Sayfa: 1 ... 8 9 10 11 12 [13] 14 15   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: SON ŞAHİTLERDEN  (Okunma Sayısı 3091 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #180 : 17 Şubat 2010, 18:24:27 18:24* »

MUHİTTİN KESKİN

"Bediüzzaman İslâmı önce nefsinde yaşayan bir muhterem zattı"

"Bediüzzaman" denilince hemen herkeste bir duraklama ve bir düşünce oluyor. Dalıyor eskilere, yakın maziye... Rengi değişiyor insanın. Zihnine bir şeyler geliyor.

Ben hemen herkeste görülen, değişik ölçüde tezahür eden bir haldir. Avukat Muhittin Beyde de bu durumu gördük.

"Bediüzzaman'la ilgili bir hatıranızın varlığını işittik" der demez, koltuğuna yerleşti, hafif, fakat heyecan dolu bir sesle anlatmaya başladı:

"Gözleri, gözleri çok keskin. Çekici ve tesir altına alıcı bir çift göz. Çıkık, pembemsi, elmacık kemiklerinin üzerine nâzeninâne oturan o gözler Bediüzzaman Hazretlerinin dıştan, fitrî en can alıcı naktosa idi.

"Kendileriyle görüşmemiz olmadı. Maalesef sohbetinde de bulunamadık. Sadece yoldan geçerken birkaç defa görmüşlüğüm var, o kadar.

"Malumunuz evliyaullah, veliyullah zat-ı muhteremler birbirlerini ziyaret ederler. İzzet-i ikramda bulunurlar.

"Muttalıb'da Hacı Hilmi Efendi vardı. Süleyman Hilmi Tunahan Efendinin talebesidir. Çok büyük ve mübarek bir zattı. Allah makamını cennet, kabrini pürnur eylesin. Bizim ev de Muttalib Caddesindedir. Bediüzzaman Hazretleri, Hacı ;Hilmi Efendiyi ziyarete giderken bizim evin önünden geçerdi. Kendilerini daha önce hiç görmemiştim. Görmediğim halde Bediüzzaman'ı görünce hemen tanıdım. Yine o Isparta plâkalı, al renkli arabasıyla geçiyordu. Arabanın daima arka kolduğunda otururdu. Çok çekici bir gözü vardı. Tesiri altına girmemek mümkün değildi.

"Bediüzzaman Hazretleri, İslâmı, önce nefsinde yaşayan ve sonra anlatan bir muhterem zattı. Kendileri dâima İslâmî kıyafette bulunurdu. Uzun cübbesi, beyaz sarığı içerisinde daha başka görünüyordu.

"Kendilerini gördüğümde seksen küsur yaşlarında idi. Ki l953 senesinden sonraki seneler olsa gerek. Yaşlıydı, haliyle üşüyordu. Evinde ince bir yorgana sarılırdı. Bediüzzaman Hazretlerinin gerçi kendisi yaşlı idi, fakat gözleri gençti. Çok keskin bir bakışı vardı.



"Üstadın kokusunu duyuyorum"

"Onun sohbetinde bulunmamakla büyük bir nimeti kaçırdığımın farkını maalesef geç anladım. Fakat buna da şükür.

"Eskişehir'de onu görenler çoktur. Burada bir kahveci Murad vardır. Çok mübarek birisidir.'Üstadın kokusunu duyuyorum, üstad geliyor, siz duymuyor musunuz?' derdi. Gerçekten dediği doğru çıkar, biraz sonra Üstad gelirdi. Bediüzzaman Hazretleriyle ilgili Murad Günaydın'ın çok hatıraları vardır.

"Bir de burada doktor Münir Derman vardı. Bediüzzaman Hazretlerinin sık sık ziyaretinde bulunuyordu. Bir defasında buradan bir taksi kiralayarak Emirdağı'na giderler. Vardıklarında taksiciyi de beraberlerinde götürürler. Biraz sohbetten sonra namaz vakti girdiğinde Bediüzzaman Hazretleri taksiciye;

"Sen abdestsizsin. Git abdest al' der.

"Taksici hayret eder: 'Kimse bilmiyordu benim abdestsiz olduğumu' demiş. Daha sonraki ziyaretlerde taksici hep abdestli gitmiş."
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #181 : 01 Mart 2010, 23:11:59 23:11* »

MUSLİHİDDİN SÖNMEZ

Bediüzzaman'ın avukatlarından, Ziya Sönmez'in oğlu, Hasan Feyzi Yüreğil'in yakın talebesidir. 1921'de Salihli'de doğdu.



İstanbul'da Üstadla görüşme

1952 senesinde, henüz vazifesinin ilk senelerinde iken, İstanbul Sirkeci Akşehir Palas Otelinde Bediüzzaman Said Nursî'nin bulunduğunu işitince kalbi heyecan ve sevinçle dolmuştu Muslihiddin Sönmez'in.

Ellerinde bavullarla, dilinde dualarla, Akşehir Palas Otelinin bir odasında yer bulabilmenin ümitleriyle doluydu. Ya yer bulamazsa ne olacaktı? Havf ve reca arasında otelin yolunu tutmuştu. Maksadı, otele yerleştikten sonra, tecessüslü bakışlardın kurtularak, babasından sitayişle, hürmet ve sevgi ile dinlediği Bediüzzmana namındaki muhteşem şahsiyete mülaki olmaktı.

Otele geldiğinde boş oda sormuştu. Bu soruştaki heyecan ve iştiyak az sonra tatlı bir sükûnet ve sevince dönüşmüştü. Otelde boş oda vardı. Hem de Bediüzzaman'ın kaldığı odaya çok yakın bir oda boştu.

Muslihiddin Sönmez Bey, otele yerleştikten sonra, akşamın sakin ve tenha vakitlerini bekliyordu artık.

Nihayet Bediüzzaman'ın kapısını tıklatarak huzura kabul edildi.

O günden sonra sık sık, hemen her gün akşam üzeri Bediüzzaman'la mülâki oluyordu.



"Türk-Kürt ayrılığı yok"

Muslihiddin Sönmez, Bediüzzaman'la olan hatıralarını bütün samimiyetiyle anlatıyordu:

"Üstada sorduğum sualler cevaplar almanın bahtiyarlığını duyuyordum. Bana şunları anlatmıştı:

"Bana eskiden Said Kürdî derlerdi. Ben Kürtçü değilim. Müslüman bir kimse kavmiyetçi olamaz. Türk-Kürt yok. İslâmlık hepsini birleştirmiştir. (Ellerini birleştirerek, birliğe işaret etti.)

"Ben nasıl Kürtçü olabilirim? Ben Kur'ân'da Türklere dair işaretler bulunduğunu, tefsirimde zikretmişimdir.'

"Ayrıca eserlerine temas ederek, 'Risale-i Nurlar mirî malıdır. Herkes ondan istifade edebilir' dedi.

"Ben kendisini ne yiyip ne içtiğini, nasıl yaşadığını merak ediyordum. Zihnimden geçen bu hususları daha kendisine sormadan, bu mevzulara girdi. İktisadın ehemmiyetinden bahsetti. Kendisi pek az yiyip içiyordu, bir parça kuru ekmek ve kaynayan çay, onun günlük maişetiydi. 'Kur'ân'ın iktisat emrine uymaya çalışıyorum' derdi.



Allah'a giden üç yol

"Denizli'de Nureddin Topçu ile ziyaret ettiğimizde Allah'a giden üç yoldan ve bu yolların en ehemmiyetlisinden bahsetti. Bu üç yolu şöyle sıraladı:

"Felsefe, bilim, din...

"Birinci yol, yerin altından tünel kazarak gitmektir.

"İkinci yol, yerin üstünden yürümektir.

"Üçüncü yol ise, en kısa ve süratlidir ki, uçarak gitmektir. İşte bu yol din yolu, Kur'ân yoludur."

Bediüzzaman bu görüşmelerde Muslihiddin Sönmez'e iltifatlar da bulunuyor:

"Kalbini muhafaza et. Nazarımda sen on şeyhden daha hayırlısın!" diyordu
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #182 : 06 Mart 2010, 23:14:21 23:14* »

MUSTAFA AĞRALI

Mustafa Ağralı, Çaykara kazasının Eğridere köyünde l3l9'da (l903) doğmuş. l925 yılında askere alınan Ağralı, kendi ifadesiyle Cumhuriyet tarihinin ilk askerlerinden olarak l8 ay askerlik yapmış.

Van'a piyade eri olarak gitmiş. Bölük komutanı da kendisi gibi Trabzon'lu: Mülazım-ı Evvel (Üsteğmen) Saim Bey...



Üstadın sürgün edilmesi

Şarktaki isyanlardan sonra, Van'da tanınmış şeyhler, ağalar ve nüfuzlu kimseleri toplamaya başlıyorlar.

Şahidimiz Ağralı'nın anlattığına göre; hocalar, müftüler, sarıklılar aileleriyle, çoluk çocuklarıyla beraber toplattırılıp bir müddet Van'da nezarette bulunduruluyorlar, daha sonra da, Batı Anadoluya sevk ediliyorlar.

Bediüzzaman da bu sevk edilen kafilenin başında bulunuyor. Bir jandarma olarak bu sürgün hâdisesinde vazife alan Mustafa Ağralı, şahid olduğu hâdiseleri anlatırken diyor ki:

"Van'da askerlik vazifemi yaparken, Bediüzzaman ismini ve bu ismin şöhretini çok duyuyordum. Herkes bu zattan bahsediyordu. Ben de bu sebepten dolayı şiddetli bir arzu ile Bediüzzaman'ı görmek istiyordum.

"Sürgün günü benim de bu sevkedilen kafilelerde vazife almam, Bediüzzaman'la görüşebilmem için iyi bir şans ve fırsat olmuştu."

Hattâ hareket günü Van'da kalma ihtimali belirince, hemşehrisi Üsteğmen Saim Beyden gidecek kafilede kendisinin de bulunma isteğini, komutanı reddetmiyor, Ağralı da böylece kafileye nezaretçi olarak katılıyor.

Bediüzzaman'ın Erek Dağındaki kaldığı ikametgâhından alınarak Van'a getirildiğini söyleyen Ağralı, "Van'da onbeş-yirmi gün kadar kaldıktan sonra Erciş'e sevkettiler" diyor.

Ağralı'nın ağzından dinlemeye devam edelim, bu yolculuğu:



"Bediüzzaman'ı arıyorum"

"Mevsim kıştı, her tarafta kar vardı. Kafileler, yetmiş seksen civarındaki kızaklarla hareket etti. Kızakları at ve öküzler çekiyorlardı. Hareketten önce ben namaz hazırlığı için abdest aldım. Komutan beni Bediüzzaman'ın kızağına verdi. Fakat ben, Bediüzzaman'ı hiç tanımıyordum. O zamana kadar görmemiştim. Diğer kızaklar yük ve insanlarla dolu olmasına rağmen, Bediüzzaman'ın kızağında hiç bir şey yoktu. O tek başına idi. Kendisine hususi muamele yapılıyordu. Başına dallı yazma tabir edilen beyaz tülbenetten, bükülmüş, uzun bir sarık sarmıştı. Gür, siyah bıyıkları vardı, sakalı yoktu.

"Kızağa gelip bindim. Ama hâlâ onun meşhur Molla Sait olduğunu bilmiyordum" diyen Ağralı, acaba nerede diye merak ediyordu.

"Acaba hangisi olabilir?" diye devamlı göz gezdiriyor, hep sakallı, cübbeli hoca kıyafetinde birisini arıyordu. Hareket ettiklerinde, iki tane hoca gördüğünde, "Acaba bunlardan birisi mi?" diye bakıyor.

Kızaktaki tek zatın Kürt alay komutanı, paşası, aşiret reisi olup da bana ne, diye düşünüyor. Geriden ikinci kızaktaki iki zattan birisinin Meşhur Said Kürdî olabileceği kanaatıyla hakeket ediyor. Gayesi hep Bediüzzaman'ı görmek.

Bu sırada Bediüzzaman, müfreze komutanı Saim Beyi çağırarak Ağralı'yı istiyor. Saim Bey hemen Ağralı'yı gönderiyor. Ağralı diyor ki, "Daha önceleri benim soğukta abdest alıp namaz kıldığımı görmüştü."

Kızakta giderlerken Ağralı daha iki hocayı sormadan, Bediüzzaman, ona nereli olduğunu soruyor. "Trabzonlu" deyince neresinden olduğunu soruyor. Ağralı Of'tan olduğunu söylüyor. Bediüzzaman kendisine Hacı Ferşat'ı tanıyıp tanımadığını soruyor. Ağralı da yakından tanıdığını bildiriyor. Of'u ve Ofluları yakînen tanıdığını görünce Ağralı tereddüt ediyor. Bu zatları nereden tanıdığını sorunca Bediüzzaman İstanbul'dan tanıştıklarını ifade ediyor. Bu defa Mustafa Ağralı arkadaki kızakta gelen hocaların isimlerini soruyor. Bediüzzaman da onların kendisinin kardeşi olduğunu, birisinin Van Müftüsü, diğerinin de Saray kazası müftüsü olduğunu ifade ediyor.



"Kundaktaki çocuk gibi masumdur"

Daha sonra akşamleyin yol üzerinde bir köyde konaklıyorlar. Ağralı diyor ki:

"Bütün köylü bizi karşıladı. Komutanımız, 'Nezarettekileri nasıl muhafaza edeceğiz, bunları nasıl yedirip yatıracağız? Evlere dağıtmak olmaz' diye düşünüyordu. 'En iyisi bir ev boşaltır hepsini orada tutar, sabahleyin hareket ederiz' diyordu. Böyle yaptılar. Bölüğü de yerleştirdiler. Ama Kürtler bizi çok iyi karşıladılar. Bölük komutanına dediler ki, 'Yemek kazanı kaynatmayacaksınız. Askeri de biz yedireceğiz. Bunları da bize emanet ediniz. biz bakacağız.'

"Bölük komutanı bana, 'Bu akşam sen Hoca Efendiyle kalacaksın' dedi. Ben daha hâlâ Onun kim olduğunu bilmiyordum. Ben dedim ki, 'Bir tek kişi, ben nasıl bekleyebilirim?' Komutan da: 'Usulen sen gideceksin oraya, bir şey olmaz. O zat, kundaktaki çocuk gibi masumdur.'

"O Molla Said Kürdî'dir' dedi. Ben o esnada muradıma ermiştim, aradığımı bulmuştum. O zamandaki ismi Said Kürdî idi. Bizi bir odaya vermişlerdi. Oda küçüktü. Yere ancak iki yatak sığıyordu. Etrafımızda hep köylüler hizmet etmek için dönüp duruyorlardı.

"Bütün etrafı sarmışlardı. Öyleki bir işaret bekler gibi halleri vardı. Sanki Bediüzzaman'ın bir işaretini bekliyorlardı. Ama Bediüzzaman'ın katiyyen öyle şeylere müsaadesi yoktu. Bu sebepten onlar bir şey yapmadan duruyorlardı. Akşemleyin kaç çeşit yemek geldi, kendisi hiç yemek yemedi. 'Hastayım' dedi. Bana yememi söyledi. Sonra yatsı namazını kıldık. Sonra bir kat yatak ona serdiler. Bir de kapının yanında bana serdiler. Ben cehaletimden düşünüyordum. Gece tüfeğimi alıp giderse, ben ne yapabilirim? Halbuki Bediüzzaman'da böyle bir niyet ve hal yoktu. Heybetli, celâlli bir vaziyeti vardı. Hocaya benzemiyordu. Böyle şekli çok garipti. Bu haliyle acaba kaçar mı? diye düşünüyordum. Yatmazdan önce bana, 'Sen rahat et, yat uyu' dedi. Ben elbiselerimle yatağa girdim. Kendisi ise yatağı topladı. Bağdaş kurup, yatağa yaslanarak oturdu. Ben yine şaştım, niçin yatmıyor, ne yapacak acaba, diye bakıyordum. Sonra uyumuştum.

