Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Genç Kalemlerden  (Okunma Sayısı 32 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Yönetim
*
Mesaj Sayısı: 2605
Çevrimdışı Çevrimdışı
Mevlam! Sen'den gelene gelmeyene; ne şekilde belir
Site
« : 25 Aralık 2007, 12:47:38 12:47* »

Çiçeği burnunda, taze,  genç kalemlerden reelde tanıdığım Zeynep Yeter ARSLAN kareşimin yazılarını bundan sonra inşaallah paylaşacağım...kendisi moral haber genç kalmelerde ve hicran dergisinde yazıyor... RABBİM yolunu açık etsin inşaallah... Sanırım en kısa zamanda o da üye olacak artık kendisi paylaşacaktır yazılarını... başarılar diliyorum


Hayat bir serüven. Bir roman sanki. Hepimiz bu romanın kahramanlarıyız. Uzun bir yol kimisi için, kimisi için kısacık. Her insan bir dünya. Ya da her insan ayrı bir roman, bir kitap.
Zamana tutunuyor ellerimiz, hiç bırakmamak üzere. Ötelerin hayalini kuran o kadar az insan var ki. Zamanın hızla akması ve ellerimizin her geçen gün zamanın ipinden kayması çokta kaygılandırmıyor bizleri sanki. O kadar vazgeçilmez görüyoruz ki kendimizi, hiç bitmeyen rüyaların seyrine kapılmış gidiyoruz. Ayağımızın takılması bile uyandırmıyor bizi ne yazık ki.


Sanki hiç son bulmayacak hayatımız. Sanki nefeslerimiz hiç tükenmeyecek sanırız. O kadar kısadır ki oysa hayat, ne kimseyi kırmaya, nede kimseyi küstürmeye değmeyecek kadar.
Baktığımız zaman insanların hayatına, rengârenk gibi gelir. Oysa herkesin içinde öylesine kaynayan bir volkan vardır ki, ama çok azı bu kaynayan volkanın sebeplerini bir imtihan olarak görür. Hemen isyanlar, hemen sızlanmalar ve şükürsüzlükler, Sabır, yoksun olduğumuz en büyük eksiğimiz. Sabırla yaşamayı öğrenebilirsek belki de açabiliriz cennet kapılarını kim bilir. Cennetin hangi masumun gözlerinde, ya da hangi zalimin zulmün de gizli olduğunu bilemeyiz. Canımızı acıttığını düşündüğümüz çoğu şey aslında cennete bir davetiyedir. Bizde bile örnekleri yok mu? Ben yeğenimi kızdırır dururum çoğu zaman. Onun masum ağlayışı o kadar hoşuma gider ki. Bakışlarına ve gözyaşlarına kıyamam sonra. Alır kucağıma bağrıma basarım. Öperim dakikalarca. Üstüne titrerim içimi yaktığı için gözyaşlarıyla. Belki de Rabbim böyle düşünüyordur. Belki canımızın acımasını, bizi bağrına basmak için "gel kulum kıyamadım sana” demek için nasip ediyordur. Nasip diyorum. Çünkü her kuluna yapmaz belki de bunu. Dertsiz, tasasız, o kadar çok insan var ki. Buraya bir mim koymak gerekmez mi?


Evet, nasıl ki her geceyi kadir, her geleni Hızır bilmemiz gerekiyorsa, her başımıza geleni de bir imtihan olarak görmeliyiz. Ve sabır yumağına sarılmalıyız. Rabbimiz için. Bizi hoş görmesi için, eski günahlarımızı bu vesile ile silmesi için. Zaten Rabbim kıyamıyor ki kullarına. Öyle olmasaydı her zahmetin ardından bir rahmet gelirmiydi? Her sıkıntının ardından bir ferah yaşanır mıydı?
 

Zeynep Yeter ARSLAN
Kayıtlı


Mevlam! Sen'den gelene gelmeyene; ne şekilde belirlemişsen kaderime bu oyundaki biçtiğin rolüme yürekten kocaman bir EYVALLAH
*
Mesaj Sayısı: 1
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #1 : 25 Aralık 2007, 12:56:21 12:56* »

canım arkadaşım böyle bir şeye vesile olduğun için Allah razı olsun  Smiley
Kayıtlı
*
Mesaj Sayısı: 1074
Çevrimdışı Çevrimdışı
Küllü atin karib
« Yanıtla #2 : 31 Ocak 2008, 10:14:38 10:14* »


Rabbim farkındalıklarımızı arttırsın inşaAllah. Allah ulvi dava ile insanı yeryüzünde halife kılmıştır. Öyle ise verilene icabet lazımdır.

Allah diyen diller ve gönüllerde yeşeren umutlar ile....
Kayıtlı

{  SIR DÜĞÜMÜ...}
Yönetim
*
Mesaj Sayısı: 2605
Çevrimdışı Çevrimdışı
Mevlam! Sen'den gelene gelmeyene; ne şekilde belir
Site
« Yanıtla #3 : 31 Ocak 2008, 11:59:48 11:59* »


Sela sesi yükseliyor yine bir minareden. Yine hayallerine ve umutlarına el sallayıp gitti bu diyardan birileri. "Zaman göçmek zamanadır" dercesine.

 Ne anlatır bize Sela sesleri, camilerin avlusunda ki musalla taşları, mezarların mermerleri üzerine yazılan doğum ve ölüm tarihleri, ne anlatır bizlere? Benim aklıma gelen tek şey, "bir varmış bir yokmuş" demek oluyor. Çünkü dünya hayatı bir kapıdan girip, öbür kapıdan çıkmak gibidir.

  Her insanda vardır sonsuzluk arzusu, ölüm hiç olmasa, hiç ayırmasa bizi dosttan, yardan, dünyadan. Hiç el sallamasak sevdiklerimizin ardından. Hep yaşasak, hep var olsak. Eminim ki her insan böyle olsun ister. Sonra aklıma geliyor can tanesi ayet-i kerime;
"Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz
ve siz Biz'e döndürüleceksiniz." (Enbiya Suresi,35)  Bu ilahi mesaj yeterli sanırım, sonsuzluk arzusuyla tutuşan nefsanî isteklere bir son vermek için. Gerçeği kabullenmek ve ölümün er geç kapımızı çalacağını bilmek için. Öyleyse, bu gerçekten kaçmak yerine, yüzleşmek ve bu gerçekle dost olmak gerekmez mi?

 Büyük zatların ölüme bakış açıları ve nasihatleri;

  Kimse kolay kolay düşlemez ölümü. Allah dostlarından başka! Allah dostları ölümün bağrını delmiş ve bir an bile tereddüt etmemişlerdir hakka yürümekten. Ölüm onlar için bir vuslattır esasında,  hakka kavuşma ümididir. Kısaca onlar hak aşığıdırlar. Ve hakka götüren yolların yolcusu olmuşlardır. Ölümün davetini seve seve kabul etmiş ve bu kutlu davete can-ı gönülden icabet etmişlerdir.

 Peki, nedir onlara ölümü sevdiren? Nasıl bir hayat yaşamışlar ki ölümü dört gözle beklemiş, ölümün karşısında dimdik durabilmişlerdir? Bunu anlayabilmek için, hayatlarını, karşılaştıkları zorlukları ve bu zorluklarla olan nefsi mücadelelerini bilmek gerekir. Dünyanın geçici zevklerine aldanmayışlarını, akıllarını ve ruhlarını yalnızca hak tealaya yönlendirmelerini ve bunu nasıl başardıklarını idrak etmek gerekir.
 
Mevlana Celalettin Rumi hazretlerinin ölüm hakkında ki şu düşüncelerine, hayran kalmamak mümkün değildir;
"Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye başladı mı, bende bu cihanın gamı var, dünyadan ayrılığıma tasalanıyorum sanma; bu çeşit şüpheye düşme.
Bana ağlama, yazık yazık deme. Şeytanın tuzağına düşersem işte hayıflanmanın sırası o zamandır.
Cenazemi görünce ayrılık ayrılık deme. O vakit benim buluşma ve görüşme zamanımdır.
Beni kabre indirip bırakınca, sakin elveda elveda deme; zira mezar cennetler topluluğunun perdesidir.
Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşe ve aya batmadan ne ziyan geliyor ki?
Sana batmak görünür, ama o, doğmaktır. Mezar hapis gibi görünür ama o, canın kurtuluşudur.
Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun?
Hangi kova kuyu ya salındı da dolu dolu çıkmadı? Can Yusuf'u ne diye kuyuda feryat etsin?
Bu tarafta ağzını yumdun mu, o tarafta aç. Zira senin hayhuyun mekânsızlık âleminin fezasındadır." Çok fazla bir şey söylemeye gerek yok sanırım. İşte, büyük bir evliyanın ölüme bakış açısı öylesine deruni ki ve hayatına öylesine yansımış ki, neredeyse ölüm gününü, düğün günü gibi tasvir etmiş.

 İbrahim Bin Ethem hazretleri, kendisine nasihat etmesini istediği birine ölümle ilgili nasihatleri şöyle olmuştur; "Can alıcı melek, ruhunu almaya geldiği zaman tövbe edinceye kadar izin iste. O meleği kovamazsın. Şimdi kudretin var, güç kuvvetin yerinde iken tövbe et. Tövbe edilecek zaman bu zamandır. Zira ölüm çok anî gelir.  "mezarda Münker ve Nekir isminde ki iki melek sual için geldiklerinde onları kov seni imtihan etmesinler. Soran kimse "buna imkân yoktur" dedi. İbrahim bin Ethem buyurdu ki, "öyle ise şimdiden onlara cevap hazırla".
 
 İmam-ı Gazali hazretlerinin de ömür sermayesi ile ilgili nasihati şöyledir; "-Benim sermayem yalnız ömrümdür. Çıkan nefesin geri gelmesi mümkün değildir. Nefesler sayılıdır. Azalmaktadır. O halde gününü istikamet üzere kullanmamaktan daha büyük zarar olur mu?""
"Uyanık ol! "Sonra tövbe ederim, amel-i Salih işlerim!" dersen, düşün ki, ölüm daha evvel gelebilir. Pişman olur, kalırsın. Yarın tövbe etmeyi bugün tövbe etmekten daha kolay zannediyorsan, yanılıyorsun"

Ölümü tanımalı ve Sevmeli;

Bunun yanı sıra, üstat Necip Fazıl Kısa Kürek'in ölümün güzelliğini anlatmakla ilgili yazdığı ve tek geçtiğim şu mısraları da aklıma geliyor; "ölüm güzel şeydir, budur perde arkasından haber, hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber". Ancak bu kadar güzel bir dille özetlenebilirdi ölümün hali.

 Evet, Resul-u Ekrem (s.av.) yaptığı, yaşadığı her şey güzeldir. Ölüm onunda kapısına gitmiş, onu da bağrına basmıştır. Öyleyse ölümde güzeldir.

 Bazen yaşlanmış, saçlarına ak düşmüş, beli bükülmüş yaşlı insanları görüyorum. Onlar hayatı hiç bırakmamak için dört elle sarılmış insanların aksine, ölümün, bulundukları kapıdan içeri girmesini beklercesine bakıyorlar. Demek ki bazen o korktuğumuz ve istemediğimiz ölüme, özendiğimiz zamanlar da olabiliyor. Bedenin ve ruhun yaşlanması, yorulması, bu yüzden çalışamamak, hareket edememek, bazen konuşmakta bile zorluk çekmek vb... elbette ki çok zor durumlardır. Böyle bir insan için ise ölüm bir nimettir belki de, ızdırapların son bulması, tenin içinde sıkışıp kalan ruhun özgür kalmasıdır.

 Rabbe kavuşmak, ölümle mümkündür. Bunu unutmamalıyız. Aslında bu düşünce yeterlidir, ölümü sevmemiz için. Fakat bizler sıyrılıp çıkamıyoruz ten kafesimizden, yırtıp atamıyoruz umarsız düşlerimizi, kalp ve akıl eksenli yaşayamıyoruz. Akıl Allah der, öyleyse akılla kalbi birleştirmemiz lazım. Kalbimizi de Hak Tealaya bağlamalıyız ki yollar çıkmaz ve karanlık gözükmesin. Aksine hep aydınlık, hep umut dolu olsun.

 Ölümü sevmenin bir yolu da, ölümü tanımaktan ve ona hazırlık yapmaktan geçer. Ölüme bakışımız bulanıksa şayet, bakış açımızı acilen değiştirmemiz lazım. Ölümün korkusu kaçınılmazdır, ama sevmekte ruhumuzu sakinleştirir. Pozitif taraflarına yöneltirsek bakışlarımızı, sanırım sevmekte zor olmaz. Belki hakka gönül vermiş erler, evliyalar kadar olamayız, ama onların ölüme bakış açılarını idrak eder ve nasihatlerine kulak verirsek, bunun için yaptıkları hazırlıkları örnek alırsak, Allah'ü Teala'nın sevdiği ve istediği hayat tarzını şiar edinirsek, ölümün varlığını benliğimize kabul ettirir ve severek karşılarız gelişini. Ve belki de ölümün gelişine, "baharın müjdeleyicisi" ismini veririz ne dersiniz?Sela sesi yükseliyor yine bir minareden. Yine hayallerine ve umutlarına el sallayıp gitti bu diyardan birileri. "Zaman göçmek zamanadır" dercesine.

 Ne anlatır bize Sela sesleri, camilerin avlusunda ki musalla taşları, mezarların mermerleri üzerine yazılan doğum ve ölüm tarihleri, ne anlatır bizlere? Benim aklıma gelen tek şey, "bir varmış bir yokmuş" demek oluyor. Çünkü dünya hayatı bir kapıdan girip, öbür kapıdan çıkmak gibidir.

  Her insanda vardır sonsuzluk arzusu, ölüm hiç olmasa, hiç ayırmasa bizi dosttan, yardan, dünyadan. Hiç el sallamasak sevdiklerimizin ardından. Hep yaşasak, hep var olsak. Eminim ki her insan böyle olsun ister. Sonra aklıma geliyor can tanesi ayet-i kerime;
"Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz
ve siz Biz'e döndürüleceksiniz." (Enbiya Suresi,35)  Bu ilahi mesaj yeterli sanırım, sonsuzluk arzusuyla tutuşan nefsanî isteklere bir son vermek için. Gerçeği kabullenmek ve ölümün er geç kapımızı çalacağını bilmek için. Öyleyse, bu gerçekten kaçmak yerine, yüzleşmek ve bu gerçekle dost olmak gerekmez mi?

 Büyük zatların ölüme bakış açıları ve nasihatleri;

  Kimse kolay kolay düşlemez ölümü. Allah dostlarından başka! Allah dostları ölümün bağrını delmiş ve bir an bile tereddüt etmemişlerdir hakka yürümekten. Ölüm onlar için bir vuslattır esasında,  hakka kavuşma ümididir. Kısaca onlar hak aşığıdırlar. Ve hakka götüren yolların yolcusu olmuşlardır. Ölümün davetini seve seve kabul etmiş ve bu kutlu davete can-ı gönülden icabet etmişlerdir.

 Peki, nedir onlara ölümü sevdiren? Nasıl bir hayat yaşamışlar ki ölümü dört gözle beklemiş, ölümün karşısında dimdik durabilmişlerdir? Bunu anlayabilmek için, hayatlarını, karşılaştıkları zorlukları ve bu zorluklarla olan nefsi mücadelelerini bilmek gerekir. Dünyanın geçici zevklerine aldanmayışlarını, akıllarını ve ruhlarını yalnızca hak tealaya yönlendirmelerini ve bunu nasıl başardıklarını idrak etmek gerekir.
 
Mevlana Celalettin Rumi hazretlerinin ölüm hakkında ki şu düşüncelerine, hayran kalmamak mümkün değildir;
"Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye başladı mı, bende bu cihanın gamı var, dünyadan ayrılığıma tasalanıyorum sanma; bu çeşit şüpheye düşme.
Bana ağlama, yazık yazık deme. Şeytanın tuzağına düşersem işte hayıflanmanın sırası o zamandır.
Cenazemi görünce ayrılık ayrılık deme. O vakit benim buluşma ve görüşme zamanımdır.
Beni kabre indirip bırakınca, sakin elveda elveda deme; zira mezar cennetler topluluğunun perdesidir.
Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşe ve aya batmadan ne ziyan geliyor ki?
Sana batmak görünür, ama o, doğmaktır. Mezar hapis gibi görünür ama o, canın kurtuluşudur.
Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun?
Hangi kova kuyu ya salındı da dolu dolu çıkmadı? Can Yusuf'u ne diye kuyuda feryat etsin?
Bu tarafta ağzını yumdun mu, o tarafta aç. Zira senin hayhuyun mekânsızlık âleminin fezasındadır." Çok fazla bir şey söylemeye gerek yok sanırım. İşte, büyük bir evliyanın ölüme bakış açısı öylesine deruni ki ve hayatına öylesine yansımış ki, neredeyse ölüm gününü, düğün günü gibi tasvir etmiş.

 İbrahim Bin Ethem hazretleri, kendisine nasihat etmesini istediği birine ölümle ilgili nasihatleri şöyle olmuştur; "Can alıcı melek, ruhunu almaya geldiği zaman tövbe edinceye kadar izin iste. O meleği kovamazsın. Şimdi kudretin var, güç kuvvetin yerinde iken tövbe et. Tövbe edilecek zaman bu zamandır. Zira ölüm çok anî gelir.  "mezarda Münker ve Nekir isminde ki iki melek sual için geldiklerinde onları kov seni imtihan etmesinler. Soran kimse "buna imkân yoktur" dedi. İbrahim bin Ethem buyurdu ki, "öyle ise şimdiden onlara cevap hazırla".
 
 İmam-ı Gazali hazretlerinin de ömür sermayesi ile ilgili nasihati şöyledir; "-Benim sermayem yalnız ömrümdür. Çıkan nefesin geri gelmesi mümkün değildir. Nefesler sayılıdır. Azalmaktadır. O halde gününü istikamet üzere kullanmamaktan daha büyük zarar olur mu?""
"Uyanık ol! "Sonra tövbe ederim, amel-i Salih işlerim!" dersen, düşün ki, ölüm daha evvel gelebilir. Pişman olur, kalırsın. Yarın tövbe etmeyi bugün tövbe etmekten daha kolay zannediyorsan, yanılıyorsun"

Ölümü tanımalı ve Sevmeli;

Bunun yanı sıra, üstat Necip Fazıl Kısa Kürek'in ölümün güzelliğini anlatmakla ilgili yazdığı ve tek geçtiğim şu mısraları da aklıma geliyor; "ölüm güzel şeydir, budur perde arkasından haber, hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber". Ancak bu kadar güzel bir dille özetlenebilirdi ölümün hali.

 Evet, Resul-u Ekrem (s.av.) yaptığı, yaşadığı her şey güzeldir. Ölüm onunda kapısına gitmiş, onu da bağrına basmıştır. Öyleyse ölümde güzeldir.

 Bazen yaşlanmış, saçlarına ak düşmüş, beli bükülmüş yaşlı insanları görüyorum. Onlar hayatı hiç bırakmamak için dört elle sarılmış insanların aksine, ölümün, bulundukları kapıdan içeri girmesini beklercesine bakıyorlar. Demek ki bazen o korktuğumuz ve istemediğimiz ölüme, özendiğimiz zamanlar da olabiliyor. Bedenin ve ruhun yaşlanması, yorulması, bu yüzden çalışamamak, hareket edememek, bazen konuşmakta bile zorluk çekmek vb... elbette ki çok zor durumlardır. Böyle bir insan için ise ölüm bir nimettir belki de, ızdırapların son bulması, tenin içinde sıkışıp kalan ruhun özgür kalmasıdır.

 Rabbe kavuşmak, ölümle mümkündür. Bunu unutmamalıyız. Aslında bu düşünce yeterlidir, ölümü sevmemiz için. Fakat bizler sıyrılıp çıkamıyoruz ten kafesimizden, yırtıp atamıyoruz umarsız düşlerimizi, kalp ve akıl eksenli yaşayamıyoruz. Akıl Allah der, öyleyse akılla kalbi birleştirmemiz lazım. Kalbimizi de Hak Tealaya bağlamalıyız ki yollar çıkmaz ve karanlık gözükmesin. Aksine hep aydınlık, hep umut dolu olsun.

 Ölümü sevmenin bir yolu da, ölümü tanımaktan ve ona hazırlık yapmaktan geçer. Ölüme bakışımız bulanıksa şayet, bakış açımızı acilen değiştirmemiz lazım. Ölümün korkusu kaçınılmazdır, ama sevmekte ruhumuzu sakinleştirir. Pozitif taraflarına yöneltirsek bakışlarımızı, sanırım sevmekte zor olmaz. Belki hakka gönül vermiş erler, evliyalar kadar olamayız, ama onların ölüme bakış açılarını idrak eder ve nasihatlerine kulak verirsek, bunun için yaptıkları hazırlıkları örnek alırsak, Allah'ü Teala'nın sevdiği ve istediği hayat tarzını şiar edinirsek, ölümün varlığını benliğimize kabul ettirir ve severek karşılarız gelişini. Ve belki de ölümün gelişine, "baharın müjdeleyicisi" ismini veririz ne dersiniz?

ZEYNEP YETER ARSLAN
Kayıtlı


Mevlam! Sen'den gelene gelmeyene; ne şekilde belirlemişsen kaderime bu oyundaki biçtiğin rolüme yürekten kocaman bir EYVALLAH
Yönetim
*
Mesaj Sayısı: 2605
Çevrimdışı Çevrimdışı
Mevlam! Sen'den gelene gelmeyene; ne şekilde belir
Site
« Yanıtla #4 : 05 Kasım 2009, 09:37:56 09:37* »




YALNIZLIK KAPINI ÇALMADAN... 

Hep kaçtığın yalnızlık

Farz et ki artık yalnızsın…
Aynaya her döndüğünde, ömrünün son demlerini yaşadığını hatırlıyorsun. Kuru bir yaprak gibi günbegün sararıp soluyorsun. Ruhun ve bedenin nefes almakta zorlanıyor artık…
 
“Bu kırışan yüz, bükülen bel benim mi?” Diye soruyorsun kendine. Şimdi, görmekten hoşlanmadığın bedenin haykırıyor “Bitti, bitti!” Diye. Tükeniyorsun…

Esen yelle savrulup giden hazan yaprakları gibi solgun bir yaprak olmayı tercih ediyorsun, insan olmak yerine. Öylesine ağır geliyor ki zamanın yükü, her geçen dakika daha çok telaşlanıyorsun. Korkuyorsun, her an hayatın kayıp gidecek diye ellerinden…
İstemediğin yalnızlık kapında şimdi.

Farz etki artık yalnızsın…
Bitmez sandığın gençliğinden eser kalmadığını görüyorsun. Delice harcadığın zamanlar aklına her gelişinde, yere düşürüyorsun yüzünü. Saatler senin için ilerliyor, uçup giden ve seni hiç bırakmayacak sandığın gençliğine, güzelliğine söyleniyorsun. Ama faydasız. Giden gitmiştir, üstelik hiç acımadan, vefasızca, habersizce çekip gitmişlerdir.

Oysa ne kadar da kıymetliydiler değil mi senin için? Hiç düşünmezdin değilmi, hayatın mum misali erimeye mahkûm olduğunu ve yalnızlığın bir gün kapını çalacağını? Sen buyur etmesen de misafirin olacağını?

Farz et ki artık yalnızsın…
Aynalar da artık senden yana değil. Küsüyorsun aynalara, seni yalnız bırakan gençliğine ama kimsenin umurunda değil. Geri istiyorsun kaybettiklerini, iç çekiyorsun sessizce, ağlıyorsun kimseler görmeden. Sonra… Ağlamaya bile geç kaldığını anlıyorsun.

Yitirdiğin vakitler aklına her gelişinde, çaresizliğin verdiği pişmanlıkla kıvranıyorsun. Hoyratça davranmıştın hani zamana, şimdi de zaman sana hoyratça davranırsa ne yapacaksın?

Yalnızlığın durakları geliyor aklına, korkuyorsun. Korkular çaresiz, sen çaresizsin. Oysa hep yalnızdın zaten. Kalabalıkların içindeyken bile yapayalnızdın...

Duymak istemeyen, kabullenmeyen sendin. Biliyordun, hazırlanmalıydın, seni yalnız bırakmayacak olan Rabbi’ne kulluğunu eksiksiz yapmalıydın. Ya şimdi, kim yanında olacak? Son nefesinde kim giderecek korkularını?

Kim girecek seninle kabrin kuytusuna? Kimde teselli bulacaksın, mahşer kalabalığında?...

Hatırla…
Bencilleşen dünyanın bencillikle yoğrulan bir dişlisi de sen olmuştun. Sadece sen vardın hayatının merkezinde. Sen de aciz bir varlıkken koymamalıydın kendini hayatın merkezine. Bu kadar önemsememeliydin kendini. Seni önemseyeni tercih etmeliydin.

Oysa şimdi… Vazgeçilmezlerin çoktan vazgeçmiş senden!
   
Seni bırakmayan ve her daim elinden tutan Yaradan’a vefasızlığın mahkûm etti seni yalnızlığa. Yalnız bırakmayacağının müjdesini de vermişti üstelik, duymak istemeyen sendin. Ve sen yalnız bıraktın, nefsinin arzularını tercih ederek; O’na götüren yolları, seccadeni yalnız bıraktın, yetimin gülüşünde saklı olan rızasını yalnız bıraktın, gecenin pişmanlığa çağıran demlerini yalnız bıraktın.

Ya şimdi?... Onlar seni yalnız bırakırsa ne yapacaksın!

Bak! Varlığın önemsenmiyor artık. Dost bildiklerin çoktan çekip gittiler. Oysa seni önemseyen, sana asıl dost olacak biri hep vardı. O Bir’e, o Tek’e sırtını dönen sendin…

Gün sayıyorsun şimdi, yalnızlığın duraklarına. Uçurumun eşiğine getirdi de seni unuttukların, fark edemedin!

Kabir geliyor aklına. Hayatında gördüğün birçok kişi son yolculuğuna gelecek ama kimse girmeyecek seninle beraber kabre… Ürperiyorsun, hesap melekleri gelince yanına, ne yapacağını düşünüyorsun, çaresizce...

Tekrar Rabbin geliyor aklına.
Eyvahlar olsun! Yeni mi hatırlıyorsun sonsuzluğun sahibini! Neden unuttun O’nu? Neden kabirde de yalnızlığa mahkûm ettin kendini? Şimdide Rabbin seni yalnız bırakırsa ne olacak halin!

Mahşerin kalabalığında da yalnızlığa mahkûm olacağın geliyor aklına. Kabir gibi orada da mı kimsesiz kalacaksın? Öyle ya çok dostun, çok sevenin vardı. Peki, orada da olacaklar mı? Yalnız geldin dünyaya. Yalnız gideceğini neden unuttun?...

Uçurumlara sürükleyen nefsini dost mu sandın kendine! Yalnızlığın yokuşlarında, seni çoktan yalnız bıraktı oysa dost bildiklerin. Seni yalnız bırakmaması için niyazda bulunmadın hiç değil mi Rabbine...

Oysa bunu hep istemeliydin hem de hıçkıra hıçkıra. Gözyaşların şahit olmalıydı, sadece Rabbine güvendiğine ve sadece O’nu istediğine.

Yalnızlığını unutturacak işlerle meşguldün hep. Unuttuğun güzellikleri görmeyecek kadar hırslandıkça hırslandın, yozlaşmış dünyada. Oysa ibretin en büyüğüne şahit oluyordun, her gün yeniden. Ölüm’dü hani adı…
 
   Bir kefen parçasından başka hiç bir şey götürmedi gidenler. Buna rağmen maddeyle sınırladın hayat çizgini. Yazık etmedin mi kendine?...

Kardeşlik neydi? Sılai rahim neydi? Tövbe etmek neydi?... Unuttun bunun gibi daha nice güzellikleri.

Dur ve düşün! Bir soluklan, nereye koşuyorsun bir bak!...

Yüzleş kendinle, dön içine. Ne kadar yararı var sana, peşinden koşturup durduğun hayatın? Hazır mısın yalnızlığa? Bir sor kendine. Seni yalnız bırakmayacak bir şeyler hazırladın mı öteye, bir düşün!

Şimdi bir muhasebe yap kendinle. Hesap vermeye gitmeden, hesapla artılarını ve eksilerini. Düşün ki ömrünün son demlerindesin ve yalnızlığı yaşıyorsun. Nasıl olmayı düşlerdin? Ardına baktığında nelerin olmasını isterdin? Dürüstçe cevap ver kendine…

Bir de şöyle düşün

Şimdi dur! Bir de şöyle düşün…
Düşün ki Rabbinin rızasını gözeterek, ömrünün basamaklarını birer birer geride bıraktın. O basamakları, seni yalnız bırakmayacak olan güzelliklerle donattın…

En önemlisi de her adımında salih ameller işleyerek arkanda sarılacak birçok umut dalı bıraktın…

Anneni babanı duacı ettin kendine. Ailen ve eşin senden razı. Akraba ve komşuların, senin müşfik elini bir ömür boyu hep hissetti üzerlerinde. Yetimi gözettin, fakiri doyurdun… Dinine her fırsatta hizmet ettin, edemediğinde de edenlerin elinden tuttun, destekledin.

İnsanlardan uzak kaldığın anlarında, gözyaşları içinde yalvardın durdun Rabbine…

O Yüceler Yücesini andın saatler boyu. Tespihin döndü durdu, dilin ve kalbinle birlikte… Nefsinin arzularına karşı bir nöbet ki bekledin ömür boyu… Şeytanı adeta çıldırttın takva ve irfanınla…
   
Ne güzel değil mi?...
“İyi ki de kul olmayı bilmişim” diyorsun şimdi kendi kendine. “İyi ki de kul olmayı bildirmişsin ey Rabbim!” diyorsun yeniden.

Umudun var şimdi. Kimseler yanında olmasa da mühim değil, Rabbin var ya! Bu yeter sana. Unutmamanın ve yalnız bırakmamanın sevincini ve huzurunu yaşıyorsun şimdi.

İyilikte kusur etmediğin, akraban, komşun, arkadaşın da vefalı sana. Çocukların, hatta torunların bile üzerine titriyor. Güzellik eden güzellik buluyor…

Ölümü beklerken heyecan duyuyorsun artık. Vuslat oluyor, Hz. Mevlana misali düğün oluyor ölüm senin için. Korkular yerini ümide bırakmış. Seccaden ve her günahın ardında burkulan yüreğinin tövbeleri, yalnız bırakmıyor seni, ne güzel…
Zamanı da hiç yalnız bırakmadığını farz et. Ne mutlu sana! Dakikaları saat, günleri yıllar hükmüne çevirmişsin. Şimdi onlar da gelecek ardından ve kapısını her daim çaldığın Rabbin yalnız bırakmayacak seni, müjdeler olsun!...

Yalnız değilsin. Tebessüm ediyorsun, kul olmayı tercih ettiğin için insan olmaktan öte…

 
ZEYNEP YETER ARSLAN
Kayıtlı


Mevlam! Sen'den gelene gelmeyene; ne şekilde belirlemişsen kaderime bu oyundaki biçtiğin rolüme yürekten kocaman bir EYVALLAH
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3784
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #5 : 05 Kasım 2009, 11:10:55 11:10* »

mübarek ne kadar güzel bir yazıdır...


gönlünüze saglık...

inanın sesli okununca hüzün doluyor hissettim...o halde klavyenin tuslarına basarken harfler de geride kalıyor düsündüklerim de ...dikkat etmeliyim iyilik yapmalıyım cömertce rabbime layık davranıslarda bulunmalıyım..yeter ki  O SEVSİN CC

SEVERSE kulları da bizi sevecektir
Kayıtlı

Yönetim
*
Mesaj Sayısı: 2605
Çevrimdışı Çevrimdışı
Mevlam! Sen'den gelene gelmeyene; ne şekilde belir
Site
« Yanıtla #6 : 22 Şubat 2010, 19:01:48 19:01* »

Sözler vardır insanı anlatan, sultan yapan. sözler vardır güzelliğe götüren, insana biçim veren. birde kelam vardır sözden öte sözden güzel. sözler vardır, bir yerlerde kelamın sahibi Kemalullah'a götüren.


Sözler vardır özü ele veren, bazen hafif, bazen ağır. sözler vardır insanı yoğuran, ve insanlığa insanlık katan. birde kelam vardır sözden öte, sözden güzel. sözler vardır bir anda Kemalullah'a yaklaştıran.


Sözün üstündedir Kelam, Kelam'la daha bir süslenir insan. bir adım daha yaklaştırır cennete. Kelam vardır cennetlerden güzel, sözlerden öte, insandan öte. Ve en önce söylenen, hiç silinmeyecek olan...
                 
   
HAYAT                             


Ben varken hayat hep vardı ve hep var olacaktı. Hayatı yormak, gözden düşürmek, ve çizmek isteyenlere inat. hep dimdik ayakta duracaktı. ve sahibi istemeden kıyamete hazır olmayacak son bulmayacaktı. hayat hep vardı ve hep var olacaktı.


Kimisi çaldırdı hayatını, kimisi ödünç verdi sevgiye karşılık, kimisi özendi özenebildiği kadar. süsleyenler de oldu, çöpe atanlar da. kim nasıl davrandıysa karşılığını öyle aldı. hayat bazen bizden yanaydı bazen acımasızdı. acımasız kılanlar bizlerdik dünya varolalı beri. yani beyazda olsa karaya da çalsa hayat hep vardı ve hep var olacaktı.
Kayıtlı


Mevlam! Sen'den gelene gelmeyene; ne şekilde belirlemişsen kaderime bu oyundaki biçtiğin rolüme yürekten kocaman bir EYVALLAH
Yönetim
*
Mesaj Sayısı: 2605
Çevrimdışı Çevrimdışı
Mevlam! Sen'den gelene gelmeyene; ne şekilde belir
Site
« Yanıtla #7 : 22 Şubat 2010, 19:13:45 19:13* »

Dert bize de uğrar

Hayatımızın seyri değişiyor bazen, dert bürüyor dört yanımızı. Küsüyoruz hayata ve kendimize…

Üst üste geliyor bazen hiç beklenmedik üzüntüler, hesapta olmayan saatler yaşıyoruz ansızın.
Şaşırıyoruz...

Sudan çıkmış balık misali çırpınıyor bedenimiz ve kalbimiz. Çekip yorganı başımıza unutmak istiyoruz her şeyi.

Sanki dert olan şey, hiç bize uğramamış gibi kapatmak istiyoruz gözlerimizi ve uyumak istiyoruz, saatlerce belki de günlerce. Uçup gider belki yaşadığımız üzüntü, gözlerimizi açtığımızda, kaldığımız yerden devam ederiz diye.

Teselli arıyoruz yanımıza gelen bir dostta, tutunacak bir dal arıyoruz, ayakta durabilmek için ya da yaslanacak bir duvar. Dün her şey yolundaydı diye, bugün de öyle olacak sanıyoruz, kendimizden emin ilerlerken adım adım; ertesi gün başımıza gelen bir dertle yıkılıyoruz, dağılıyoruz…

Her zaman dik duralamayacağını öğreniyoruz. Derdin anlamını o an anlıyoruz. Tanışmak istemesek de o an mecburen tanışıyoruz. Oysa düne kadar dert yoktu hayatımızda…

Peki, dertsizliğimizin şükrünü eda edebilmiş miydik?
Dert başımıza gelince, dertsizliğin kıymetini öğreniyoruz galiba.

Biçare zamanlarımız

Neşesi kaçıyor bazen dünyamızın, hiçbir şey yapmak gelmiyor içimizden. O çok sevdiğimiz yemeği yemek, yerine getirmiyor keyfimizi ya da bayıla bayıla izlediğimiz o pembe dizi, bir şey ifade etmiyor o anlarda…

İçimiz bunalıyor, “Birinden yardım istemeliyiz” diyoruz.
Yeniden nefes almak için, acılaşan lezzetlerimizi yeniden tatlandırabilmek için, gözyaşlarımızı rahatlıkla silebilmemiz için. Teselli etmeli biri bizi, “Üzülme ben varım” demeli ve ellerimizden tutup sıcaklığını hissettirmeli!

Hayatımızın yolunda gittiği demlerde, unutuyoruz O’nu…
Bir hediye verene, dakikalarca ettiğimiz teşekkürü, O’na gelince akıl edemiyoruz.

Bize bahşedilen nefesin, ellerin, ayakların, O’nun hediyesi olduğunu unutuyoruz. Sevdiklerimizin yanımızda oluşunun; her yeni güne kıyamet kopmadan ulaşmanın; ölümün henüz bize uğramadığının farkındalığını yapıştırmıyoruz üzerimize.

Dertler ve kederler yıkılınca üzerimize, acizliğimizi anlıyoruz. Hayatımızın seyrinin her zaman bizim elimizde olmadığı geliyor biçare aklımıza. Hüznün rengi düşünce üzerimize, biz düşüyoruz bir anda yerden yere.

Acizlik ve fakirlik bize de uğrarmış meğer. Şımarık çocuk gibi salına salına yürüyen benliğimiz, kabuğuna çekilip başını eğiyor bir anda. Oyuncağı elinden alınmış bir çocuk masumiyetine bürünüyor.

Nasıl bürünmesin ki elimizden bir şeyin gelmediği demler de böyle oluyormuş, bunu da öğreniyoruz.





O, varya…

Çalacak bir kapı, sığınacak bir liman arıyoruz. Derdimize derman olabilecek bir varlığın hasreti sarıyor yüreğimizi. Burkuluyoruz birden…

O kapının varlığından bihaber oluşumuz ve bugüne kadar ya hiç ya da çok az yönelişimiz geliyor aklımıza.

Başımızı eğiyoruz, mahcup oluyoruz ister istemez. Tokmağını çalmayı unuttuğumuz kapıya, nasıl yöneleceğiz şimdi. Ama başka çare var mı?
Kim deva olabilir derdimize, kim sarabilir yaralarımızı karşılıksız ve çıkarsız?
Kim bıkmadan usanmadan dinler bizi, kim siler gözyaşımızı?
Ve kim sabrı tavsiye eder, ardından da ferahlığı?
Tabi ki O, Yaradan…

İşte, o kapı bize hep lazım. Bugün de yarında, burada da ahirette de…

Üzülme kalk ayağa, O var, hep var olduğu gibi.
Seni bekliyor ve ardına kadar açık kapısı sana…

Gözyaşın şahidin olsun üzüntülerine ve pişmanlıklarına. Üzülme, aç ellerini açabildiğin kadar; dilenci ol, köle ol şimdi kapısında. Anlat üzüntülerini, kalp kırıklıklarını ve hüzünlerini. Ağlamanın sebeplerini, yüreğinin ateşini, içten içe duyduğun acılarını, teselli istemenin gerektiğini. Anlat anlatabildiğin kadar…

O (cc) seni dinlemeye hazır, her zaman ve her yerde, hep hazır… Korkma, usanmaz seni dinlemekten, kovmaz kapısından, dermansız bırakmaz. Anlat çekinmeden, O’nun azameti karşısında anlattıkça küçülen derdini.

Üzülme.
Derdin ne olursa olsun, bir abdest al nefes alır gibi ve bir seccade ser odanın bir köşesine. Otur ve ağla, dilersen hiç konuşma. O seni ve dertlerini senden daha iyi biliyor unutma.

Hadi kapa gözlerini şimdi…
Seni dinliyor azim olan Allah.
Ve ağladığın için, dertli olduğun için, belki de hiç bu kadar sevimli gelmemiştin O’na...

Çünkü O’nun kapısını çaldın, acizliğini ve O’nsuzluğun yıkımını hatırladın.

O kimseye benzemez.
Sıkılmaz, arkadaşın, eşin dostun gibi seni dinlemekten. Kapısını her çalışında memnuniyetle karşılar seni.
“Yine mi sen!” demez.
Bir karşılık beklemez senden, seni sevdiği için ve sen O’nun kulu olduğun, kulluğunu bildiğin için.

Elinden tutar ayağa kaldırır. Teselli olur, avutur derde dalmış yüreğini. O demiyor mu; “Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi? Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı?” (İnşirah; 1-2)

O’na kulak ver ve hisset ferahladığını iliklerine kadar…





‘Güçlükle beraber kolaylık…’

Üzülme, O’nun varlığından haberdar olmanın huzurunu yaşa. Ve şükret, kendisini sana haber verdiği için…
Seni derdinle baş başa bırakıp derde boğmadığı için.
Ve ne olursa olsun, seni huzuruna aracısız kabul ettiği için. Dertlerini dinleyip derman sunduğu için.

O dememiş miydi; “Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber bir kolaylık vardır” (İnşirah; 5-6)

Evet, sahibimiz Rabbimiz. Gazabını geçen rahmeti, merhameti tülleniyor ruhumuzda ve daha çok ağlıyoruz, kendisini bize hissettirdiği ve ferahlattığı için bizi...
Az önce bizi sarsan ve ağlatan derdimizi unuttuğumuzu fark ediyoruz sonra…

O’nun huzurunda iki büklüm oluşumuzun ve bizi her daim işitmesinin heyecanıyla titriyoruz. Daha huzurundan kalkmadan yaşadığımız ferahlık tebessüm ettiriyor bizi.

“Ve yalnız Rabbine rağbet et” (İnşirah; diye buyurmamış mıydı?
Öyleyse sen de ayağa kalk şimdi. O’nsuz kaldığını anladığında, kederlen sadece, yönel rabbine şu ayeti dola diline; “Eğer onlar yüz çevirirlerse de ki; “Bana Allah yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben O’na tevekkül ettim ve büyük arşın Rabbi O’dur” (Yunus; 129)

Derdini sev

Şimdi unut dünyalık sıkıntılarını, seni üzenleri; kalbini bine bölenleri, ağlatanları, itip kakanları, seni saymayanları, vefasızlığını sende deneyenleri unut!
Derdini sevmeyi öğren, onları seni Rabbine yaklaştıran aracılar olarak gör. Dert dediğin ve tarafından hüzne düşürüldüğün şeyler, seni Rabbine yaklaştırdı, Rabbin onları sana aracı yaptı.

Düşün şimdi…

Kim değerli O’nun için! Huzuruna davet ettiği derdin değil.
Sensin!
Ve bir daha, binlerce kez daha şükret, dert bildiğin şeylerde O’nun lütufkârlığını gördüğün için ve unutma; O’nun verdiği her şeyde bir hayır var.

Ve unutma yine; sana yolladığı her neyse boş değil, ardından kocaman bir kolaylık var.

Sil şimdi gözyaşlarını, kalk ayağa.
Seni Rabbinin huzuruna getiren dertlerine de ki; “Beni benden iyi bilen, bana benden yakın olan Allah var. Beni O’na getiren araçlar olduğunuz için siliyorum hepinizi. Gidebilirsiniz. Rabbim için bendensiniz.”


ZEYNEP YETER ASLAN  (Eyvallah arkadaşım gerçekten yüreğimi ferahlatan bir yazı...Yüreğime inşirah verdin...İyi ki varsın ve iyi ki hayatımdasın)
Kayıtlı


Mevlam! Sen'den gelene gelmeyene; ne şekilde belirlemişsen kaderime bu oyundaki biçtiğin rolüme yürekten kocaman bir EYVALLAH
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: