
Sela sesi yükseliyor yine bir minareden. Yine hayallerine ve umutlarına el sallayıp gitti bu diyardan birileri. "Zaman göçmek zamanadır" dercesine.
Ne anlatır bize Sela sesleri, camilerin avlusunda ki musalla taşları, mezarların mermerleri üzerine yazılan doğum ve ölüm tarihleri, ne anlatır bizlere? Benim aklıma gelen tek şey, "bir varmış bir yokmuş" demek oluyor. Çünkü dünya hayatı bir kapıdan girip, öbür kapıdan çıkmak gibidir.
Her insanda vardır sonsuzluk arzusu, ölüm hiç olmasa, hiç ayırmasa bizi dosttan, yardan, dünyadan. Hiç el sallamasak sevdiklerimizin ardından. Hep yaşasak, hep var olsak. Eminim ki her insan böyle olsun ister. Sonra aklıma geliyor can tanesi ayet-i kerime;
"Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz
ve siz Biz'e döndürüleceksiniz." (Enbiya Suresi,35) Bu ilahi mesaj yeterli sanırım, sonsuzluk arzusuyla tutuşan nefsanî isteklere bir son vermek için. Gerçeği kabullenmek ve ölümün er geç kapımızı çalacağını bilmek için. Öyleyse, bu gerçekten kaçmak yerine, yüzleşmek ve bu gerçekle dost olmak gerekmez mi?
Büyük zatların ölüme bakış açıları ve nasihatleri;
Kimse kolay kolay düşlemez ölümü. Allah dostlarından başka! Allah dostları ölümün bağrını delmiş ve bir an bile tereddüt etmemişlerdir hakka yürümekten. Ölüm onlar için bir vuslattır esasında, hakka kavuşma ümididir. Kısaca onlar hak aşığıdırlar. Ve hakka götüren yolların yolcusu olmuşlardır. Ölümün davetini seve seve kabul etmiş ve bu kutlu davete can-ı gönülden icabet etmişlerdir.
Peki, nedir onlara ölümü sevdiren? Nasıl bir hayat yaşamışlar ki ölümü dört gözle beklemiş, ölümün karşısında dimdik durabilmişlerdir? Bunu anlayabilmek için, hayatlarını, karşılaştıkları zorlukları ve bu zorluklarla olan nefsi mücadelelerini bilmek gerekir. Dünyanın geçici zevklerine aldanmayışlarını, akıllarını ve ruhlarını yalnızca hak tealaya yönlendirmelerini ve bunu nasıl başardıklarını idrak etmek gerekir.
Mevlana Celalettin Rumi hazretlerinin ölüm hakkında ki şu düşüncelerine, hayran kalmamak mümkün değildir;
"Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye başladı mı, bende bu cihanın gamı var, dünyadan ayrılığıma tasalanıyorum sanma; bu çeşit şüpheye düşme.
Bana ağlama, yazık yazık deme. Şeytanın tuzağına düşersem işte hayıflanmanın sırası o zamandır.
Cenazemi görünce ayrılık ayrılık deme. O vakit benim buluşma ve görüşme zamanımdır.
Beni kabre indirip bırakınca, sakin elveda elveda deme; zira mezar cennetler topluluğunun perdesidir.
Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşe ve aya batmadan ne ziyan geliyor ki?
Sana batmak görünür, ama o, doğmaktır. Mezar hapis gibi görünür ama o, canın kurtuluşudur.
Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun?
Hangi kova kuyu ya salındı da dolu dolu çıkmadı? Can Yusuf'u ne diye kuyuda feryat etsin?
Bu tarafta ağzını yumdun mu, o tarafta aç. Zira senin hayhuyun mekânsızlık âleminin fezasındadır." Çok fazla bir şey söylemeye gerek yok sanırım. İşte, büyük bir evliyanın ölüme bakış açısı öylesine deruni ki ve hayatına öylesine yansımış ki, neredeyse ölüm gününü, düğün günü gibi tasvir etmiş.
İbrahim Bin Ethem hazretleri, kendisine nasihat etmesini istediği birine ölümle ilgili nasihatleri şöyle olmuştur; "Can alıcı melek, ruhunu almaya geldiği zaman tövbe edinceye kadar izin iste. O meleği kovamazsın. Şimdi kudretin var, güç kuvvetin yerinde iken tövbe et. Tövbe edilecek zaman bu zamandır. Zira ölüm çok anî gelir. "mezarda Münker ve Nekir isminde ki iki melek sual için geldiklerinde onları kov seni imtihan etmesinler. Soran kimse "buna imkân yoktur" dedi. İbrahim bin Ethem buyurdu ki, "öyle ise şimdiden onlara cevap hazırla".
İmam-ı Gazali hazretlerinin de ömür sermayesi ile ilgili nasihati şöyledir; "-Benim sermayem yalnız ömrümdür. Çıkan nefesin geri gelmesi mümkün değildir. Nefesler sayılıdır. Azalmaktadır. O halde gününü istikamet üzere kullanmamaktan daha büyük zarar olur mu?""
"Uyanık ol! "Sonra tövbe ederim, amel-i Salih işlerim!" dersen, düşün ki, ölüm daha evvel gelebilir. Pişman olur, kalırsın. Yarın tövbe etmeyi bugün tövbe etmekten daha kolay zannediyorsan, yanılıyorsun"
Ölümü tanımalı ve Sevmeli;
Bunun yanı sıra, üstat Necip Fazıl Kısa Kürek'in ölümün güzelliğini anlatmakla ilgili yazdığı ve tek geçtiğim şu mısraları da aklıma geliyor; "ölüm güzel şeydir, budur perde arkasından haber, hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber". Ancak bu kadar güzel bir dille özetlenebilirdi ölümün hali.
Evet, Resul-u Ekrem (s.av.) yaptığı, yaşadığı her şey güzeldir. Ölüm onunda kapısına gitmiş, onu da bağrına basmıştır. Öyleyse ölümde güzeldir.
Bazen yaşlanmış, saçlarına ak düşmüş, beli bükülmüş yaşlı insanları görüyorum. Onlar hayatı hiç bırakmamak için dört elle sarılmış insanların aksine, ölümün, bulundukları kapıdan içeri girmesini beklercesine bakıyorlar. Demek ki bazen o korktuğumuz ve istemediğimiz ölüme, özendiğimiz zamanlar da olabiliyor. Bedenin ve ruhun yaşlanması, yorulması, bu yüzden çalışamamak, hareket edememek, bazen konuşmakta bile zorluk çekmek vb... elbette ki çok zor durumlardır. Böyle bir insan için ise ölüm bir nimettir belki de, ızdırapların son bulması, tenin içinde sıkışıp kalan ruhun özgür kalmasıdır.
Rabbe kavuşmak, ölümle mümkündür. Bunu unutmamalıyız. Aslında bu düşünce yeterlidir, ölümü sevmemiz için. Fakat bizler sıyrılıp çıkamıyoruz ten kafesimizden, yırtıp atamıyoruz umarsız düşlerimizi, kalp ve akıl eksenli yaşayamıyoruz. Akıl Allah der, öyleyse akılla kalbi birleştirmemiz lazım. Kalbimizi de Hak Tealaya bağlamalıyız ki yollar çıkmaz ve karanlık gözükmesin. Aksine hep aydınlık, hep umut dolu olsun.
Ölümü sevmenin bir yolu da, ölümü tanımaktan ve ona hazırlık yapmaktan geçer. Ölüme bakışımız bulanıksa şayet, bakış açımızı acilen değiştirmemiz lazım. Ölümün korkusu kaçınılmazdır, ama sevmekte ruhumuzu sakinleştirir. Pozitif taraflarına yöneltirsek bakışlarımızı, sanırım sevmekte zor olmaz. Belki hakka gönül vermiş erler, evliyalar kadar olamayız, ama onların ölüme bakış açılarını idrak eder ve nasihatlerine kulak verirsek, bunun için yaptıkları hazırlıkları örnek alırsak, Allah'ü Teala'nın sevdiği ve istediği hayat tarzını şiar edinirsek, ölümün varlığını benliğimize kabul ettirir ve severek karşılarız gelişini. Ve belki de ölümün gelişine, "baharın müjdeleyicisi" ismini veririz ne dersiniz?Sela sesi yükseliyor yine bir minareden. Yine hayallerine ve umutlarına el sallayıp gitti bu diyardan birileri. "Zaman göçmek zamanadır" dercesine.
Ne anlatır bize Sela sesleri, camilerin avlusunda ki musalla taşları, mezarların mermerleri üzerine yazılan doğum ve ölüm tarihleri, ne anlatır bizlere? Benim aklıma gelen tek şey, "bir varmış bir yokmuş" demek oluyor. Çünkü dünya hayatı bir kapıdan girip, öbür kapıdan çıkmak gibidir.
Her insanda vardır sonsuzluk arzusu, ölüm hiç olmasa, hiç ayırmasa bizi dosttan, yardan, dünyadan. Hiç el sallamasak sevdiklerimizin ardından. Hep yaşasak, hep var olsak. Eminim ki her insan böyle olsun ister. Sonra aklıma geliyor can tanesi ayet-i kerime;
"Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz
ve siz Biz'e döndürüleceksiniz." (Enbiya Suresi,35) Bu ilahi mesaj yeterli sanırım, sonsuzluk arzusuyla tutuşan nefsanî isteklere bir son vermek için. Gerçeği kabullenmek ve ölümün er geç kapımızı çalacağını bilmek için. Öyleyse, bu gerçekten kaçmak yerine, yüzleşmek ve bu gerçekle dost olmak gerekmez mi?
Büyük zatların ölüme bakış açıları ve nasihatleri;
Kimse kolay kolay düşlemez ölümü. Allah dostlarından başka! Allah dostları ölümün bağrını delmiş ve bir an bile tereddüt etmemişlerdir hakka yürümekten. Ölüm onlar için bir vuslattır esasında, hakka kavuşma ümididir. Kısaca onlar hak aşığıdırlar. Ve hakka götüren yolların yolcusu olmuşlardır. Ölümün davetini seve seve kabul etmiş ve bu kutlu davete can-ı gönülden icabet etmişlerdir.
Peki, nedir onlara ölümü sevdiren? Nasıl bir hayat yaşamışlar ki ölümü dört gözle beklemiş, ölümün karşısında dimdik durabilmişlerdir? Bunu anlayabilmek için, hayatlarını, karşılaştıkları zorlukları ve bu zorluklarla olan nefsi mücadelelerini bilmek gerekir. Dünyanın geçici zevklerine aldanmayışlarını, akıllarını ve ruhlarını yalnızca hak tealaya yönlendirmelerini ve bunu nasıl başardıklarını idrak etmek gerekir.
Mevlana Celalettin Rumi hazretlerinin ölüm hakkında ki şu düşüncelerine, hayran kalmamak mümkün değildir;
"Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye başladı mı, bende bu cihanın gamı var, dünyadan ayrılığıma tasalanıyorum sanma; bu çeşit şüpheye düşme.
Bana ağlama, yazık yazık deme. Şeytanın tuzağına düşersem işte hayıflanmanın sırası o zamandır.
Cenazemi görünce ayrılık ayrılık deme. O vakit benim buluşma ve görüşme zamanımdır.
Beni kabre indirip bırakınca, sakin elveda elveda deme; zira mezar cennetler topluluğunun perdesidir.
Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşe ve aya batmadan ne ziyan geliyor ki?
Sana batmak görünür, ama o, doğmaktır. Mezar hapis gibi görünür ama o, canın kurtuluşudur.
Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun?
Hangi kova kuyu ya salındı da dolu dolu çıkmadı? Can Yusuf'u ne diye kuyuda feryat etsin?
Bu tarafta ağzını yumdun mu, o tarafta aç. Zira senin hayhuyun mekânsızlık âleminin fezasındadır." Çok fazla bir şey söylemeye gerek yok sanırım. İşte, büyük bir evliyanın ölüme bakış açısı öylesine deruni ki ve hayatına öylesine yansımış ki, neredeyse ölüm gününü, düğün günü gibi tasvir etmiş.
İbrahim Bin Ethem hazretleri, kendisine nasihat etmesini istediği birine ölümle ilgili nasihatleri şöyle olmuştur; "Can alıcı melek, ruhunu almaya geldiği zaman tövbe edinceye kadar izin iste. O meleği kovamazsın. Şimdi kudretin var, güç kuvvetin yerinde iken tövbe et. Tövbe edilecek zaman bu zamandır. Zira ölüm çok anî gelir. "mezarda Münker ve Nekir isminde ki iki melek sual için geldiklerinde onları kov seni imtihan etmesinler. Soran kimse "buna imkân yoktur" dedi. İbrahim bin Ethem buyurdu ki, "öyle ise şimdiden onlara cevap hazırla".
İmam-ı Gazali hazretlerinin de ömür sermayesi ile ilgili nasihati şöyledir; "-Benim sermayem yalnız ömrümdür. Çıkan nefesin geri gelmesi mümkün değildir. Nefesler sayılıdır. Azalmaktadır. O halde gününü istikamet üzere kullanmamaktan daha büyük zarar olur mu?""
"Uyanık ol! "Sonra tövbe ederim, amel-i Salih işlerim!" dersen, düşün ki, ölüm daha evvel gelebilir. Pişman olur, kalırsın. Yarın tövbe etmeyi bugün tövbe etmekten daha kolay zannediyorsan, yanılıyorsun"
Ölümü tanımalı ve Sevmeli;
Bunun yanı sıra, üstat Necip Fazıl Kısa Kürek'in ölümün güzelliğini anlatmakla ilgili yazdığı ve tek geçtiğim şu mısraları da aklıma geliyor; "ölüm güzel şeydir, budur perde arkasından haber, hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber". Ancak bu kadar güzel bir dille özetlenebilirdi ölümün hali.
Evet, Resul-u Ekrem (s.av.) yaptığı, yaşadığı her şey güzeldir. Ölüm onunda kapısına gitmiş, onu da bağrına basmıştır. Öyleyse ölümde güzeldir.
Bazen yaşlanmış, saçlarına ak düşmüş, beli bükülmüş yaşlı insanları görüyorum. Onlar hayatı hiç bırakmamak için dört elle sarılmış insanların aksine, ölümün, bulundukları kapıdan içeri girmesini beklercesine bakıyorlar. Demek ki bazen o korktuğumuz ve istemediğimiz ölüme, özendiğimiz zamanlar da olabiliyor. Bedenin ve ruhun yaşlanması, yorulması, bu yüzden çalışamamak, hareket edememek, bazen konuşmakta bile zorluk çekmek vb... elbette ki çok zor durumlardır. Böyle bir insan için ise ölüm bir nimettir belki de, ızdırapların son bulması, tenin içinde sıkışıp kalan ruhun özgür kalmasıdır.
Rabbe kavuşmak, ölümle mümkündür. Bunu unutmamalıyız. Aslında bu düşünce yeterlidir, ölümü sevmemiz için. Fakat bizler sıyrılıp çıkamıyoruz ten kafesimizden, yırtıp atamıyoruz umarsız düşlerimizi, kalp ve akıl eksenli yaşayamıyoruz. Akıl Allah der, öyleyse akılla kalbi birleştirmemiz lazım. Kalbimizi de Hak Tealaya bağlamalıyız ki yollar çıkmaz ve karanlık gözükmesin. Aksine hep aydınlık, hep umut dolu olsun.
Ölümü sevmenin bir yolu da, ölümü tanımaktan ve ona hazırlık yapmaktan geçer. Ölüme bakışımız bulanıksa şayet, bakış açımızı acilen değiştirmemiz lazım. Ölümün korkusu kaçınılmazdır, ama sevmekte ruhumuzu sakinleştirir. Pozitif taraflarına yöneltirsek bakışlarımızı, sanırım sevmekte zor olmaz. Belki hakka gönül vermiş erler, evliyalar kadar olamayız, ama onların ölüme bakış açılarını idrak eder ve nasihatlerine kulak verirsek, bunun için yaptıkları hazırlıkları örnek alırsak, Allah'ü Teala'nın sevdiği ve istediği hayat tarzını şiar edinirsek, ölümün varlığını benliğimize kabul ettirir ve severek karşılarız gelişini. Ve belki de ölümün gelişine, "baharın müjdeleyicisi" ismini veririz ne dersiniz?
ZEYNEP YETER ARSLAN