"Bir ara bir tıkırtı duydum ve uyandım. Baktım elinde bir gaz lâmbası, dışarı çıkıp, kar kışta abdest alıp geliyordu. Sonra namaza durdu. Bütün geceyi böyle ibadet ve duayla geçirdi.

"Bana 'uyandınmı?' dedi.

"Ben de 'uyandım' dedim. 'Vakit varken, biraz daha yat' dedi. "Biz Şafiyiz, bu sebepten erken kalkarız. Siz Hanefisiniz, birazdan kılarsınız' dedi. Halbuki değil erken kalkmak, hiç yatmamıştı. Ben artık yatmadım, kalktım. Beraberce namaz kıldık.

"Odada soba yanıyordu. Sobada su kaynattı. Yanında bir de ufak zenbil vardı. Zenbilden demlik çıkardı, içinde bir yumurta kaynattı. Van'dan çıkalı saatler olmuştu. İşte ilk defa bu bir yumurtayı kahvaltı olarak yedi.

"Daha sonra da traş takımlarını çıkardı. Güzel usturası vardı. Onunla tıraş oldu.

"Bu köyün ismini hatırlamıyorum. Akşamları hep yol güzergâhındaki köylerde kalıyorduk.

"Haline, tavrına bakıyordum. Temizliğe, traşına, ibadetine çok dikkat ediyordu.

"Başkalarının, onun bunun yemeklerini yemiyordu.

"Komutan Saim Bey de kendisine çok hürmet ediyordu. Fakat fazla da ilgilenemiyordu, korkuyordu."
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #183 : 10 Mart 2010, 11:25:45 11:25* »

MUSTAFA BARÇIN

l90l'de Konya'nın Sarıveliler kasabasında doğdu. Çeşitli hocalardan dersler aldı. Bekir Haki Efendi de hocalarındandır. Eski adalet bakanlarından Sedat Çumralı ile samimi bir arkadaştı. Üstad Bediüzzaman'ı İstanbul, Emirdağ ve Isparta'da ziyaret etmişti. Kardeşi Dr. Tahir Barçın'a Üstad Bediüzzaman'ı gösterip tanıştırmıştı. Mustafa Barçın'ın Arapçadan tercüme edilmiş bazı İslâmi eserleri vardır.

İstiklâl marşımızın şairi Mehmed Âkif Beyin Fatih Sarıgüzel'de dünyaya geldiği evin yerinde bugün Barçın Apartmanı yükselmektedir.

Barçın Apartmanının sahibi Dr.Tahir Barçın'ın evinde senelerce, her hafta Çarşamba okunan Risale-i Nur derslerine devam etmiştik. Merhum doktor ağabeyimiz, kendilerine, Mütareke senelerinde ilk defa ağabeyi Mustafa Barçın'ın Bediüzzaman'ı gösterdiğini ve bir kitabını okuması için verdiğini anlatmıştı. Mustafa Barçın'ın Fatih Camiinin güney taraflarındaki medreselerde gördüğü Bediüzzaman'ı kendisine tanıttığı günleri hasretle anlatırdı.

Doktor Tahir Barçın ağabeyimizin vefatından yıllar sonra, ağabeyi Mustafa Barçın'ı Feneryolu'ndaki evinde ziyaret etmiştim. Bu ziyaretlerim esnasında aziz hatıralarını da dinleyerek tesbit etmiştim.

Kendileri Üstad Bediüzzaman'ı l920'lerde gördüğü gibi daha sonraki Cumhuriyet yıllarında Emirdağ ve Isparta'da da ziyaret edip görüşmüşlerdi.



"Aradığım adam mutlaka budur"


Anlattığı hatıralardan şunları tesbit edebilmiştim:

"Bizler Konya'da talebeydik. O günlerde duymuştum: Kürdistan'da bir talebe varmış, okuduğunu unutmazmış,çok büyük bir âlimmiş. 'On bir Buçuk' isimli bir eseri varmış (Divan-ı Harb-i Örfi) diyorlardı. Ben de 'Keşke bu zat bizim Konya taraflarına gelse de bir görsek' derdim arkadaşlara. Sonra üç-dört sene sonra İstanbul'a gelmiştim. Yine bu harika zatı düşünüyordum. O zamanlarda tramvay Edirnekapı'ya kadar gidiyordu. Bir gün Fatih otobüs durağında tramvaydan bir zat indi. Külahlı, ayaklarında çizmeler, sırtında bir kürk, belinde kılıç gibi uzun bir kamasıyla hemen dikkati çekiyordu. İçime bir ilham geldi, 'Aradığım adam mutlaka budur' diye bir düşünce geldi içime. Bu zatın peşinden gitmeye başladım:

"Yavaş yavaş Fatih medresesine çıktık. Medrese'de yüksek tahsil yapan Vanlı Nimetullah vardı. Nimetullah, Van'dan beri Üstad Bediüzzaman'ı tanıyormuş. Beraber arkasından Üstad'ın odasına girdik. Fırsat bekliyoruz, oturup konuşmak istiyorum, ellerini öpmek istiyorum. Medreseden beş altı talebe arkadaş daha geldi. Onlar da Üstada karşı çok hürmetkârlardı. Orada ellerini öperek hemen oturdum. Biraz konuşup, tanıştık. Koltuğunda bir takım kitaplar vardı. Bu kitaplardan bir kaç tanesini bana verdi, Bu kitaplardan herkese birer tane "hediyemdir" diye dağıttı. Bunların içinde İşarat'ül-İcaz'ı hatırlıyorum. O zamanlar İstanbul İngiliz işgali altındaydı, herhalde sene l920-2l günleriydi.



"İslâma hizmet eden bu zata sen de hizmet et"

"Uzun zamanlar sonra Adana'da murakıp olarak vazife yapıyordum. Üstad Bediüzzaman Emirdağ'da bulunduğunu öğrenmiştim. Kardeşim Dr. Tahir Barçında Emirdağ'da vazife yapıyordu. Kardeşime Üstad'ı ziyaret etmesini, hürmet etmesini yazmıştım. "İslâma hizmet eden bu zata sen de hizmetkâr olacaksın' diye bildirmiştim. Böyle bir zatı Allah size nasip etti, elinden gelen bütün gayreti göster, bu büyük zattan istifade et' diye bildirmiştim.

***

"Bir ara Antalya'da müdürlüğüm vardı, o tarafa geçerken Emirdağ'a uğradım. Üstad'ı ziyaret ederek ellerini öptüm. O zamanlarda Demokratlar çıkmıştı. İslâmî havalar biraz kuvvetlenmişti. Üstad bana, ziyaret edip çıktıktan sonra merhum Osman Çalışkan ile bir hırkasını giymem için hediye olarak göndermişti.

***

"Daha sonraları Isparta'da vaaz etmiştim. Bu vaazdan sonra da Üstad'ın ziyaretine gitmiştim. Kendilerinin hizmetlerine Bayram ve bizim ermenekli Ziver (Zübeyir), bakıyorlardı. Yanlarında uzun kalmak istiyordum. Kurduğumuz Sönmez neşriyatıyla alâkalı bazı şeyler soracaktım. Ama kendileri çok rahatsızlardı. Beni hemen tanıdı, Dr. Tahir Barçın'ın ağabeyi olduğumu ifade ettiler, yanındaki talebelerinin vasıtasıyla konuşabildik. Hasta yatıyordu. Bizlerin hizmeti için dualar etti.



"Çantay: Yıllar Bediüzzaman'ı haklı çıkardı"


"Geçmiş günlerde ben Balıkesir'de Hasan Basri Çantay'ı ziyaret etmiştim. Merhum Çantay, 'İlk mecliste Bediüzzaman ne kadar haklıymış, biz hocalar Üstad Bediüzzaman'ı desteklemedik ve yalnız bıraktık. Biz hocalar Bediüzzaman biraz fazla gidiyor, diye kendilerine mani olmaya çalışmıştık. Kendilerini durdurmak için, aman fazla ileri gitme diyerek, ceketinin eteğini çekmiştik. Bizler biraz da korkuyorduk. Bediüzzaman çok pervasızdı. Hiç kimseden çekinip korkmuyordu. Ama yıllar geçinci Bediüzzaman'ın ne kadar haklı olduğunu gördük, bizlere hakkını helâl etsin" dedi.

Merhum Doktor Barçın, ağabeyi Mustafa Barçın'dan duyduğu bu hatırayı Emirdağ'ında Üstad Bediüzzaman'a anlattığı zaman, Bediüzzaman "Maşaallah, maşaallah demek hocalar benim otuz sene evvel söylediklerime yeni gelmişler, madem öyledir, ben de onlara hakkımı helâl ediyorum" diyor.
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #184 : 12 Mart 2010, 23:29:26 23:29* »

MUSTAFA BOLAY

Öğretmen Mustafa Bolay, l89l yılında Konya'nın Hadım kazasının Bolay köyünde doğdu. Birinci Cihan Savaşında çarpıştı. Ruslara esir düştü. Bediüzzaman'ın esaret arkadaşıdır.



Ona meşhur Said derler

Mustafa Bolay'ın yaşından umulmayacak kadar dinç ve kuvvetli bir hafızası var. Hatıralarını dinlemek istediğimiz zaman memnuniyetle kabul etti. Bediüzzaman Said Nursî ile ilgili hatırladıklarını bize şöyle anlattı:

"Ben Bediüzzaman'ı Balkan Harbinden önce tanımıştım. O zaman İstanbul'da talebeydim. l9ll senesinin Temmuz ayında İstanbul'a gitmiştim. O zaman, hemen hemen İstanbul'da Onu tanımayan yok gibiydi.

"Sultanahmet taraflarında çok bulunurdu. Başında sivri bir külâh, belinde bir hançer, allı, yeşilli bir elbisesi vardı. 'Meşhur Bediüzzaman' diye herkes Onu bilir ve tanırdı.

"Ben de ilk gördüğümde yanımda bulunan ağabeyim İsa'ya 'A... Şu zat kim?' diye sordum. Ağabeyim de o zaman talebeydi.

"Sus ayıptır... Ona meşhur Said derler, lâkabı Bediüzzamandır' dedi. 'O böyle bir âlimdir ki, İstanbul'da Onun karşısına çıkacak kimse yoktur' dedi.

"Daha sonra Birinci Cihan Harbi patlayınca, beni Yakacık talimgâhından Kafkasya'ya sevkettiler. Harpler esnasında Erzincan'ın kuzeyinde Ruslara esir düştüm. Kalçamdan şarapnel yarası almıştım. Ruslar bizi dört atlı arabalarla Trabzon'a götürdüler. Onbir gün yaramıza bakan olmadı, ızdırab içinde kıvranıp duruyorduk. Nihayet bizi Batum'a götürdüler. Batum'da hastanede seksenbeş gün yattım ve tedavi gördüm. Oradan karargâha, sonra Tiflis'e götürdüler. Tiflis'te de onbeş gün kaldım.

"22 Temmuz l9l6'da Rusların eline esir düşmüştüm. Nihayet bizi Volga kenarındaki bir Rus şehri olan Kosturma'ya gönderdiler. "İşte, Balkan Harbi yıllarında İstanbul'dan tanıdığım Bediüzzaman Said Nursî'yi ikinci defa, esarette Kosturma'da gördüm. Kendisiyle Kosturma'da altı ay beraber kaldım. Orada bir yaz geçirdim. Daha sonra Norini Gulabiç'e sevkettiler. Obi Nehri üzerindeydi.... Orada da üç ay kaldım.

"Esaretten kurtuluşum da, yine bir Temmuz ayında oldu. 7 Temmuz l9l8'de Salib-i Ahmer (Kızılhaç) treniyle Varşova'ya geldim. Bediüzzaman çok mehabetli bir şahsiyetti. Onun heybetinden insan korkardı. Yanına kolay kolay herkes yaklaşamazdı. Onu öldürmek istemişler. Bizim bulunduğumuz kampa Rus Albayı (Askerî Şube Reisi) getirdi kendisini."



Abdurrahman Nursî'nin yazdıkları

Mustafa Bolay'ın anlattıkları, Bediüzzaman'ın yeğeni Abdurrahman Nursî'nin yazdıklarını teyid etmektedir. Abdurrahman Nursî, bu esaret olayı ile ilgili, bizzat amcası Bediüzzaman'dan dinlediğini şöyle ifade ediyor:

"Amcamı, Van, Culfa, Tiflis, Kiloğrif ve Kosturma'ya sevkettiler. Bu yollarda maruz kaldığı tehlikeleri, (hattâ birkaç defa Rus zabitleri öldürmek istemişler. Öldükdükten sonra da intihar etti diye zabıt tutacaklarmış) ben bütün bunları tafsilâtıyla yazmak istedim. Fakat kendisi müsaade etmediği için kısa kestim."

Yine Abdurrahman Nursî bu konuya başka bir münasebetle temas ederek, şunu yazıyor:

"Pasin cephesinde, büyük musibet ve felâketlere uğramıştık. Gerek harpler esnasında, gerek esarette çektikleri zahmet ve eziyetleri yazmaya teşebbüs ettim. Birinci Cihan Harbinin aleyhimizde neticelenmesinden dolayı müsaade buyurmadı. Binaenaleyh gayet kısa yazmaya mecbur oldum."



"Türkî molla"

Yine Mustafa Bolay'ı dinlemeye devam edelim:

"Üsteğmen Ahmet Efendi vardı. Kendisine hizmet ederdi. Bazen camide Mesudiyeli Abdurrahman Efendi imamlık yapardı. Ekseriyetle imamlığı kendisi yapardı. Rus askerleri ve subayları da ona karşı hürmetliydiler. "Türkî Molla! Türkî Molla!' diye bahsederlerdi.

"Normal zamanlarda bizim gibi bir adam sanırdık. Fakat ilmî meselelere gelince birden lisanı değişiyordu. Birgün sohbette Kur'ân-ı Kerim'in tercüme meselesi konuşuluyordu.

"Hakiki tercümenin mümkün olmadığını ifade etti.



"Nikola kampa geldiğinde sen orada mıydın?"


"Bu esaretten yıllar sonra, kendilerinin emirdağ'da olduğunu işittim. Bu sıralarda, Kosturma'da Rus kumandanına karşı ayağa kalkmadığını duymuştum. Bu hâdiseyi bir de kendisinden dinlemek istedim. emirdağ'da sohbetimiz sırasında, bana, 'Kardeşim, Nikola kampa geldiğinde sen de orada mıydın? Aramızda geçen hâdiseyi sen de gördün mü?' dedi. Ben, 'Görmedim, fakat duydum, hocam' dedim. Böylece kendisinden bizzat öğrenmek istediğim mesele de aydınlığa kavuşmuş oldu.
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #185 : 21 Mart 2010, 00:06:39 00:06* »

MUSTAFA CAHİD TÜRKMENOĞLU

1930 Aralık ayında doğdu. Kur'ân hakikatları olan Nur Risalelerine hizmet ettiği için çok çileler çeken bir hakikat kahramanıdır.

(1957-1977) yılları arasında Risale-i Nurları okuduğu ve neşrinde bulunduğu için; Erzurum, Ankara ve Salihli hapishanelerinde, 'Medrese-i Yusufiye' mânâsında çileler çekmişti.

Avukat Bekir Berk'in ilk Nur davası olan Ankara Mahkemesinin zabıtlarında şunları okumaktayız:

"Mustafa Cahid Türkmenoğlu. Babası Mehmed Ali, annesi Saadet, (Aralık 1930) doğumlu. İstanbul-Kartal-Pendik 156'da kayıtlı. Ankara Turgut Reis Mahallesi Çamlıca sokak 27/3'e mukim. Hukuk mezunu, stajer hâkim."

Nur kervanının bu bahtiyar siması Mustafa Cahid Türkmenoğlu'nu 1975-76'larda dinleyerek, sadece bir-iki sayfacık tesbit ettim. Mustafa Türkmenoğlu Ağabeyimiz, Nur hizmetinin yolunda, belki de, Üstad Bediüzzaman'ı on defa ziyaret edip görüşerek, ellerin öpüp dualarını almıştır. Yazdığı Nur Risalelerine Bediüzzaman kendi el yazılariyle Türkmenoğlu'na dualar yazmıştı. Ama din düşmanlarının Nur Talebelerini çeşitli yalanlarla, çeşitli iftiralarla zindanlara atmak için, tutup tutup, yakalayıp götürdüklerinde Üstadın davasının yazılı defterleri muhafaza etmek mümkün olmamıştır.

Üstad Bediüzzaman'la ilk defa Gülhane Parkı-Beyazıt arasında tıramvayda henüz hukuk talebesi olduğu gencecik günlerde görüşen Türkmenoğlu bu ziyaretten beş yıl sonra 1957 senesinin son aylarında Isparta'da Üstad Bediüzzaman'a gittiği zaman yarım saat kadar görüşebilmişti.

Türkmenoğlu, Üstad Bediüzzaman'ı bir başka ziyaretindeki bir hatırasını ise şöyle anlatıyordu:

"Birgün Yirmi Üçüncü Söz'deki temsilde bulunan tünel meselesini okurken Üstad:

"Kardeşim, bu hayal değil, hakikattır' diye buyurdu. Ben de tam o esnada içimden aynı meseleyi düşünüyordum. Benim düşündüğüm meseleye ben sormadan cevap vermişti."

Üstad Bediüzzaman'ı son ziyaretlerinde, vefatından bir kaç ay evvel, o zamanlar Ankara Tıp Fakültesinde okuyan kardeşi Macid Türkmenoğlu'nun namaz kılmadığını üzülerek düşünüyor. Bu kalbî düşünce ve üzüntüye karşı Bediüzzaman: 'Kardeşim merak etme! O namazını kılacak!' diyerek bu manevî suale, maddî cevap veriyor. O senenin yani 1960'ın Ramazan'ında Dr. Macid Türkmenoğlu namazlarını hiç geçirmeden kılmaya başlıyordu.

Bu on beş-yirmi satırlık giriş yazısından sonra Mustafa Cahid Türkmenoğlu Ağabeyimin bizzat kendisi kaleme alarak, göndermek lütfunda bulunduğu yaşadığı hatıraları geliniz birlikte okuyalım:



"Gel, bu zatın elini öpelim"

"Müteaddit defa ısrar ile Üstad Bediüzzaman Hazretleri ve Risale-i Nur ile ilgili olarak hatıralarımı yazmamı rica eden kıymetli kardeşlerimin hatıraları için aşağıdaki satırları yazmak mecburiyeti bende hâsıl oldu.

"Hatıraları yazarken nefsime değil bir pay çıkarmak, belki nefsim hiç istemediği halde nasıl bu hizmette senelerce istihdam edildiğini belirtmek içindir.

"1952 senesi Hukuk Fakültesi birinci sınıfındaydım. Konyalı Saffet isminde bir arkadaşımla (Bu arkadaşı o tarihten otuz beş sene sonra 1988'lerde Konya'da Mustafa Demirci'nin dükkanında bana 'Sana Üstadı tanıtan arkadaşını göstereceğim' diyerek Saffet'i dükkâna getirip görmek mümkün oldu) şimdiki Gülhane parkında biraz ders çalışmış ve fakülteye dönmek üzere tramvaya binmiştik.

"Hukuk Fakültesine yaklaşırken yanımdaki arkadaşım bana; 'Vatmanın yanında ayakta duran zatı tanıyor musun?' diye sordu.

"Ben de, 'Hiç böyle birini görmedim ve tanımıyorum' dedim.

"Arkadaş bana, 'Gel bu zatın elini öpelim, bu zat büyük bir evliyadır' dedi. O sırada tramvay Beyazıt meydanına gidiyordu.

"Arkadaşım Saffet yerinden kalktı, arkasından ben kalktım. Tramvayda vatmanın yanında ayakta duran zatın elini öptük. O zat bize, 'Siz nerede okuyorsunuz?' dedi.

"Üniversitenin büyük kapısını göstererek; 'Burada okuyoruz' dedik.

"Sonradan Bediüzzaman Said Nursi olduğunu öğrendiğim zat bize, 'Ben Fatih'te kalıyorum, gelin görüşelim' dedi. Biz de 'Peki' diyerek tramvaydan indik.



"Bir kandil günü ziyareti"

"Birkaç gün sonra mübarek bir kandil günü Saffet'le beraber oruçlu olduğumuz halde bizi davet eden zatın ziyaretine gittik, biraz araştırdıktan sonra oteli bulduk. Bediüzzaman üst katta kalıyordu. Biz otele girdik, merdiven başında bir masa ve masanın etrafında, sandalye üzerinde birkaç kişi oturuyordu. Ben arkadaşımla merdivenden çıkacağımız sırada merdiven başında sandalyede oturanlar bize, nereye ve kime gideceğimizi sordular. Biz de, 'Burada kalan bir zat bize görüşelim diye davet etti. Onu görmeye geldik' dedik.

"Onlar bize, 'Hüviyetinizi verin, öyle çıkın' dediler.

"Biz hüviyetimizi vermeyi reddettik. 'Öyleyse yukarı çıkamazsınız' dediler. O sırada askeri lisede okuduğu giysisinden belli bir delikanlı birden yukarıya çıkmaya başladı. Ben merdiven başındakilere, 'Bakın o genç hüviyetini vermeden çıktı, biz de çıkacağız' dedim. Israrlı talebimiz karşısında 'Haydi siz de çıkın' dediler. İkimiz o sırada bir kaç kişinin girip-çıktığı bir odaya girdik. Odada bulunan iki genç bize sarılıp 'Hoşgeldiniz' dediler. Odada bulunan gençlerle biraz sohbetten sonra geliş sebebimizi söyleyerek bizleri evliya olarak bildiğimiz zatla görüşmelerini istedik. Orada bulunan gençler, o gecenin kandil olması münasebeti ile kimseye kabul edemeyeceklerini söylediler. Biz oradakilere 'Bizi kendisi çağırdı, onun için geldik, Siz kendilerine sorun, şayet kabul etmeyecek olursa gideriz' dedik. Onlar Bediüzzaman Hazretlerine sordular.Yorgun olduğundan kabul edemeyeceğini söylemiş. Bize söylediler. Biz de otelden ayrılıp okulumuza döndük.



"Ankara'da Atıf'la tanışmam"


"1952 Ekim ayında ben İstanbul Hukuk Fakültesinden kaydımı alıp Ankara Hukuk Fakültesine naklimi yaptırdım ve fakültenin arkasında bulunan Hukuk Yurduna yerleştim.

"Yurda yerleştikten kısa bir müddet sonra namaza başladım. Yurttaki mescitte namaz kılmaya gittiğimde rahmetli Atıf Ural ile tanıştım. Fakültede de sınıf arkadaşım olan Atıf ile sık sık görüşmeye başladım. Atıf'ın fakülte karşısında bulunan kaldığı yere gittiğimde onu, ekseri Kur'ân yazısı çalışırken görürdüm. Yurttaki mescide gittiğimde Atıf ile bir-iki arkadaştan Kur'ân tefsiri olan Risale-i Nur eserlerini işittim. Kısa bir müddet sonra Risale-i Nur'un mahiyetini öğrenmek için yeni yazı Gençlik Rehberi'ni istedim ve aldım. Biraz okudum ve hiçbirşey anlamadım. Gençlik Rehberi'ni iade ettim. Birkaç ay sonra aynı kitabı tekrar istedim ve okumaya başladım. Bir şeyler anlamaya başladım. O sırada Atıf Ural, Cebeci'nin yukarı taraflarında bir odalı kerpiç yapılı müstakil bir eve taşındı. Ben hergün onun yanına gitmeye başladım. Risale-i Nur'ları çok güzel okuyordu, artık Riseleleri anlamaya başlamıştım.



"Ankara'da ilk basılan kitaplar"

"1955 yılının ortalarında Atıf'la beraber Mamak'ta ev kiraladık, ve beraber kalmaya başladık. Aynı zamanda evi dersane olarak kullanıyorduk. Haftada bir gün ders yapıyorduk. O sıralarda Atıf'ın ağabeyi bize bir teksir makinesi aldı. Bazı lahikaları teksir ettik. Bu arada ilk defa dosya büyüklüğündeki kağıtlara teksirle Haşir Risaleleri'ni bastık, akabinde teksir makinası ile Telviat-ı Tis'a ve bazı mektupları bastık.

"Teksir makinesi ile baskı zor oluyordu. Bir gün Atıf'la bazı küçük risaleleri matbaada basmaya karar verdik. O sırada Mamak'tan çıkıp Ulucan'larda tek odalı bir ev kiraladık. Orada mabaada İhlas Risalesi'ni bastık. Bastığımız İhlas Risalesi'nden bir kısmını Isparta'ya gönderdik. Bir müddet sonra Hüsrev Ağabey'den bir mektup aldık. Mektubun içinde bastığımız kitaptaki yanlışlıkları gösteren yanlış-doğru cetveli ile bir de küçük kağıt vardı.

"Kâğıtta, kitaptaki yanlışların düzeltmeden kimseye verilmemesi yazıyordu. Bunun üzerine Hüsreve Ağabeyin gönderdiği yanlış-doğru cetvelini çoğaltıp kitap gönderdiğimiz yerlere yanlış-doğru cetveli gönderdik ve içine bir pusula ilave edip 'Kitaptaki yanlışları düzeltmeden kimseye vermeyiniz' diye yazdık.

"İhlâs'ı bastıktan sonra akabinde Uhuvvet, İktisat, Ramazan Risaleleri'ni birleştirip matbaada bastık. Bu risalede yalnız iki harf hatası çıktı. İhlâs Risalesi'nin fiyatı 40 kuruş; Uhuvvet, iktisat ve Ramazan Risaleleri'nin fiyatı 100 kuruştu. Bu kitapları bastıktan kısa bir süre sonra Isparta'dan bir mektup geldi. Büyük Sözler kitabının Diyanetçe basılması için teşebbüse geçmemiz, şayet onlar tarafından basılmazsa, bizim tarafımızdan basılması isteniyordu. Diyanet maalesef Sözler'i basmadı. Bunun üzerine Üstadın emri ile bizim basmamız istendi.

"Akabinde üç-dört adet bizzat Üstadın tashihinden geçmiş büyük Sözler gönderildi. Elimizde bu büyüklükte bir eseri basacak para yoktu, ama Üstad Hazretleri Sözler'i basmamızı emretmişti. O sıralarda yanımıza Hava Binbaşılığından ayrılmış Hayri isminde birisi geldi. Bu zat daktilo yazmayı iyi biliyordu. Eski yazıyı bilen birisi okuyor, o da daktiloda yazıyordu. Sözler'in yazımı bittikten sonra iş tashihe geldi. Eski yazıda satırbaşı, nokta, virgül, ünlem ve soru işareti yoktu. Ben bu işaretleri doğru olarak yerlerine koymak için imlâ kılavuzu aldım, onu iyice okudum. Tashihin bir kısmını Atıf, bir kısmını da ben kendim okuyordum. Ayrıca birbirimizin tashihlerini de kontrol ettik.

"İş matbaada basmaya geldi. Elde para yok denecek kadar azdı. Bunun üzerine bazı yerlere mektup yazarak para istedik. Fakat umduğumuz kimselerden yardım gelmediği gibi 'Çoluk-çocuğa para verilmez' diye de bir takım laflar işittik. Hiç ummadığımız kimseler bize bir miktar para gönderdi. Bilhassa bu hususta iki kişiyi rahmetle anmayı bir borç bilirim: Biri Vanlı Hamid Kuralkan, diğeri İnebolulu Nafiz Çelebi. Bu arada evlerinden üç-beş lirasını bize verdiler. Elimize 12-13 forma basacak kadar para geçmişti.

"O sıralarda Isparta'dan devamlı haber gönderiliyor, Sözler'in bir an evvel basılması isteniyordu. Bunun üzerine Sözler mecmuasını 24. Söze kadar Ayyıldız, 24. Sözden kitabın sonuna kadar da Ankara'nın en iyi matbaası olan Doğuş matbaasına basmak üzere tashih ettiğimiz yeni yazı Sözler'i verdik. Sözler'i basım için matbaaya verdiğimizde Isparta'dan Üstadın emri ile Tahiri Ağabey ile Ceylan kardeş; İstanbul'dan Mehmed Emin Birinci, Ankara'ya bize yardım için geldiler. Sözler mecmuasının basımı devam ederken Said Özdemir kardeş de Risale-i Nur hizmetine fiilen girdi ve Ankara'da basılan bütün Risalelerde emeği geçti. Sözler'in basımı 5-6 ay gibi bir zamanda tamamlandı ve tahminin fevkinde ve hemen hemen o kalınlıktaki bir kitapta bulunması normal olan matbaa hatalarının en asgarisi ile tab'ı tamamlandı. Şunu hemen belirteyim ki, basım için lâzım olan kağıt ve matbaa parası nasıl bulundu, nasıl verildi? Hâlâ hayret içindeyim.

"Sözler mecmuası basıldıktan sonra Tahiri Ağabey ile Ceylan kardeş Isparta'ya döndüler.



"Üstadı ziyaretim"


Sözler mecmuasının basımı bittikten sonra Üstadı Isparta'da ziyaret ettim, kabul ettiler. Bir saate yakın benimle konuştu. Odada Zübeyir Ağabey de vardı. Ben gayet rahat bir şekilde bağdaş kurarak Üstad'ın karşısına oturdum. Üstad, benim bu oturma tarzıma hiç bakmayarak gayet ehemmiyetli bir ders verdi. (Sonraki senelerde Zübeyir Ağabey ile Ankara'da beraber aynı evde kaldığımızda onun da belirttiği gibi "Üstad sana tam dersini verdi' derdi.)

"Üstad Hazretleri o dersinde bana, 'Kardeşim, bu zamanda azami ihlâs, azami fedakârlık ve azami sadakat ve azami dikkat lâzımdır' dedi ve fedakârlıkla ilgili konuştu.

"Zübeyir Ağabey ile Ankara'da 27 isimli dershanede 1,5-2 yıl beraber kaldığımızda ara sıra bana "Üstad herkese fedakârlık dersi vermez, dikkat et' derdi.

"Üstadı Isparta'da ilk ziyaretimde odanın kapısından içeri girip elini öpeceğim sırada bana 'Ben seni tanıyorum' dedi. Bana göre Üstad Hazretleri beni İstanbul'da tramvayda ilk gördüğü zamanı hatırladı.

"Sözler Mecmuasının akabinde yine Üstadın emri ile Lem'alar ve Mektûbat mecmuasını bastık. Ben, Lem'alar ve Mektûbat basılırken 3-4 defa, Tarihçe basılırken ve bittikten sonra 2-3 defa cem'an 7-8 defa Üstadın ziyaretine gittim Büyük Risale-i Nurlar basılırken bu arada bir yandan da Küçük Risaleleri basıyorduk. Küçük Sözler, Zühretü'n-Nur, Uhuvvet, Ramazan ve Hanımlar Rehberi gibi.



"Ne hürriyeti?"

"Büyük risalelerden biri basılırken bir ara Ankara'da bazı arkadaşlar vazife sebebi ile, bazı arkadaşlar da yaz tatili sebebi ile memlekete gitmişlerdi. Ben matbaada yalnız kalmıştım. Gerçi ara sıra talebelerden yardıma gelenler olurdu, ama pek durmuyorlardı. Ben de bir ara basım işini bırakıp Ankara'dan ayrılmak istediğim halde sanki gaybi bir kuvvet beni istediğim yere göndermiyordu. Doğuş Matbaasında bize tahsis edilen odada çalışırken bazen kendi kendime bağırarak 'Ben istediğim yere gidemiyorum, ben hürriyetime sahip değil miyim?' diyordum.

"Bir müddet sonra matbaa işlerinde yardım etmek üzere

birkaç arkadaş geldi. Ben de onların gelişlerinden istifade ederek Üstadı ziyârete gittim. Isparta'da Üstadın bulunduğu eve geldim. Kapıyı çaldım. Arkadaşlara açtı. Benim geldiğimi Üstada söylediler, 'Gelsin' demiş. O sırada Üstad Hazretleri odada yalnızdı, ben oda kapısından içeri girip elini öpmek için yanına giderken Üstad birden yüksek sesle, 'Ne hürriyeti?' diye bağırdı, şaşırmıştım. O anda matbaada odada bağırdığım sözler aklıma geldi. Mahcup bir halde elini öperek önüne oturdum. Üstad bana önemli bir ders verdi ve 'Kardeşim, öyle kimseler gelmişler ki, Kur'ân'ın bir tek hakikatı için kendilerin feda etmişler. Bize ne oluyor ki şimdi Kur'ân'ın tamamına taaruz var. Biz kendimizi niye feda etmeyelim?' dedi. Kur'ân'a ve imana hizmet etmenin bu zamanda çok ehemmiyetli olduğunu söyleyerek çok güzel bir ders verdi.

"Ben Üstadın odasından çıkıp arkadaşların odasına girdim. Karnım acıkmıştı. Arkadaşlar az bir şey yemek ile, iki dilim ekmek ve bir parçada üzüm getirdiler. Ben bunları görünce içimden, 'Bunlarla nasıl doyarım?' diye düşündüm. Fakat yemeğe başlayınca doydum ve zorla bitirdim. Oradan Ankara'ya döndüm.



"Ankara davasının başlangıcı"

"Mektûbat mecmuası tamamlanınca cilt için Mehmed Emin Birinci ile İstanbul'a götürecektik. O sırada Nazilli'de Risale-i Nur Talebelerinin ders okurken bulundukları yer basılıyor, arkadaşlar karakola götürülüyor. Ertesi gün gazeteler büyük manşetler atarak 'Nazilli'de Nur ayini yapanlar yakalandı' diye yazdılar. Bu yazıların akabinde Isparta'dan bir mektup geldi, mektupta Nurculuğun tarikat olmadığını, zamanın imanı kurtarmak zamanı olduğu ve Üstadın mücadelesinden bahsediyordu. Mektubun içinde ayrıca bir pusula vardı. Pusulada bu mektubun çoğaltılıp münasip yerlere vermemiz ve bir kısımını da Isparta'ya göndermemiz isteniyordu. O sırada biz devamlı matbaada bulunduğumuzdan gönderilen mektubu matbaada hemen çoğalttık, bir kısmını Cemaleddin Ağabey ile Isparta'ya gönderdik. Bastığımız mektup bir büyük dosya kağıdı kadar yer tuttu. Mektubun altında bulunan isimleri de yazdığımızda üç isim yukarıda, iki isim aşağıda idi. Bir ismin altı boş kalmıştı, ben de simetrik olsun diye iki ismin yanına rahmetli Rüştü Ağabeyin (Rüştü Çakın) ismini yazdım. Cemaleddin Ağabey bastığımız mektubun bir miktarını Isparta'ya götürdü. Önce doğrudan Rüştü Ağabeyin yanına gitmiş, mektubun altındaki ismini ona göstermiş. Rüştü Ağabey mektubun altında kendi ismini görünce hoşuna gitmiş ve gülmüş.

"Ben ve Mehmed Emin Birinci Mektûbat'ın basımını bitirdiğimiz gün, bir kamyona yükleyip İstanbul'a götürdük. Ankara'daki neşriyat sebebi ile dört senedir Pendik'e annemlere gitmek nasip olmamıştı. İstanbul'a kitapları Kirazlı Mescit Sokağındaki dershaneye bırakıp hemen o gün Pendik'e gittim. Bir gece evimde yatmıştım ki, sabah erkenden kapı çalındı. Kapıyı açtığımda M. Emin Birinci ile 2-3 genç yanında vardı. M. Emin bana 'Giyin gideceğiz' dedi. Ne olduğunu anlamadım. Giyinip evden çıktım. Meğer M. Emin'in yanındaki gençler sivil polis imiş. Bizi İstanbul'daki siyasi şubeye götürdüler. Ertesi günü mahkemeye çıkardılar ve tutuklandık. Meğer Isparta'dan gönderilen ve M. Emin ile beraber bastığımız mektubu Atıf Ural'ın kardeşi Ahmet Ural mektup okunsun ve Risale-i Nurun mahiyeti anlaşılsın diye bazı dairelerin kapılarından içeriye atmış. Bunu ihbar etmişler ve Cemaleddin Ağabey ve Ahmet'i yakalamışlar. Mektupların altındaki isimlerden dolayı da Isparta'daki arkadaşları yakalayıp Ankara'ya getirmişler. Ankara'daki sulh mahkemesi hepimizin hakkında tutuklama kararı vermiş. İstanbul'daki mahkeme de Ankara'nın verdiği tutuklama kararını vicahiye çevirdi. M. Emin ile beni bir gün Birinci Şubede tuttular. Ertesi günü akşam treni ile sivil polisler nezaretinde Ankara'ya getirdiler.

"Ankara'daki 1. Şubeye bizi teslim ettiler. 1. Şubedeki polisler ve bizi doğru hapishaneye götürdüler. İlk defa hapse girdiğim için şaşırmıştım. Hapishaneye girerken gardiyanlar bizi sıkı bir aramadan geçirdiler. Sonra da koğuşlara gönderdiler. Koğuşlara geldiğimizde Isparta'dan getirilen arkadaşlar ile Cemaleddin Ağabey ve Ahmet'i gördük. Hepimiz birbirimize sarıldık. İçimizdeki üzüntü ve sıkıntı diye birşey kalmamıştı. Aramızda en yaşlı rahmetli Rüştü Ağabey idi. O da biraz üzüntülü duruyordu. Yanına yaklaşıp, 'Ağabey üzülme, bu da geçer' dedim. Bana "Türkmenoğlu geçer, geçer, ama delip geçer' dedi. O zaman yaptığım hatayı anlamıştım, ama iş işten geçmişti. Hepimiz ağır cezaya verildik. 45 gün sonra ilk duruşmaya çıktık. Mahkeme reisi hepimizi tek tek sorguya çekti. Sıra Rüştü Ağabeyin sorgusuna gelmişti. Rüştü Ağabey ayağa kalkıp 'Sayın Hâkimler, mektubun zirinde (altında) bir Rüştü ismi var. Mektuptan hiç haberim yok' dedi. Ben kalktım Reise, Rüştü ismini mektubun altına ben yazdım. Rüştü ismi mektubun altında yoktu. Sorgumuz bittikten sonra heyet müzakereye çekildi ve ilk celsede Cemaleddin Ağabey, Ahmet, M. Emin ve Rüştü Ağabey tahliye ettiler. M. Emin'in tahliyesi beni şaşırttı. Çünkü mektubu beraber basmıştık. Meğer M. Emin kardeşin memleketinde işi varmış, gitmesi lazımmış. Hapishaneden çıkar çıkmaz memleketine gitti.

"Bu davanın en önemli hadiselerinden biri de, ağabeyimiz Bekir Berk'in ilk defa Risale-i Nur davasına girmesi ve Allah'ın inayeti ile bu hakikatları (Risale-i Nur hakikatlarını) benimseyip fisebilillâh Nur'un avukatlığını uzun müddet can siperane yapmasıdır.

"Mahkeme davayı 22 gün sonraya atmıştı. 2. Celsede hepimiz tahliye olduk.



"Bu resim benim değil"


"Tahliye olur olmaz Tarihçe-i Hayat'ın basılması istendi. Bu arada ben Üstadı ziyaret ettim. Fakülteyi de bitirmiştim. İçimde makam ve mevki sahibi olma arzusu belirmişti. Üstad ziyaretim sırasında bana, 'Kardeşim sana mebusluk, valilik, Diyanet İşleri Başkanlığı verilse bunları mı kabul edersin? Hem de serbest hareket edeceksin, yalnız cüz'i şeylerde onlara ittiba edeceksin. Kabul etmediğin taktirde hem seni hem de kardeşlerini hapse atacaklar. Bunu mu kabul edersin' dedi.

"Ben hiç ses çıkarmadım. Üstad, 'Ben ikincisini tercih ederim' dedi.

"Tarihçe-i Hayat basılırken (Bütün başladığımız kitaplarda olduğu gibi, tüm formaları Üstada gönderiyorduk.) ben bastığımız Tarihçe'nin 1-2 formasını alıp Üstada gittim. Üstad getirdiğim formaları verdim.

"Üstad Hazretleri Sofya ateşmiliterliği tarafından verilen pasaporttaki resmine baktı, (Resim pala bıyıklı Üstada benzemeyen birisinindi) resmi göstererek 'Bu ben değilim' dedi. Yanlış fotoğraf bastığımızı anlamıştım. Ankara'ya döner dönmez yanlış resmi havi formadaki iki yaprağı yırtıp Üstadın resmi olan kalpaklı fotoğrafı havi yapraklara bastık.

"Tarihçe-i Hayat'ta basılan resimi bilmeyerek Said Özdemir kardeş bana vermişti. Ben de iki resim de Üstada ait diye o yanlış resmi koymuşum. Basılan Tarihçe'nin adedi 5000 idi. Her forma basılınca bütün formaları matbaadan alırdık. Sebebi de formalar kitap haline gelince emniyet kitapları elimizden almasın diye. Bastığımız Tarihçe'nin 20-30 formasındaki resimleri her nasılsa değiştirememişiz. 20-30 Tarihçe Üstada ait olmayan resimleri havi olarak piyasa çıkmış.

"Tarihçe-i Hayat'ın basımı Üstad Hazretlerini çok memnun etmişti. 'Bu eserin yirmi Risale kadar ehemmiyeti var' derdi. Tarihçe'de Üstadın boy resimlerini havi fotoğraflar da vardı. Üstad bu konuda bize hiçbir şey söylemedi. Yalnız onun hakkı olan kitaplardaki resimlere kurşun kalemle boyunlarında bir çizgi çekmiş. Bunu ben sonradan Üstadın hizmetkârlarından öğrendim.

"Birgün Üstad Hazretlerini Emirdağ'daki ziyaretimde (o zamanki ziyaretimde bir gün Üstad Hazretlerinin misafiri olarak evinde kalmıştım) mevzuun nasıl açıldığını hatırlamıyorum. 'Kardeşim, istesem Menderes'i buraya getiririm, ama ihlâsıma zarar gelir!' demişti.

"Yine bir seferinde Üstadı Emirdağ'da ziyâret etmiştim. Üstad bana kitapların basım ve cildi için 2500 lira para verdi. 'Bu parayı hizmete ebeveynin verdi' dedi. O gün Üstadı Emirdağ'da ziyaret ettikten sonra Ankara'ya dönmek için O gün Eskişehir'e geldim. Eskişehir'de yedek subaylığını Ankara'da yaparken sık sık yanımıza gelen Erhan Arbatlı'ya uğradım. Erhan bana, 'Bu gece burada kal, yarın gidersin' dedi. Ben de o gece Eskişehir'de kaldım. Sabah namazından sonra Üstad'ın Eskişehir'e geldiğini öğrendik. Erhan'la beraber Eskişehir'deki odun pazarında bulunan Abdülvahit Ağabeyin evine giden Üstadı ziyarete gittik. Kapıyı çaldık, açtılar. Üstada talebelerinden biri, 'Türkmenoğlu ziyârete geldi' dedi. Üstad tanımadığını beyan etti. Şaşırmıştım. Oda kapısı açıktı, yavaşça içeri girdim. Üstadın elini öpmek için

yanına yaklaştım ve elini öpmek için eğildiğimde, enseme bir tokat indi. Üzülmüştüm, olduğum yerde yere çöktüm. Üstad üzüldüğümü hissetti. Hatamı anladım. Ankara'ya bir gün gitmemekle hizmeti aksatmış, dolayısı ile Risalelerin çıkmasının gecikmesine sebep olmuştum. Üstad Hazretleri Risalelerin bir an önce çıkmasını herşeyden ehemmiyetli görüyordu.

"Ankara'daki matbaa işi ekseriyetle üzerimde idi. M. Emin Birinci hapisten sonra Ankara'ya dönmemişti. Rahmetli Atıf Ural da bazı sebeplerden dolayı hizmetini iyice azaltmıştı.

"Benim de Ankara'ya bir gün geç dönmem hizmetin aksamasına neden olabilirdi. Ondan dolayı Üstadın tokadına maruz kalmıştım. Üstad çok üzüldüğümü görünce benim gönlümü aldı.

"Benim dört Mustafam var' diye bana taltifli sözler söyledi.

"Üzüntüm zail olmuştu. Konuşma biter bitmez, 'Hemen Ankara'ya dön' dedi.



"Büyük risalelerin hepsi Üstad hayatta iken basıldı"


"Ben Üstadın yanından çıktıktan sonra Ankara'ya döndüm. Ankara'da küçük bir matbaada Kastamonu Lahikasını bastık. Doğuş Matbaasında İşârâtü'l-İcaz'ı basmaya başladık. Said Özdemir, vaizliğe geçtiği için tüm para işleri ile beraber matbaa işlerinde de bize yardım etmeye başladı. İşârâtü'l-İcaz'ın basımı bitince sene de 1959 olmuştu...

"Okul biteli iki sene geçmişti, askere gitmem icap ediyordu. Gerçi askerlik için beni arayan soran olmamıştı. Bütün büyük kitaplar yeni yazı ile basılmıştı. Risale-i Nur eserlerinin arka arkaya basımı ve piyasaya çıkışı, Üstadı çok memnun etmişti. Kendisini ziyarete gelenlere 'Risale-i Nur'un bayramını yaşıyoruz' diye memnuniyetini izhar ediyordu. Eserleri yeni yazı ile basıldıktan sonra üniversite talebeleri arasında eserleri okuyanların adedi gün geçtikçe artıyordu.

