun kapılarını açacak mânâ dolu bir konuşma yapıyor askerlerine. Buna benzer bir sahneyi hangi Türk yapımında gördük ki biz? O kadar film yapıldı Türkiye’de, hangisinde gördük ki! Ya eksikti ya da bir şeyleri karalama adınaydı. Hepsi böyle değildi elbette. Ama bir Osmanlı torunu olarak, şanlı tarihmizi anlatan kaliteli bir sinema filmi ya da dizisinin izleyemenin burukluğunu yaşadığımı itiraf etmeliyim. Tarih elbette sinemadan, tiyatrodan ve yahut televizyondan öğrenilmez. Ancak akılda kalacak şekilde sunan en etkili araçlardan biri olduğu su götürmez bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.
Türk sineması için hep maddi olanaksızlıklardan dem vurulur, dünya sinemasının çok gerisinde olduğumuz söylenir. Tabiî ki sektörün içersinde olmayan bizler bunu irdeleyecek değiliz. Ancak bu tarz filmler yapmak için neden sektör geri, ben onu anlayamıyorum.
Son dönemlerin hastalığı olan durum ise, tarihmizdeki kahramanları ya da devlet büyüklerini küçük düşürücü komedi adı altında yapımların türemesi. Hani diyorsunuz, sektör zor durumda. İş karalamaya gelince, iş çamur atmaya gelince, “komedi yapacağız” demeye gelince pili bitmiş sektör ayağa kalkıyor. Sonra tabiî narkoz, tedaviye devam. Sektörde vicdanlı ve ehil insanlar olmayınca demek bunlar oluyor. Geçmişinden koparılmaya çalışılan bir neslin evlatları olmaya mahkum ediliyorsunuz. Tarihteki devasa kahramanlarınız, öyle halleriyle geliyor ki karşınıza, içinizden “bu adam mı kahraman!” diyorsunuz. Önce bir kadınla ilişkiye giren yüce bir kahraman, sonra o kadının müslüman olmasına vesile oluyor. Akıl almaz bir hezeyandır bu. Ve nasıl bir kahramandır bize sunulan kişi…
Tam bu noktada vicdanlı yapımcı ve yöneticilerle görüştüğümüzde işin ciddi mâliyeti olduğunu duyuyorsunuz. İçinizden bu nesle başkalarının ‘tarih diye, devlet diye, impartorluk diye, hatta son dönemleri itibariyle köhnemiş bir yapı diye sundukları’ yapımları gördükçe “hiç mi düşünmüyorsunuz!” diyesiniz geliyor ama yutkunuyorsunuz. Biz yutkundukça, vaktiyle o kahramanlık hikayeleri ile büyüyen nesil çağ açıp çağ kapatırken, bizim nesle de ip atlamak mı kalıyor? Ne dersiniz...
Levent Çakıroğlu Viyana
|