"Risale-i Nur'lar artık her tarafa yayılmıştı. Bizden sonra gelenlerin bu eserlerin basımını daha iyi devam ettirecekleri huzuru içinde son defa Üstadı ziyârette gittim. Üstada işe girmek istediğimi söyledim. Bana 'Seni muallime bırakırım' dedi. Fakat askerlik işi ve bazı Risale-i Nur hizmetleri nedeni ile Üstadımın müsaade ettiği muallimlik görevine gidemedim. 1959 ortalarına doğru askere gittim. Bu şekilde Üstadımın sağlığındaki neşriyat hizmetini kapamış oldum."

Mustafa Türkmenoğlu Ağabeyimiz Nur manzumesini isimsiz ihlâs kahramanlarından bir mübarek şahsiyettir. 1977'de bize anlattığı o bergüzâr hatıralırının sonunu böyle bağlamıştı:

"Biz onun davasına gönül verdik. Bu dâva İlâhî mukaddes bir dâvâdır. Kur'âna ve imana hizmet verme yolunda çok sıkıntılar çektik. Helâl olsun. Onun dersine lâyık olabilmişsek, benim için en büyük mutluluktur?"

Bu muhterem şahsiyet hukuk fakültesini bitirdikten sonra; hakim, avukat ve savcı olacakken, sırf Kur'an hakikatları, Risale-i Nurları okuduğu için, sevgili vatanımızın zindanlarında dolaştırıp durmuştur.

Üstad Bediüzzaman'ın o güzelim ifadeleriyle "Yusufiye Medreselerinde yatarken, bir defasında yani 1967'lerde, kendisi gibi yine fazilet âbidelerinden Saidler, Mustafalar, Şerafeddinler, Anbarlılar, ve Vahdi Karaçorlularla birlikte Mersin zindanlarında aylarca yatmışlardı.

Çok şakacı, nükteci ve fıkracı olan Vahdi Karaçorlu, sıkıntılı hapishane günlerinde Mustafa Türkmenoğlu Ağabeye bir şaka yapmıştı. Bu bergüzâr hatıraların sonunda, Türkmenoğlu Ağabeyimin şefkatine sığınarak, hapishane şakasını, burada zikretmek istiyorum.

Mersin Medrese-i Yusufiyesinde şair ruhlu Vahdi Karaçorlu Ağabeyim bir yazarak, bir ziyaretçiye verip, bunu dışarıdan Mustafa Türkmenoğlu'na postalamıştı. Hapishanede yazıp, tekrar dışarıdan hapishaneye postayla gönderdiği bir mektup bir şiir şeklindeydi. O zamanlar henüz bekar olan Mustafa Türkmenoğlu'na, Vahdeddin Karaçorlu, 'Nâsih' yani nasihatçı kardeşiniz imzasıyla kaleme aldığı bu şakalı şiirde şairimiz Karaçorlu Ağabey bu manzumesinde şunları ifade ediyordu:



Kendine Bir Yuva Yap

Selâm aziz kardaşım

Hem nurlu gönüldaşım

Bir hayli geçti yaşın

Kendine bir yuva yap

Kuşlara bak! güllere

Konarak yapmış yuva

Senin ise şu ömrün

Geçmiş bâd-i hevâ

Yüksek tahsilli gençsin

Bu günler nasıl geçsin

Gönlün bir hatun seçsin

Sen de kalkıp yuva yap.

Kon bir çiçek dalına

Pek bakma elvanına

Lâzım olur yarına

Kendine bir yuva yap

Hep kalınmaz ki; bekâr

Yalnızlıkta yoktur kâr

Gençliğin olmasın hâr

Güzelce bir yuva yap

Geçip gitmekte günler

Geride kaldı dünler

İnsan başını dinler

Orada, bir yuva yap.

Yavrularla şenlenir

Gönüller neşelenir

Hem de başın dinlenir

Rahatlarsin yuva yap.

Kardeşiniz Nâsih Vahdi
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #186 : 23 Mart 2010, 14:16:32 14:16* »

MUSTAFA ÇETİN

1934 yılında Tefenni'de doğdu. Müftülük, vaizlik ve öğretmenlik görevlerinde bulundu. İzmir Yüksek İslâm Enstitüsü tefsir öğretim üyeliği yaptı. Telif ve tercüme birçok eserleri vardır.



"Zaman îmanı kurtarmak zamanıdır"

"1952 yılında Isparta İmam Hatip Okulunda öğrenci iken Üstadı ziyarete gittim. Beni talebeleri karşıladı. 'Bediüzzaman'ı ziyarete geldim' dedim, içeriye girdik. Selâm verdim Bediüzzaman'a. O nuranî metanet sahibi, şefkatmisal zat selâmı aldı. İman ve İslâm ile ilgili bazı hususlarda tavsiyelerde bulundu. Zamanın iman kurtarma zamanı olduğunu ve iman-ı tahkiki lâzim geldiğini, taklidi imanın zamanın cenderesinde eriyip kaybolacağını ve binaenaleyh imanın iktizası olan namazlarımızı kılmamız gerektiğinde işaret ederek imanın eserden müessire istidlalî olması lâzım geldiği hakkında tavsiyelerde bulundu.

"Bir de imam hatip okulu öğrencilerinin ibadet durumunu sordu. Ben de, ekseriyetin ibadetini yaptıklarını , bir kısmının da tekasül gösterdiklerini söyledim. Önce sevindi, sonra da üzüldü. Daha sonra müsaade alıp ayrıldım.

"Üstad çoğu zaman cuma namazını Isparta Ulu Camiinde kılardı. Namazdan sonra Isparta civarında büyük bir halk topluluğu oluşur ve muhterem zatın elini öpmek isterlerdi. Kendisi buna müsaade etmez, sadece onları selâmlar, arabasına biner, evine giderdi.

"Birgün, İstasyon caddesinde faytonla gidiyordu. Kız enstitüsü öğrencilerinden bir kaçı kendisiyle konuşmak için arabaya doğru koştular. Üstad arabayı durdurdu, öğrenciler onu selâmladılar, biraz görüştüler, daha sonra Üstad yoluna devam etti."
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #187 : 28 Mart 2010, 15:46:34 15:46* »

MUSTAFA EZENER

1915 yılında Isparta'da dünyaya gelen Mustafa Ezener l974'ün Mart ayı başlarında vefat etti.

1932 yılında Milâs askerî birliğinde yazıcı astsubayken, camide Halil İbrahim Çöllüoğlu ile tanışmıştı. Bu görüşme ve tanışma Mustafa Ezener'i de Nur talebeleri zümresine dahil etti.

Mersin'de gümrük muamele memurluğu da yapmıştı. Mersin ve civar vilâyetlere Nur risalelerini tanıtıyordu. Bu yüzden mahkemeye verilmişti. 9 Nisan 1954 tarihinde beraat etmiş, kendisinden alınan Nur risaleleri tekrar iade edilmişti.

Halim, selim ve melek gibi bir zattı. Birkaç defa Isparta'daki evinde misafir olmuştum. Geniş hatıralarından bir damla nev'inden şunları anlatabiliriz:



Savcının içgüzarlığı

"Üstad Afyon mahkemesinden çıkarken kalabalık bir kitle elini öpmeye koştu. Sırayla ellerini öpüyorlardı. Bu durumu hazmedemeyen bir savcı, polis ve jandarmalara, 'Niçin izin veriyorsunuz?' diye bağırıp çağırıyordu. Üstad bu hale çok celâllendi. Yüksek sesle, 'Ne var, ne oluyor? Bırak, kardaşlarımla görüşeceğim?' derken öyle heyecanlanmıştı ki, sarığı başından düşmüştü. Biz sarığını yerden alıp başına koymuştuk. Savcı arkasına bile bakmadan korkuyla kaçıp gitmişti. Hadise çıkarmak için bir kardeşin ayağına tekmeyle vurmuştu. Kardeş hiç ağrı duymamıştı. Sonradan baktık ki, ayağı morarmış.



"1971: Hezimet-i fahişe"


"Üstadın son yıllarında sık sık derslerinde bulunmuştuk. Sabah derslerinde hep bulunmuştum. Bir gün ders esnasında Meyve Risalesi okunuyordu. 'İzâvekab sekiz yüz on ederek o zamanlarda ehemmiyetli maddi manevî şerlere işaret eder. Eğer beraber olsa miladî 1971 olur, o tarihte dehşetli bir şerden haber verir. Yirmi sene sonra şimdiki tohumların mahsülü ıslah olmazsa, elbette tokatları dehşetli olacak.'

Mustafa Ezener, Üstad Bediüzzaman'ın 1971 hadiselerinden bahsettiğini zaman zaman anlatırdı. Bu hatırasını anlatırken Zübeyir Gündüzalp Ağabeyim kendi güzel el yazısıyla bir kâğıda şöyle yazmıştı: "l97l senesi ehl-i dalâletin hezimet-i fahişe ile mağlubiyetlerinin senesidir. Mustafa Ezener soruyor: "Efendim, bu mağlûbiyet yalnız ehl-i dalâlete mi, yoksa ehl-i imana da şümûlü varmı?' Üstad Bediüzzaman ise, eserinde yazdığı bu bahsi şöyle ifade ediyor: "Kardaşım, 1971 ehl-i dalâletin büyük bir hezimetle mağlûp olacakları bir tarihtir."

"Bu cümle okununca Üstad celâllenerek, ellerini kaldırdı ve "Tam! Tam! Hezimet-i fahişe ile mağlubiyetlerinin senesidir' deyince ben sordum: "Efendim, bu mağlubiyet yalnız ehl-i dalâlete mi, yoksa ehl-i limana da Şumûlü var mı?' Bediüzzaman ise'Kardaşım, bu tarih küfrün mağlub olduğu tarihtir' diye cevap verdi?

"Bir defasında da her gün devam eden bir sabah dersinden sonra, 'Fesübhanallah! Seksen defa okumuşum. Bugünkü kadar anlayamamıştım' diyerek Kur'ân hakikatlarındaki ehemmiyetli sırlara işaret etmişti."

***

Bir müddet Isparta'da Mimar Sinan Kitabevini de işleten Mustafa Ezener'in mekânı ve makamı Cennet olsun.

Mustafa Ezener, İbrahim Ağabeyine, 18 Şubat 1952 tarihinde yazdığı mektubunda, Üstadın Gençlik Rehberi mahkemesi için İstanbul'a gidişini haber veriyordu. Bu mektupta şunları ifade ediyordu:

"Aziz sıddık ve sevgili ağabeyim İbrahim Efendi!

"Evvela: Sonsuz selâm ve derin hürmetlerimi sunar, mübarek ellerinizi öperim. Cenab-ı Hak Teâlâ Hazretlerinden daima sıhhat, âfiyet ve selâmet üzere olmanızı âcizane olarak dua ve niyaz eyler, dualarınızı isterim.

"Saniyen: Kıymetli mektubunuzu aldım. Çok memnun ve mesrûr oldum. Bilhassa Siracunnûr'ları temin edeceğimize son derece sevindim. Rabbim Telâlâ Hazretleri siz sevgili ağabeyimi ve bütün ümmet-i Muhammedîyi de (a.s.m.) daima sevindirsin.Âmin.

"Salisen: Son hadise dolayısiyle sevgili Üstadımız Hazretlerinin İstanbul'a teşrifleri, inşaallah, zulüm ve gaflet perdelerinin yırtılmasına ve Risale-i Nur'un parlamasına; sevgili, müşfik Üstadımız cihad-ı ekberinde muzaffer olmasına vesile olacaktır. Ve böyle olması ve büyük Üstadımız sıhhat, âfiyet ve selâmet üzere uzun ömürleri için Halık-ı Zülcelâl ve Teâlâ Hazretlerine dua ve yalvarmaktayız.

"Bu münasebetle dün derin bir düşünceye vardığım sırada şu gönderdiğim şiire benzeyen cümleler kendi kendilerine sıray dizildiler. Bu fakirin haddi değil, belki hata ve kusurları fakire aittir ki, af buyurmanızı rica ederim. Elhamdülillah, bu âna kadar cümlemiz iyiyiz. Merakı mûcip birşeyimiz yoktur. Sizlerin de sıhhat ve afiyette olmanızı dileriz.

"Siracünnûr'ları posta ile gönderebilirsiniz. Çok memnun olurum. Zira Gaziantep'ten ısrarla istiyorlar. Hediyelerini inşaallah aybaşında takdim ederim."
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #188 : 29 Mart 2010, 13:11:39 13:11* »

MUSTAFA GÜL

"İlk ziyaretim Medrese-i Yusufiyede oldu"

Bir hakikat kahramanı olan Mustafa Gül Ağabeyimiz yıllarca evinde Nur ve gül kâtipliği yapmıştı.

Yazdığı Nur Risalelerinde, hep Nur Üstadın dualarını okuyorduk. On dokuzuncu yüzyılın son yılında Sav'da dünyaya gelen bu bahtiyar Nur kâtibi yine doğduğu köyde, 1985 yılının Kasım ayında ebediyete kavuşmuştu.

Kendilerini son ziyaretlerimde aziz hatıralarını bana şöyle anlatıryordu:

"Üstad Bediüzzaman'ı daha önceleri manen tanırdım. Daha sonraları ise maddeten gördüm ve tanıyarak feyizyab oldum. 1942 yılının sonlarında, Kastamonu'nun hapsedilerek getirilip, Isparta Hapishanesine konulmuştu. Kendisi herşeyi güzel görüp, güzel gösterdiğinden, hapishaneye Medrese-i Yusufiye diyordu. İşte benim de ilk ziyaretim bu Yusufiye Medresesinde olmuştu.

"Masum Nur talebelerini Denizli Hapsinde toplamışlardı. Bu hapishaneye bizim Sav köyünden de on beş kişiyi alıp götürdüler.

"Üstada, yazdığımız kitapları ve Isparta gülleri götürmüştüm. Hapishanenin penceresinden bizlere yaptığı iltifatlar, hayatımın en mesut hatırası oldu. Bana oradan 'Sav'dan mı geldin?' diye soruyordu. Ben de 'Evet Üstadım, Sav'dan geldim' diye cevap vermiştim. O zaman benim kardeşim Ali Gül de Üstadla birlikte Denizli Hapishanesinde verilecek beraatin kararını bekliyordu. Bu bekleyiş tam dokuz ay sürdü. Sonunda suçlu olmadıklarını anladıklarından Nur Üstadı ve Nur talebelerini serbest bırakıp, beraat ettirdiler.

"Yarım asırdır, hep Nur Üstadın himmetleriyle ve feyizleriyle yaşadım.

"Denizli Hapsinde Kuleönülü bir jandarma vardı. Bu jandarmanın eliyle Üstadımıza vereceklerimizi gayet rahat verip gönderirdik. Bu jandarmayla Isparta'nın gül yağını ve Sav'da yazılan risaleri Üstada ulaştırdık.

"Asılsız ver telâş ve bir korkuyla evimizdeki küçük notlarımızı bile sanki devletı yıkacağız gibi toparlayarak, ellerimizi bağlarlar, bizleri kamyonlara doldurur, götürürlerdi. Sonunda hep beraat ederek tekrar yuvamıza dönerdik.

"Hizmetimiz esnasında Üstad bizlere çok iltifat eder, dualar eder, çok teşvik ederdi. Mesnevî'i Nuriye mecmuasının sonundaki yazıyı Ceylân Çalışkan yazmıştı. Üstad bize iltifat olarak, benimle Tahirî Mutlu'nun isimlerini yazmıştı. Nur'larda isim, resim değil, hizmetler ve ihlâs ehemmiyetlidir."



Üstadın mektubu

Şualar, Mesnevî-i Nuriye ve Emirdağ Lahikası gibi eserlerde imzası bahsi bulunan, ismi gibi kendisi de sanki bir gül olan merhum Mustafa Gül'ü, Nur Üstad bir Nur mektubunda şöyle ifade etmektedir:

"Aziz sıddık kardeşlerim!

"Ben size bugün mektup yazacaktım. Ziyade rahatsızlığım sebebiyle telâşta iken, aynı dakikada Mustafa Gül ve İbrahim Gül geldiler. Hem bana ilâç, hem tesellî, hem büyük sevince vesile olduklarından, o iki mübarek kardeşimi benim vekillerim ve bir mektup olarak size gönderiyorum. Onlar birer Said olarak benim bedelime sizi ziyaret ve tebrik edip, sair şeylerimi de size beyan etsinler."



Beraat kararı

Isparta Sav köyünün Nur kâtiplerinden Mustafa Gül'ün, otuz yıl önce Türk adliyesinde aldığı bir mahkeme kararı:

T.C
Isparta C. Müddeiumumîliği

Sayı: 954-311

Esas:

Karar: Takipsizlik kararı

"Laikliğe aykırı olarak devletin içtimaî, iktisadi, siyasi ve hukukî temel nizamlarını dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla bir kısım şahıslar tarafından tesis ve teşkil eden, Nurcular cemiyetine girmekten maznun, Sav köyünden Ahmed oğlu 1915 doğumlu Mustafa Gül hakkında memuriyetimizce cemiyetin faaliyet merkezi Isparta olması bakımından topluca yapılan hazırlık tahkikat sonunda:

"Maznun gösterilenlerin Said Nursi'nin liderliği altında Nurcular ve Nur talebeleri adı altında tesis ve teşkil edilen gizli cemiyete girdikleri ve girmek için başkalarına yol gösterdikleri anlaşılmış ve her ne kadar bir kısım maznunların evlerinde ve iş yerlerinde usûlûne tevkifan yapılan aramalarda Said Nursî'ye ait eserler bulunmuşsa da maznunlardan bir kısmının aksi sabit olmayan müdafaaları veçhile bu eserleri merak saikasıyla okumak için tedarik ettikleri, bir kısım eserlerin de Nurcular tarafından kendilerinin mâlumatı haricinde maznunlardan bazılarının gösterildiği sabit olmuş ve yukarıda isimleri yazılı şahıslardan hiçbirinin faal bir durumu tesbit edilmemiştir. Maznun gösterilen umumiyet itibariyle müdafaalarında Nurculuk diye bir cemiyet tanımadıklarını, Said Nursî'yi ancak büyük bir İslâm âlimi tanıdıklarını, fakat hiçbir şekilde ve bir maksat tahtında münasebet tesis etmediklerini, Nurcular adı altında gizli bir cemiyetin varlığından bile haberdar olmadıklarını, Risale-i Nur'ları Kur'ân'ın bir tefsiri olduğu için sevip okuduklarını beyan etmişler.

"Netice itibariyle suçlulukları hiçbir veçhile sabit olmayan ve haklarında mahkemeye sevklerinde yeter derecede bir delil bulunmayan, maznun gösterilenler hakkında C.M.U.K. 163 ve 164'üncü maddeleri gereğince takibat icrasına mahal olmadığına, kararın birer suretinin maznun sıfatıyla ifadesi alınmış bulunanlara tebliğine ve bunlardan zaptedilen, hakkında selâhiyetli mercie verilmiş bir müsadere kararı mevcut olmayan ve suç delilleri bulunmayan kitap ve vesairenin sahiplerine iadesine 22 Mayıs 1954 Cumartesi günü kabil-i itiraz olmak üzere karar verildi. 22.5.1954"

Cumhuriyet Müddeiumumi

Rabi Aktürk

İmza resmî mühür
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #189 : 31 Mart 2010, 12:46:23 12:46* »

MUSTAFA GÜLEÇ

Mustafa Güleç 10 Ocak 1933'te Bursa İnegöl'ün Yenice Müslüm köyünde doğdu. 7 Ocak 1989'da İstanbul'da vefat etti.



Üstadı ilk olarak ne zaman görmüştünüz?



"İlk gördüğüm 1952'deydi. Bir kaç sefer gördüm. Son İstanbul'a gelişinde de ziyaret edip ellerini öpme saadetine erdim, dualarını aldım.

yılında İstanbul'a geldiğinde, Gönenli Mehmet Efendi kendisine bir ev bulmayı söylemiş, 'Bir ev bulalım, Üstadım' demiş.

"Üstad da ağabeyim Mehmet Fırıncı'yı kastederek, 'Ben söyledim Muhammed'e, o evi tedarik edecek' demiş. Böylece Üstadı bizim evde üç ay misafir ettik. Ve her seferinde yemeği götürüldüğünde, yemek tepsisine parasını bırakırdı. Güya bizde misafir kalıyordu Üstad, ama parasını da veriyordu.

"Birgün ben Üstadı görmeyi arzu ettim. Mehmet Ağabeyime söyledim. O da, 'İsmail Ağa Camiinin kapısının iç tarafında bekle' dedi. Cuma günüydü. Üstad Hazretleri geldi, İsmail Ağa Camiini geçti. İleride bir dolmuş durağı vardı. Orada bir taksiye bindi. Ben de taksiye doğru yürümüş bulundum. 'Bir selâm vereyim' dedim. Üstad da bana selâm verdi ve bir el işaretiyle 'Gel buraya' dedi.

Üstad sizi nereden tanıdı da arabaya çağırdı?

"Bana kendisi sordu. Ben de cama doğru yürümüştüm, 'Sen kimsin?' dedi.

"Mehmed'in kardeşiyim, Mehmed Fırıncı'nın.'

"Üstad tanıyamadı. Tekrar sordu. Ben yine 'Mehmed'in kardeşiyim' deyince soruyu yine tekrarladı. Yanındaki talebelerinden birisi, Abdulmuhsin olacaktı. 'Bu Muhammed'in kardeşi Üstadım' dedi.

"Üstad, Ağabeyime 'Muhammed' dermiş, 'Mehmed ' demezmiş. Ve ondan sonra Üstad, 'Gel' dedi.

"Çok kalabalık oldu Üstadım, binmeyeyim' dedim.

"Dolmuşta beş kişi vardı. Yani doluydu. Bir de ben altı olacak, sıkışacaklar diye binmek istemedim. Üstad celâlli bir şekilde, 'Gel buraya' dedi. Ve bindim. Ben elini öpünce o da benim boynuma sarıldı. Böylece gönüllerin fatihi Üstad Said Nursî bizi de gönlüne aldı, bağrına bastı.



"Üstad babamı bekliyormuş"

"Beyazıt Camiine gittik ve namaz kıldık. Orada talebelerden ikisi ayrıldı, biz tekrar dolmuşa bindik. Fatih-Çarşamba'ya doğru gideceğiz. Bir hayli bekledik. Cuma günü o saadde dolmuş bulmak imkânsızdı. Dolmuşta bir kişilik yer var, fakat binen kimse yoktu. Ben dedim: 'Devam etsin, bir kişilik ücreti veririz.'

"Üstad, 'Hayır olmaz!' dedi.

"Üstad böyle deyince, tabii ben bir şey diyemedim.15-20 dakika kadar bekledik. Şoför devamlı 'Çarşamba! Çarşamba!' diye bağırıyordu. Nihayet baktım, ileride merhum babam Ahmed Naci Güleç geliyor.

"Üstadın kerameti işte! Zaten uzun ve bereketli ömrü hep hârikalarla geçmişti. İşte yine bir keramet göstermişti.

"O gün Üstad ayrılacakmış. Yani ertesi sabah gidecekmiş. İşte böyle, nurlu Üstadın elini öpmüş ve nurlu simasını yakından görmüştük. Aynı dolmuşta beraber Fatih-Çarşamba'ya kadar yolculuk etmiştik. İnşaallah Hazret-i Üstad ebedî âlemde de bizleri yalnız bırakmaz, yanına alır."
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #190 : 06 Nisan 2010, 15:45:46 15:45* »

MUSTAFA PAŞA

Şarkın meşhur ağalarından ve Hamideye Alayı komutanlarından Mustafa Paşa, on dokuzuncu yüzyılın başlarında Cizre'de dünyaya gelmişti. Babası Tamer Ağa, dedesi ise İbrahim Ağaydı. O zamanlar çok kuvvetli olan Miran aşiretinin ağası olmuştu.

Paşa iri yarı, bakışları sert ve korkutucu, sakallı bir Hamidiye paşasıydı. On bir oymağı olan Miran aşiretinin Berkeleyi oymağındandı. On bir kabilenin ittifakıyla Miran aşiretinin başına geçmişti. Tarihçe-i Hayat'ta Bediüzzaman'la olan münasebetleri bütün tafsilâtıyla anlatılmaktadır. Zulümden ve haksızlıklardan vazgeçmediği için artık öleceği, harika bir keramet haliyle kendisine bildirilmişti. Gerçekten, bu haberdan az sonra, l902 senesinin Ekim ayında yaylâdan Cizre'ye dönerken, Cizre-Şırnak arasında meydana gelene aşiret kavgaları sırasında serseri bir kurşun ile öldürülmüştü. Aşiret kavgası sona ermiş, bütün aşiretler ayrılmış bir haldeyken, kimin tarafından atıldığı belli olmayan bir kurşunla vurulmuştu. Naaşı Cizre'ye getirilmiş ve şimdiki Cizre mezarlığında kendisine ait kubbesine gömülmüştü.

Mustafa Paşanın şöhretinden ve haksızlıklarından dolayı kendisine Mısto-i Miri diyerek onu küçültüyorlardı.



Mustafa Paşa İstanbul'da

Sultan İkinci Abdülhamid Han, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Hamidiye Alayları teşkil etmek için Doğudaki bütün aşiretleri İstanbul'a çağırmıştı. Mustafa Paşa kendisi gibi iri yarı beş yüz adamıyla birlikte yola çıkarak, üç aylık bir yolculuktan sonra İstanbul'a geldi. Akıllı ve zeki bir adam olan Mustafa Paşa Sultan Abdülhamid Hanın tertiplediği resmî geçitten adamlarıyla birlikte heybetle geçti.Sultan bunlara bir ziyafet verilmesini emretti.

Cizre Miran aşiretinin bu yiğit temsilcilerine bir yemek verildi. Padişah da bunları seyretti. Mustafa Paşa adamlarına çatal kaşık kullanmadan yemelerini, bütün tabakları ter temiz sıyırmalarını emretmişti. Adamlar kollarını sıvayıp, tabaklarda hiçbir şey bırakmadan yemekleri yiyip bitirdiler. Bu manzarayı seyreden Sultan İkinci Abdülhamid Han, Mustafa Paşaya 48. Hamidiye Alayı paşalık rütbe, berat ve nişanlarını taktırdı ve çok geniş selâhiyetler vererek emrinde üç alay kurmasını ferman etti.

Mustafa Paşanın okuma-yazması yoktu. Yanında daima bir kâtibi bulunurdu. Doğrudan İstanbul'a padişaha bağlı olup, askerî yönden de Erzincan'daki müşîrin emrindeydi.

Bugün Cizre'de kendi adıyla anılan Hamidiye kışlasını yaptırmıştı. Padişah bu iş için büyük yardımlar göndermişti. Her ay asker başına bir kese altın gelirdi. Padişah Mustafa Paşaya geniş selâhiyetler tanımıştır. Bu yüzden zulümleri olduğu zaman Üstad kendisini şiddetle ikaz ediyordu. Hazırladığı münazarada ise bütün âlimlerini mağlûp etmişti.

Yazın Van'ın yaylâlarına gider, kışın da mühim işler esnasında Hamidiye kışlasında bulunurdu. Herhangi bir sefer gerektiği zaman, emrinde bulunan üç alayı toplar ve hareket ederdi. Bir seferinde Osmanlı devleti tarafından, Irak'ta bulunan Hevler isyanını bastırmaya gönderilmişti. İngilizler burada Osmanlıları yıkmak için faaliyet gösteriyorlardı.

Mustafa Paşa vurulduğu zaman, İbrahim, Abdülkerim, Naif, Şelaş ve Berces adlarında beş tane oğlu vardı. Bunlardan İbrahim Bey çok sinirliği olduğundan, Mustafa Paşanın yerine, bütün aşiretlerin destek ve reyleriyle ikinci oğlu Abdülkerim Bey seçildi. Durum İstanbul'a bildirildi ve müsbet cevap geldi. l9l2'de Cizre aşiret alayları Balkan Savaşına katılmak için derhal İstanbul'a hareket ettiler.



Yüz kişiye bedel

Abdülkerim Bey, Tayan, Kiçan, Müsareşan, Hirkan, Düderen ve Miran aşiretlerinin ne kadar asker çıkaracaklarını tesbit ettirmişti. Her aşiret ne kadar askerle iştirak edeceğini bildirmişti. Meselâ Tayan aşiretinden Reşid Muheme adında bir ağa, yüz süvari getirebileceğini söylemişti. Bütün aşiretler bir yerde toplanıp, üç alay ve diğer süvarileri bekliyorlardı. Reşid Muheme yalnız geldi. Abdülkerim Bey yüz süvarisinin nerede olduğunu sorduğu zaman, "Benim yüz kişiye bedel olduğumu aşiretler, kabul ederlerse savaşa gideceğim. Eğer kabul etmezlerse, size hemen yüz süvari getireceğim" dedi. Abdülkerim Beyin aşiretlere sorması üzerine, onu yüz kişiye bedel olarak kabul ettiklerini söylediler. Reşid Muheme'nin rütbesi yüzbaşıydı. Aşiret askerleri Balkan Savaşına katılmak için İstanbul'a, oradan da Uzunköprü'ye geldiler. Düşman askerlerinin yemekte olduğunu gördüler. Kumandana "Biz buraya savaşa geldik, hemen savaşa devam etmek istiyoruz" dediler. Komutan, "Yemek esnasında savaş olmaz" diyerek, bunun kaidelere aykırı olacağını söyledi. Fakat Cizre alayları bu emri dinlemeyerek, düşmana hücum ettiler. Reşid Muheme Uzunköprü başına atını bağlayıp, askerlere "Düşmanı üzerime doğru sürünüz" diye emir verdi.

Üzerine gelen düşman askerlerini öldürmeye başladı. Nihayet başı ve elbisesi kanlar içinde, on üç düşmanı öldürüp, on üçünün de mavzer ve tüfeklerini boynuna attı. Bu esnada karşı taraftan gelen bir bomba, seyis ve hizmetçisine isabet ederek parçalandığında çok üzüldü ve kızgınlığından savaşı daha da hızlandırdı. Sonunda büyük bir zafer kazandı. Bu muzaffer gazileri Edirneliler çiçek ve gül yağdırarak, alkışlarla karşıladılar. İstanbul'da da halk bu gazileri sokaklarda çiçek, gül ve şekerlemelerle karşıladılar.

Mustafa Paşanın oğlu Abdülkerim Bey, Hamidiye kaymakamlığını da yaptı. l9l6 senesinde askerlerini Cizre'de Bani Hanı mevkiinde hazırladı. Erzincan'daki müşirlik tarafından verilen emirde, Ruslara karşı yapılacak savaşa gidecekken, orada vefat etti. Cizre alayları onu hemen defnettiler ve seferi iptal etmeyerek, Mustafa Paşa'nın birinci oğlu olan İbrahim Beyi yerine geçirip, hareket ettiler.[1]


[1] Abdullah Yaşın Bütün Yönleriyle Cizre
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #191 : 07 Nisan 2010, 12:19:44 12:19* »

MUSTAFA RUNYUN

1917'de Konya'da doğmuştur. Yüksek tahsilini Mısır'da yapmıştır. Cumhuriyet devrinde İslâmiyete, vaazlarıyla, konuşmalarıyla ve eserleriyle hizmet eden büyük âlimlerimizden birisidir. 1957'de Demokrat Partiden milletvekili seçilmiştir. Yassıada maznunlarındandır. İslâmî sahada çok değerli eserleri bulunmaktadır.1952'de Bediüzzaman Said Nursî ile görüşmüştür.



İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsündeki odasında, tanıyıp, elini öptüğüm Mustafa Runyun Hoca, daha önceleri, eserlerini okuyup, istifade edip, gıyaben tanıyarak muhabbet ve hürmet duyduğum bir zattı.

Bu ehl-i kemal ve ehl-i takva zatı, geç de olsa tanımış, tatlı sohbetinden feyiz almıştım.

Tahminen Bediüzzaman Said Nursî ile görüşmüş olduğunu düşünüyordum.

Sohbetimiz esnasında kendilerine bu hususu sordum. Mütevazi ilim ve irfan erbabı Runyun Hoca, Bediüzzaman'ı 1952 senesinde İstanbul'da ziyaret ettiğini söyledi.

O zamanlar askerliğini yedek subay olarak yapan Mustafa Runyun Beyefendi, Sirkeci'deki Akşehir Palas otelinde Üstad Said Nursî ile olan görüşmesini bize şöyle nakletti:

"1952 senesinden İstanbul'da yedek subay olarak vatanî vazifemi yapıyordum.

"Ata Kulaksızoğlu ismindeki Kastamonulu tüccar bir dostumdan, Üstad'ın İstanbul'da bulunduğunu işitmiştim. Yine Ata Beyle birlikte ziyaretine gittik. Kapıdan ismimizi söyleyerek ziyarete geldiğimizi bildirdik. Az sonra kabul buyurduklarını bildirdiler.

"Ziyaretimiz yarım saat kadar devam etti. Üstadın elini öptük, bize iltifat etti. Ben askerî elbise ile bulunuyordum. 'Ne zaman istersen buyur gel, yalnız askerî elbise ile gelme, sana zararları dokunur' diye buyurdu.

"Kurban.. kurban' diye tatlı bir hitap tarzı vardı.

"Daha sonraki senelerde Risale-i Nurlarla alâkalı olarak ehl-i vukuf tayin edilip, Nurlar hakkında raporlar vermiştik. Bu eserlerin şeriata aykırı olmadığını, İslâmî, ilmî eserler olduğunu bildirmiştik."

Runyun Hocanın bu latif hatırasını dinledikten, yeniden görüşüp, ziyaretine gelmek arzumuzu izhar ettikten sonra kendileriyle vedalaşıp, ayrıldık...
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #192 : 08 Nisan 2010, 11:23:23 11:23* »

MUSTAFA YALÇIN

1895'de Bolu'nun Yığılca kasabasında doğdu. Birinci Cihan Harbinde muhtelif cephelerde bulundu. Bediüzzaman'ı harp çephesinde ve Sibirya esaretinde tanıdı.



Yığılcalı Mustafa Yalçın'ı nasıl bulduk?

Düzceli dostların temin ettikleri bir arabayla Yığılca otobüsünün peşine takılmıştık.

Yığılca'da kendimizi, gönülden dost ve kardeş Dilaver Kanber'in sıcak alâkasına bırakmıştık.

Yığılca'nın en uzak bir köyü olan Homrus'a gidecektik. Bir saat kadar arabayla gittikten sonra, iki saat kadar da yaya gidecektik.

Yeşilin en güzel renkleriyle çevrili yollar, gürül gürül akan çoşkun sular, tabiatın insan ruhunu okşayan, kalbinin sesini duyuran manzarasını seyderek, Yoğun Pelit köyüne ulaşmıştık.

Kısa süren molada, köylülerle, hasseten ihtiyarlarla sohbet esnasında, aradığımız, ziyaretine gitmek için yollara düştüğümüz zatın az önce bir kamyonla Yığılca istikametine gittiğini öğrenmiştik.

Bu defa yarı yoldan tekrar Yığılca'ya dönmüştük. Aradığımız "Gök Göz" lâkaplı "Recep oğlu Mustafa"yı veya "Mustafa Yalçın"ı Yığılca kahvehanesinde çayını yudumlarken bulmuştuk.

Ak sakallı, ak yüzlü, seksen dört yaşındaki, cepheden cepheye koşmuş gazi dedeyi, Dilaver Kanber Beyin evinde dinlemeye başlamış, notlarımızı tutuyorduk.

Kafkasya'dan Galiçya'ya, oradan da Sibirya'ya kadar uzanan bir uzun hatta on senesi geçmişti. Bu on seneyi birkaç sayfaya sığıştırmaya çalışıyorduk.



Başımızda Molla Said vardı

Mustafa Yalçın Efendi safi haliyle anlatıyor, biz de dinleyerek yazmaya çalışıyorduk:

"İsmim Mustafa Yalçın, l3ll (l895) doğumluyum, Seferberlikte asker oldum. Askere giderken evliydim. Bir kız çocuğumu beşikte bırakarak vatan müdafaasına koştuk.

"İlk defa bizi 9. Depo Alayının bulunduğu Adapazarı'na götürdüler. Orada talim, terbiye gördük.

"O zamanlar Çanakkale'de muharebeler devam ediyordu. Top sesleri Ada'dan (Adapazarı) işitiliyordu.

"Çok sıkı ve acele bir talim gördük. Bizi hemen Çanakkale l9. Kolordu l57. Alaya verdiler. Bizim dehaletimizden 20 gün sonra savaş sukût etti. İngilizlerin 'yarım dünya' dedikleri gemisini batırdık. Bizi Çanakkale'den apar topar alarak, Doğu Cephesine götürdüler. Kars'ta 8. Fırka'da idik. Başımızda Molla Said vardı. Ruslar ve Ermeni çeteleri durmadan saldırıyorlardı.



Molla Said bize dersler verirdi

"Molla Said bize o zaman 'Tıfılya' dediğimiz dersler veriyordu. Bu dersler geceleri hep devam ediyordu. Hasankale'de Molla Said'le birlikte Ruslara karşı amansızca savaştık. Hoca'nın başında önce sarık vardı. Ama savaş sırasında 'keçe kalpak' dediğimiz başlığı giyiyordu.

"Ben o sırada Hasankale'de yaralanıp, geri geldim. O zaman kalçamdan (işte yarası hâlâ açık) şu şarapnel yarasını aldım. Orada erkekliğimi kaybettim. Ben çoktan ölürdüm, ama Molla Said yanındaki dört arkadaşa birer dua yazıp vermişti. Onu boyunlarımıza astık. Bize hiç kurşun değmedi. O zaman bir Müslümana yüz gâvur ateş ediyordu. Sonunda yaralandım, beni geri aldılar. Molla Said savaşa devam ediyordu. Beni Konya'da tedavi ettiler. Ondan sonra batıya, Avusturya, Karpatlara, Galiçya cephesine götürdüler.



At üstünde kitap yazıyordu

"Molla Said Efendi kahraman bir insandı.

"O, atın üzerinde cephede, önde hücum ederdi. İyi silâh kullanırdı. Sipere girmezdi.

"Bir ara Doğu Cephesinde bazı birliklerin dağılmak üzere olduğu haberi Molla Said'e söylendi. Molla Said ihtilafları hemen kaldırdı. Dağılmamayı sağladı. Çok güzel anlatıp, sanki insanları büyülü "Sonra o cehennemi savaş içinde at üzerinde kitap yazıyordu. Yazdıklarını talebeleri, gençler de yazıyorlardı. Çok iyi ata biniyordu. Ruslara taş çıkartıyorlardı. Bize, "Hiç korkmayın Müslümanın imanı her güçten daha kuvvetlidir" diyordu. Bize her gece yazdığı kitaplardan okuyordu. Ben cahil olduğum için pek bir şey anlamıyordum. Ama Molla Said'i görünce cesaretim had safhaya çıkıyordu. Heybetli bir insandı. Bize karşı da çok müşvik davranıyordu.



Sibirya'da Molla Said'le karşılaşıyoruz.

"Sonra biz Avusturya cephesinde Ruslara karşı savaşa girdik. Sol cenahta Avusturya, sağ cenahta Almanlar vardı. Avusturyalılar, Ruslara teslim olunca bize oyun ettilen. Sol cenah boşalınca biz esir düştük. Tam 30 bin kişi idik. Bizi hep esir aldılar. Sonra trenlere bindirip 42 gün tren yolculuğundan sonra Sibirya'ya götürdüler. Yolda bize çok eziyet ettiler. Yaralılara bakmadılar. Her istasyonda bizi indirip, eziyet ediyorlardı. Bir parça ekmeği havaya atıp, bizi saldırtıyorladı. Sonra resimlerimizi çekiyorlardı. Sibirya'ya bizi dağıttılar. Gruplar halinde kamplarda kalıyorduk. Tarih falan bilemem. Ben cahilim. Onun için hâdiseleri sıraya koyamıyorum. İşte biz oraya varınca bir Doğu Cephesinden esirler gelmiş, dediler. Kampta merakla hep dışarı toplandık. Çok esir vardı. Ama karşıdan iki kişiyi getiriyorlardı. Onları iyi kolluyorlardı. Bir de baktım Molla Said ve yanında İznikli Osman dediğimiz bir talebesi vardı. Sandık gibi bir şey taşıyordu. Onun içinde Üstad'ın kitapları vardı. Osman'dan başkasını yanına sokmuyorlardı. Osman, Onun hizmetine bakıyordu. Kendisi yaralı idi. Bacağı yaralanmıştı. Orada tedavi ettiler. Onu da bir koğuşa yerleştirdiler.



Sibirya'da iken, "ileride buralar da Müslüman olacak" diyordu

"Havalar çok soğuktu. Orada gece-gündüz belli olmuyordu. Güneş batmazdı. Orada da geceleri Molla Said Efendi boş durmuyor, yasak olmasına rağmen gece başka kamplara gidip gidap okuyordu. Gündüzleri namazları bize kendisi kıldırıyordu. Önce müdahale edip, kıldırmadılar. Sonra Üstad onlara birşeyler söyledi, biraz serbest bıraktılar. Kalabalık olarak bir araya getirmemeye çalışıyorlardı. Orada biz Ona 'Diyanet Reisi' diyordu. O Rus nöbetçilerine bile din anlatıyordu. Dinleyen nöbetçilere zabitleri baskı yapıyorlardı. Molla Said Efendi, bize hep moral veriyor, 'Üzülmeyin, kurtulacağız' diyordu. Ben Üstad'ın Sibirya'da geceleri uyuduğunu bilmiyorum. Hep okuyordu. Bir şeyler not ediyordu. Ve bize: 'Gelecek zamanda buralar da Müslüman olur; ama şimdi anlamıyorlar' diyordu. Biz de kendisi başımızda olunca hiç korkup üzülmüyorduk.


Sibirya'dan kaçıyoruz

"Bir gece yarısı idi. Üstad bizim bulunduğumuz 15-20 kişilik bir bölmeye geldi. Bize ders yapıyordu. O arada koşarak biri geldi. Bu Konyalı Tahir dediğimiz arkadaşımdı. 'Bu gece kaçalım' dedi. On yedi kişi toplanıp karar verdik. Üstad bize katılmadı. O gece onu son görüşüm oldu. Bizim için dua etti. Rus nöbetçisini boğduk. Tel örgüden sürünerek geçtik. O gece hayli yol aldık. İçimizde yol bulan zabitlerimiz vardı. Bunlardan hatırladıklarım, beş zabit vardı: Binbaşı Ethem Bey, pusula tayini işlerine baktı. Yıldızlardan ağaç yosununa kadar herşeyden o yön buluyordu. Akıllıydı. Molla Said'den eğitim görmüştü. Bir de Kâmil Bey diye bir binbaşı vardı. Hatırlıyorum. Doğudan batıya doğru Petersburg , Doğu Almanya, Romanya ve sonunda İstanbul'a geldik. Bizi yarı yolda yakalayıp, sorguya çektiler. 'Savaşta buralarda kaldık. Bir daha çıkamadık. Biz işçiyiz' dedik. Onlarla hep Kâmil Bey ile Ethem Bey konuşurdu. Dillerinden anlıyorlardı. Bu8lar esirlerden değil, 'vorni'dir deyip bizi saldılar. Vorni: İşçi demektir. Kâmil Bey Doğuda Pasinler'de çarpışırken benim bölük komutanım idi.

"Rusya'dan dönüşümden sonra dinlenmeden Kurtuluş Savaşına girdim. Orada da kolumun yarısını kaybettim. Ben 14 sene hiç asker çantasını omuzumdan indirmedim. Yemen, Çanakkale, Ruslarla Doğuda, Batıda Galiçya'da, Kurtuluş Savaşında tam 7 cephede bulundum.

"Bu vatanı nasıl severdi?"

"10 yıl öncesine kadar yine dinçtim. Hareketliydim. 10 yıl önce Molla Said'in Kars cephesinde bana yazıp verdiği duayı boynumdan düşürüp, kaybedince bana birden ihtiyarlık çöküverdi. Ah! O tatlı dilli Molla Hocamın yüzünü bir kere daha görmeye canımı veririm. Bu vatanı nasıl severdi. Hatta Ona Ruslar şaşar kalırlardı.



Molla Said, Nikola'ya ihtiram etmemişti

Biz Batıdan esir olup Sibirya'ya gittik. Molla Said, Doğudan esir olmuştu. Bir koca gâvur vardı: Nikola diyorlardı. Ben onu Petersburg'da (Leningrat) görmüştüm. Zalim biriydi. Molla Said ona ihtiram etmemiş. Onu çok kızdırmış. Hatta astıracakmış. Sonra Üstadı dindarlığından

astırmamış. Rus zabitleri, Üstad'a ayrı bir gözle bakarlardı. 'Bu madam Nikola'ya

meydan okumuş, acaip bir adam' diyorlardı. Ben sonra Molla Said'in kaçtığını duydum;

ama bulup göremedim.



"Hep iman lazım, diyordu"

"Şimdi, 'Molla Said gelmiş, savaşa seni çağırıyorlar' deseler koşarak giderim. Molla Said ile savaşmak bir orduya iferman okumak demektir. O korkusuz bir adamdı. Gecesi-gündüzü İslâm işleri ile uğraşmaktı. 'Hep iman lâzım' diyordu. 'İman herşeye bedel' diyordu. Ondan ötürü de Ermeniler ve Ruslar ondan bezmişlerdi. Kerâmetli bir adamdı. Yoksa bir kurşun yer ölürdü. Top gülleleri arasında at koşturup, kitap yazmak kimin aklına gelir? 'Bu kitap çok önemlidir' diyordu."
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #193 : 09 Nisan 2010, 15:39:25 15:39* »

MUZAFFER ERDEM

1923'te Denizli'nin Acıpayam kazasında doğdu. Emekli Başçavuştur. Müteaddit defa Bediüzzaman'ı ziyaret edip feyiz ve irfan sahibi olmuştur.



Bursa'da, emekli hava astsubayı Muzaffer Erdem Beyefendinin evindeyiz. Bediüzzaman'ı ziyaret hatıralarını tesbit etmek istiyorum. Yılların hatıralarını, denizden bir damla da olsa, zerre de olsa, o anları tekrar yaşatmak, o mesud zamanlara yeniden gitmek, dinlemek hasreti içindeyim. Türk ordusunun şerefli bir mensubu olan Muzaffer Erdem anlatıyor:



"Elli yıldır ordu ile alâkadarım"

"Sırtımda resmî elbiseyle, havacı üniformasıyla Üstadımız Bediüzzaman'ın ziyaretine giderdim.

"Ben elli yıldan beri ordu ile alâkadarım' diye, Türk ordusuna çok iltifat ederek, manevî alâkasını gösterirdi.

"Ben ilk defa kendisini ziyaret edip, ellerini öpüp, dualarını almak niyetiyle Isparta'ya gitmiştim. Çok gelen olduğu için, rahatsız etmesinler diye, talebe ve hizmetkârları ziyaretçilere mâni oluyorlardı. Bu durumdan üzülmüştüm. Baktım, Ceylân Çalışkan peşimden geliyor. Bana, 'Sen müteesir olma, ben seni götüreceğim' demişti. Mübarek Ramazan ayı idi. Günlerden Perşembe, sene de 1952 veya 53 idi. Daha önceleri, Sabri Halıcı'nın oğlu hava şehidi Ömer Halıcı ve Ali Demirel ile tanışıyorduk. Ali Demirel bana bazı kitapları ve bu arada Eşref Edip'in Bediüzzaman Said Nursî isimli kitabını vermişti. O zamanlar Ömer Halıcı, Ali Demirel ve Yaşar Seçkin'le daima beraber olurduk. Manevî irtibatımız çok olmuştu. Balıkesir'de çok harika Nur dersleri yapılırdı.

"Ceylân Çalışkan beni Isparta'dan alıp Barla'ya getirmişti. İftarı yolda yaptık. Barla'da Mustafa Sungur ve Zübeyir Gündüzalp'ler de iftar yapmışlardı. Az sonra Üstad Bediüzzaman elinde bir yemek tabağı ile soframıza geldi. 'Bunu misafire verin' diye, yoğurtlu pirinç karışımı yemeği bize ikram etti. Zübeyir Gündüzalp Ağabey fasulye çorbası yapmıştı.

"Ziyaretim esnasında Üstadın o nurlu ellerinden öptüm. Üstad bana köyümü, anamı, babamı sordu. O gün Nur medresesinin bitişiğindeki Yokuşbaşı Mescidinde Üstadın arkasında teravih kıldık. Geceyi orada geçirdim. Sabah namazını da orada kıldık.

Üstad 'Seni misafir etmek lâzım, ama gitmen lâzım, çünkü seni bekleyen var' dedi. 'Paran yok mu? Zübeyir, eğer parası yoksa benim namıma bir araba tutun benim kardaşıma. ' Mustafa Sungur Ağabey, 'O vazifeyi ben yaparım' dedi. Öğle olmuştu. Camiin sofasına çıkmıştı. Üstad, 'Misafir niye gitmedi?' dedi. Daha evvel Ceylân Çalışkan'a yine Üstadın arkasında namaz kılmak istediğimi söylemiştim. Ceylân bunu söyledi Üstada, 'Sizin arkanızda namaz kılmak istiyor' dedi. Öğle namazını da Yokuşbaşı Mescidinde yine Üstadın arkasında kılmak nasip oldu. Üstada küçük bir hediye götürmüştüm. Ayrıca Ahmed Özyazar Hücumat-ı Sitte'yi yazmış, benimle göndermişti. Üstad, yazılan bu risaleye çok sevindi, çok alâka gösterdi. Selâhaddin Çelebi ile Sabri Halıcı'nın kızı boşanmışlardı. Üstad benden bu meseleyi sordu. Ben hem anlayamadım, hem de meseleye vâkıf değildim.

î elbiseyle, Muzaffar Aslan'la birlikte dolaşırdım. Bir bavul dolusu kitabı iseteyenlere dağıtırdık.

"Üstadın sesi bazan hafif çıkardı. Zübeyir Ağabey Üstadın söylediklerin bize tekrar ederdi. Ben Üstadı Eskişehir ve Isparta'da ziyaret ederdim. Eskişehir'de arabaya bindiği zaman bir kadın, 'Bana dua et!' diye yalvarıyordu. Üstad ona dualar etti.



"Ordudan ayrılmamak lâzım"

"Üstad orduda kalmanın lüzumunu söylüyor, 'Ayrılmamak lâzım' diyordu. Eskişehir'de haftada bir Üstadı ziyaret ediyorduk. Barla'da ziyaret ettiğimde postaya atmam için bir mektup vermişti. Üstadın bana o mektupla birlikte verdiği yirmi beş kuruşu sakladım. Mektubu postaya başka parayla attım. Eskişehir'e çok sık geliyordu. Son ziyaretimde yine resmî elbise ile gitmiştim. Oğlum Fethi'nin de üstadı görüp, elini öpmesini çok arzu ediyordum. Üstadın kaldığı Abdülvahid Tabakçı'nın evine gitmiştim. Son ziyaretimde çocukları da niyet ederek Üstadın elini üç- dört defa öptüm.

Ordudan istifa etmek niyetinde iken Zübeyir Gündüzalp kendisine şu mektubu yazmıştı:

"Aziz, kahraman kardeşim, Muzaffer Bey,

"Evvelâ: Hem size, hem imtihan günlerinde 'şefkat kahramanı samimî ve fedekâr hanım' şeref-i manevîsine mazhar olup, devair-i resmiyede Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin talebeliğine has, kahramanca mukabelelerde bulunan Nur hemşiremize selâm ederim. Her ikiniz de Risale-i Nur'un feyyaz mütalaasında ve kudsî hizmetinde muvaffakiyetler dilerim. Her ikiniz de müstecap dualarını beklerim.

"Saniyen: Nur kahramanı ve fedaisi Mustafa Sungur Efendi kardeşimizden bir mektup aldım. İyice anlayamadım. Sizin bana emeklilik hususunu sormuş olduğunuzdan bahsediyor ki,, bu âna kadar işitmedim. Her hususta olduğu gibi, bu hususta da isabetli rey arz etmekten mahrum durumdayım. Her mesele ve müşkilimi halletmekte, müdebbir-i âm ve hakikatbîn olan muazzez Üstadım Hazret-i Bediüzzaman'ın eserine, sözüne, hal, kâl ve vâkıalarına müracaat ettiğim gibi, bu mevzuda da merhum ve mübeccel Üstadımızın şu meâl ve mânâlardaki sözleri geldi:

"Ben İslâm ordusu ile çok alâkadarım. Bu alâkadarlığıma sizler (astsubaylara hitap) cevap olarak Risale-i Nur'a sahip çıktınız. Ben size, bir avuç olarak şahsınıza değil, bir müşir olarak, ordunun bir mümessili olarak hitap ediyorum.'

"Hulûsi Bey ve onun vasıtasıyla Nur'ları ordu içinde neşreden kahramanları, astsubaylara lütuf buyurduğu derslerde takdirle yâd ederlerdi.

"Lisan-ı hal, lisan-ı kalden ziyade müessirdir. Fedakârlık, kalbdeki kuvvet-i iman, manyetizma gibi tesir eder. Onun için fedakârlığa fazla ehemmiyet veriyorum.

"Mesleğimizde ehemmiyet, kemmiyetten ziyade keyfiyettedir. Halis bir Nur talebesi evden dışarı da çıkmasa, hizmeti noktasında bir kutub gibi nokta-i istinad olabilir. Halis bir Nur talebesi yüz kişi kuvvetindedir.

"Hem bunları, hem istifa edecek Nur talebesi kahraman kardeşlere Hazret-i Üstadımızın izin vermediğini hatırlıyorum. Muhterem kardeşim, efendim, M. Sungur'un 'Orada hizmeti azîmdir' sözünü tahattur ediyorum. Şahsî zararlarınız da olsa mümkün olduğu kadar ordudan ayrılmamak ve isabetli rey ve dirayetinize takdim ediyorum.

"Fedakâr-ı İslâm, kumandan-ı ekber, seyfü'l-İslâm ve ferd-i ferîd-i âzam ve yektâ bir tilmîz-i Kur'ân olan Üstadım Hazret-i Bediüzzaman Said Nursî'nin kalb-i münevverinde mütecellî olup, fem-i mübarekelerinden lemean eden Lem'alar eserinde, Onuncu Lem'a'da zat-ı nezîhaneleri hakkında, 'Hususî nefsime ait işlerle meşgul oldum... Kendi nefsimi düşündüm. Mağara gibi bir yere çekildim. Kendimi düşünmek hatırası kuvvet buldu... Hizmet-i Kur'âniyenin daha revaçlı bir yeri olan hududa gitmekliğim için arzumun hilâfına olarak teşebbüs edenlere, içtihadınca güya menfaatim için iştirak etmedi, rey vermedi... '

"Salisen: Pederin evlâdı hakkında duası, nebînin duası gibi makbuldür. Validenin duası evlât hakkında pederinden keskindir.

"Cevşenü'l-Kebîr ve Tahmidiye gibi eâzım-ı dua ve münacaatı okurken sonlarındaki şu yerlerde, Talebet-i Risalei'n-Nur, hususan evlâdım Fethi diye ilâve ederek dualar edersiniz.

"Rabbine olan hadsiz hatiatın cezası olarak istirahat döşeğinin zillet ve meskeneti içinde kıvranan, hakir kardaşınız.

"Hastalığım, beceriksizliğimden böyle, karma karışık yazabildim, özür dilerim
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #194 : 11 Nisan 2010, 14:03:47 14:03* »

MUZAFFER KÜÇÜKYILDIZ

"Asrın müceddidini görmeye geldim"

"İlk defa 1957 yılının bir yaz mevsimi Üstadı ziyarete gittim. Isparta'da olduğunu söylediler. Bu ziyaretime vesile olan hâdise Şeyhim Abdulvahhab'a olan aşırı bağlılığımdı. Bu bağlılığım esnasenda onun hakkında menfî olarak çok şeyler söylüyorlardı. Onu Bediüzzaman'dan öğrenmek için gidiyordum.

"İlk defa Isparta'da Rüştü Çakın'ın dükkânına gittim. Oradan beni Ceylan Çalışkan Ağabey götürdü, Üstadın evini gösterdi. Evden Bayram Ağabey çıktı. 20 dakika sonra gelmemi istedi. Bu durum üç sefer tekrar etti.

"En son olarak, gittiğim günün ertesi sabahı saat 8'de gittim. Zübeyir Ağabeyle karşılaştım. O da 20 dakika sonra gelmemi söyledi. Derken en son şişman bir ağabey çıktı. Ona 'Van'dan asrın müceddidini görmeye geldim' dedim. Nihayet içeri aldılar beni.

"Önce salona girdim. Salondan sağdaki odaya aldılar. Orada hep duvarlarda peygamberlerin isimleri yazılıydı. Biraz bekledikten sonra Ceylan Çalışkan, 'Gel Üstad seni çağırıyor' dedi. Ben titremeye başladım. Vücudumu heyecan sardı. İçeri girdim, birinci ayağımı içeri attığımda çok zayıf gördüm. İkinci ayağımı atışta ise çok heybetli gördüm. Hemen eline yumuldum, öpmeye gayret ettim. O eliyle işaret ederek 'Otur' dedi.

"Bana o sırada il defa 'Seyyid Abdulvahhab'ı tanır mısın? Nasıldır? Hasta mıdır? Sağ mıdır?' diye sordu.

"Ben bu ifadelerdeki mânayı ilk etapta anlayamadım. 'O ne hastadır, ne sağdır, ortadadır kurban!' dedim ve 'Halk Partisinden adaylığını koydu' dedim.

"Üstad o sıra heybetli bir şekilde eliyle birşeyi keser gibi sert bir biçimde 'Neyse' dedi. Ondan sonra Erciş Müftüsü ve İmamını sordu. Bunun yanında bazı ağabey ve kardeşleri tanıyıp tanımadığımı sordu. Ben tanıdığımı söyleyince, 'Sungur! Sungur! Maşaallah, maşaallah bu Muzaffer'dir' dedi. Halbuki o ana kadar ben ne ismimi söylemiştim, ne de birşey. İsmimi kendisi söyledi.

"Benim niyetim üç gün orada kalmaktı. Bu arzu ve niyetimi açmamıştım Üstada. Fakat o bana, 'Ben seni üç gün misafir edecektim, fakat ben hastayım, hemen memleketine git' dedi.

"Yine birgün memlekette rüyada Üstadın elini öpüyordum. Beş parmağını birden öpüyordum. O heyecanla kalkıp bağırmıştım. İşte bu rüyadan 5-6 ay sonar rüyadaki gibi Üstadın beş parmağını kendisiyle görüştüğümde öptüm.



"Üstadın üç müjdesi"

"İkinci ziyaretim de Muradiyeli Kamil Acar'la olmuştu. Yine Isparta'ya gittik. O sırada Otelci Nuri Benli'yle karşılaştık. Bize lâtife yaparak 'Yine Hoca Efendiyi ziyarete mi geldin?' dedi. Üstad da Emirdağ'dan arabayla Isparta'ya inmişti. O sıra da Üstadı arabanın içinde görmeye muvaffak oldum ve elini öptüm.

"Daha sonra yine evde gördüm. Bana, 'Benim canlı mektubumsun. Muradiye'nin küçüğünden büyüğüne kadar hepsine selâmımı söyle' demişti.

"Ben de birgün kahvede bağırarak, 'Bediüzzaman'ın Muradiyelilerin küçüğüne büyüğüne hepsine selâmı var' dedim.

"Gariptir ki, o selâmdan sonra camimizin cemaatı gün geçtikçe daha da çoğalıyordu. O güne kadar az olan cemaat gittikçe çoğalmıştı.

"O sıra bana ve Kamil Ağabeye dualar etti. Kamil Ağabeye İran'a götürmesi için bazı kitaplardan vermişti. O da götürmüştü. Kamil Ağabey götürdüğünü söyleyince 'Size üç müjdem var' dedi:

"Birincisi: Şiilerle Sünnilerin geçimsizliği halledildi.

"İkincisi: Almanya ve diğer bazı devletler Risale-i Nur'ları kendi lisanlarıyla okutacak.

"Üçüncüsü: Van'da bir üniversite yapılacak.'

"Daha sonra elini öperek ayrılmıştık."

El-Fâtihâ!

Göçtü, dünya gözüyle görmemek üzere daha,

Sağ iken Fatihalar yağdırırdı ervâha...

Adını söyleyeyim: Muzaffer Küçükyıldız.

Rûhuna el-Fâtihâ!...

Mikâil Yaprak
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Sayfa: 1 ... 8 9 10 11 12 [13] 14 15   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: