Sayfa: 1 ... 7 8 9 10 11 [12] 13 14 15   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: SON ŞAHİTLERDEN  (Okunma Sayısı 3090 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #165 : 10 Ocak 2010, 22:15:54 22:15* »

MEHMET SOFUOĞLU PROF.HİLMİ ZİYA ÜLKEN

Tefsir ve hadis hocası. Mehmet Zeki Sofuoğlu l990'da vefat etti.

"Bu zata Bediüzzaman derler"

İstanbul İlâhiyat Fakültesinin merhum tefsir ve hadis hocalarından Mehmed Sofuoğlu l956 yılında İslâmköylü eniştesi Nuri Ufuk'la birlikte bir sohbahar günü Barla nahiyesine doğru yola çıkmışlardı. Gayeleri Barla'da Üstad Bediüzzaman'ı ziyaret etmekti. Vardıkları zaman Bediüzzaman'ın orada olmadığını üzülerek gördüler.

Barla Karakolundaki jandarmalar verilen emri yerine getirmek için, Sofuoğlu Hocaya "Niye geldin, niçin geldin, hüviyetin nedir?" gibi mâlûm devirlerin mâlûm sorularını sorarak ifadelerini aldılar.

Merhum Sofuoğlu, son devir âlimlerinden Yusuf Ziya Yörükhan'ın ve Hilmi Ziya Ülken'in Bediüzzaman'dan çok sitayişle bahisler açtıklarını; ilmini, irfanını ve kahramanlığını sena ettiklerini bize anlatırken, Hilmi Ziya Ülken'le Bediüzzaman bahsini konuştuklarını da söylüyordu.

Prof. Hilmi Ziya Ülken kitaplarında Bediüzzaman'ın eserlerinden nakiller yaparken, dostlarına da Üstad Bediüzzaman'dan hep sitayişle bahisler açardı.

Ülken l946 yılınde neşredilen İslâm Düşüncesi Türk Tefekkür Tarihi Araştırmalarına Giriş isimli eserinde, "İslâm düşüncesine ait Tanzimattan sonraki yayınlar" kısmında Üstad Bediüzzaman'ın Sünuhat, Lemaat, Habbe ve Zeylü'l-Habbe isimli eserlerinden sitayişle bahsetmektedir.

Merhum Mehmed Zeki Sofuoğlu, Edebiyat Fakültesi Türk Tefekkürü Tarihi ve Sosyoloji Profesörü Hilmi Ziya Ülken'le Türkiye'nin ilk İslâm Enstitüsü İstanbul Fındıklı'da yeni açıldığı zaman görüşüp, sohbetleri olduğunu anlatmıştı.

Enstitüde bir gün sohbet ederken, Hilmi Ziya Ülken kendi hocasıyla aralarında geçen bir hadiseyi şöyle anlatmıştı:

"Meşrutiyet senelerinde hocamla birlikte Nuruosmaniye Camiinin yakınlarında bir çayhanede oturup sohbet ediyorduk. Tam o esnada camiden, yanında talebe ve fedaileriyle, külâhlı, çizmeli, şark kıyafeti içinde genç bir zat çıktı. Hocam hemen beni ikaz etti. 'Bu gördüğün zat ilimde deryadır. Sakın bunun kıyafetine bakıp da aldanma! Herhangi bir mevzuda dahi olsa bununla münazara edeyim, münakaşa edeyim deme, bu zat seni mat edip, mağlûp eder. Bu zata Bediüzzaman derler."

Prof. Hilmi Ziya Ülken'den bu hatırasını bize nakleden merhum Sofuoğlu Hoca da, Bediüzzaman'ı ve eserlerinin kıymetini ifade edip, takdirlerini bildirmişti.
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #166 : 11 Ocak 2010, 15:35:20 15:35* »

MEHMET SÖZER

Hattat Mehmet Sözer, 1892'de Isparta'da doğmuştur. Tenekeci Mehmed diye bilinmektedir, fakat kendisinin asıl mesleği hattatlıktır. Isparta ve civarı camileri, onun levhalarıyla süslüdür. Bediüzzaman'ın talebelerindendir. l98l'de vefat etti.



"Üstad Isparta'ya ilk gelişinde Müftü Tahsin Efendi medresesindekalmıştı"

Her Isparta seyahatinde imkânlar nisbetinde kendisini ziyaret edip, hatıralarını dinlerdik.

Bu dinlediklerimizden, derlediğimiz hatıra notlarından, sizlere şunları arz ediyorum:

" Üsdat ilk Isparta'ya geldiği zaman, Müftü Tahsin Efendinin medresesi vardı. Maarif tarafından medreseler satıldığında müftünün oğlu Sadık Hoca burayı satın almıştı. Vakıf olarak kullanılıyordu.

"Hazret-iÜstad ilk Isparta'ya geldiği zaman mezkûr medresede kalmıştı.

"Sadık Hoca ve Şakir Efendi ile birlikte ziyaretine gittik. Üstad bir köşede oturuyordu. Müftü Şakir Efendi, beni takdim etti. Yazdığımız levhalarla çok hizmet ettiğimizi, camileri tezyin ettiğimizi söyledi. Üsbtad, "maşallah, maşaallah' diye bizi okşadı, iltifatlar etti. Hususî gel konuşalım' dedi.

"Üstad'la Ulu Camiye gitmiştik. Üstad bana yazıları okuttu.

"Yine hususî gel, hususî gel' diye beni çağırdı. Medresede haftada iki gün ders yapıyordu. Isparta uleması bu derslere devam ediyordu. Bu derse bir defa da ben gitmiştim. Çok kalabalıktı. Sadık Hoca'nın aldığı medrese tıklım tıklım doluyordu. Ben ancak kapının eşiğinde oturabildim.



Üstad'ın Barla'ya nefyi

"Cami imamı Hacı Rıza Efendi ile birlikte misafir kabul ettiği bir gün ziyaretine gitmiştik. Yine Hazret-i Üstad: "Nerdesin kardeşim, ben sana hususî gel demiştim' dedi: Yanına allâmeler gelse iltifat etmezdi, hocalar bu duruma çok şaşarlardı. Hiç tahmin etmediğimiz birisine: "Safa geldin kardeşim, safa geldin kardeşim'diye alâka gösterip, iltifat ederdi.

"Sonraları dersleri çok kalabalık olmaya başlayınca. Vali Ekrem Bey, tedirgin olmaya başladı. Umumun nazarına çarpmasın diye, ücra bir yere nakledeyim ldedi. Neticede Üstadı Barla'ya nefyetti.[1]



Üstadın Barla'dan dönüşü nasıl oldu?


"Üstad'ın Barla'dan Isparta'ya gelmesine yakın, bir mektup geldi. Üstad: "Kardeşim, ben burada muallim ve nahiye müdürünün ezâsına tahammül edemez hale geldim. Beni çok rahatsız ediyorlar. Kırlara da çıkamaz oldum. Rutubetli odada kabirde yaşar gibi yaşışorum' diyordu.

"Mektubu alır almaz, kendi kendime, "Bu Vali dinsiz değildir', diye doğru Valiye koştum. Sabah erken sekizde gitmişim. Kâtip, "Hayrola telaşlısın, ne var, bir şeyin mi var?' diye sordu. 'Validokuzda gelecek' dedi. "Ben Valiye bir mektup vereceğim' dedim. 'Olur, ver mektubu ben veririm' diye mektubu elimden aldı.

"Kâtip mektubu Vali Beyin masasına bıraktı. Vali gelince mektubu açıp okumuş, cebine koymuş, mektubu kimin getirdiğini bile sormamış.

"Ertesi gün, Hazret-i Üstad'ı Barla'dan Isparta'ya getirmişlerdi. Yine eski medreseye inmişti. Geldiği saatte de ben ziyaretine gitmiştim. Mübarek Üstad'ım bana dedi: 'Korkumu mu aldın da hemen geldin. Geldiğimi nebildin?' diye latife etti. Orada beş-on gün kaldıktan sonra, Kelle Mehmed'in evine gitti. Orada bir zaman kaldı. Bilâhare Şükrü Efendi'nin köşküne geçti.[2] Orada da yedi ay kadar kaldı.



Eskişehir hâdisesi

"Sonra Eskişehir hâdisesi çıktı.

"Üstadın yanına gelip giden ne kadar dost ve talebesi varsa onları da taharri ettiler. bir arkadaş gelip bizi haberdar etti. Evde ne kadar Nur Risaleleri, İslâmî ve dinî kitaplar varsa, hepsini bahçeye gömdüm. On sekiz tane polis geldi. Soba borularının deliklerine kadar aradılar. Neticede aramada birşey bulunamadı' diye zabıt tutup gittiler.

"Ben hazırlanıyordum, bizi de Üstad'la Eskişehir'e götürecekler diye, gusül abdesti alıp, toplanıyordum. Ama neticede beni götürmediler.

"Hâdiseden sonra, fırka kumandanı Şükrü Paşa'ya gittik. Dahiliye vekâletine kafa tutuyordu. "Nedir bu hal? diyordu. 'Ben burada bostan korkuluğu muyum? Dışardan asker getiriyorlar. Ben bu işi yapamaz mıyım?' diyordu.

"Üstadı götürüyorladı, dayanamadım, ben de gitmek istedim. Üstada koştum, elini öptüm. Üstad hemen sırtını döndü, 'Sen durma git buradan, sen gelme bizimle' diye beni ikaz etti.



"Benim vatan-ı aslim Isparta'ymış"

"Üstad'dan dinlemiştim, buyurmuştu ki:

"Bana vaktiyle mânen, 'sen Isparta'ya git' denilmişti. Isparit namında bizim nahiyemiz vardı. Ben orası zannetmiştim. Yanlış anlamışım. Isparit nahiyesi zannetmiştim. Benim vatan-ı aslim, bu Isparta'daymış."



Bediüzzaman gibi bir mürşid-i kâmil ayağımıza gelmişti

"Ecdadımızdan işitirdik:

"Bir mürşid-i kâmile intisap etmek için ayağınıza çarık giyin de, altı aylık yola gidin derlerdi."

"Üstad Bediüzzman gibi bir mürşid-i kâmili ise, Cenab-ı Hak memleketimize, bizim ayağımıza göndermişti.

"Bizleri sohbetleriyle, dersleriyle, eserleriyle irşad etmişti. Ona ebediyyen medyun-u şükranız ve minnettârız."



[1] Isparta Valisi Ekrem Bey, 17 Ekim 1925 tarihinde 24 Temmuz 1930 tarihine kadar valilik yapmıştır.

[2] Bak: Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 19
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #167 : 14 Ocak 2010, 14:17:34 14:17* »

MEHMET ŞEVKET EYGİ

Mehmet Şevket Eygi 1933'te doğdu. Galatasaray Lisesinden sonra Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun oldu. Yeni İstiklal, Bugün ve Büyük Gazete'yi çıkardı. Bedir yayınevinin sahibidir.



Mehmet Şevket Eygi, Üstadı ziyaretini ve Risale-i Nur hakkında kanaat ve tesbitlerini şöyle anlatıyor.

"Sene 1952, Galatasaray Lisesinin son sınıfındayım. O tarihlerdeki Türkiye'nin siyasî, iktisadî, sosyal, kültürel manzarası bugünkünden çok başka. Cumhuriyet Halk Partisinin yirmi dört yıllık kâbuslu idaresi 1950'de sona ermiş; ama kafalar henüz fazla değişmemiş, birçok dinî konular hâlâ tabu. Galatasaray'ın son sınıfında belli başlı üç dindar genç var. Bunların başını Sandıklılı Said Mutlu çekiyor. Hayli uzun boylu, zayıf, sinirli ve heyecanlı bir genç. İkincisi bu fakir. Üçüncü arkadaşımız da Elbistanlı Ahmet. O zamanın İslâmî basınından Büyük Doğu'yu, Serdengeçti'yi, Sebilürreşad'ı, Hür Adam'ı, Komünizmle Mücadele'yi ve diğer mukaddesatçı ve milliyetçi neşriyatı takip ediyoruz.

"Bediüzzaman Said Nursî ve Risale-i Nur isimleri Müslüman cephede bir efsane gibi dilden dile dolaşıyor. Risale-i Nur'ların matbaada basılması yasak. Biri Isparta'da, ötekisi Kastamonu'da bulunan iki teksir makinası ile basılıyor Risâleler. Daha önceleri de el yazısıyla, İslâm harfleriyle çoğaltılıyormuş. Başlangıçta Üstad, (Bediüzzaman için bu ün kullanılırdı) Risâlelerin yeni frenk yazısıyla basılmasına müsaade etmemişti. Daha sonra, İslâm yazısını bilmeyen genç nesillerin istifade edebilmesi için müsaade verdi.

"Galatasaray'a Risale-i Nur'ları ilk getiren rahmetli Said Mutlu olmuştur. (1966'da Sandıklı'da bir cinayete kurban gitmiştir) Teksirle basılan Risalelerin bazıları hayli büyük ebattaydı. Bunları, kitaplarımızı ve defterleri koyduğumuz sıraların gözlerinde muhafaza etmek tehlikeli ve netameli olacağından, en emin yer olarak öğretmen kürsüsünün çekmecesine koymuştuk. Kürsüdeki bu çekmeceyi hiçbir öğretmen sahiplenmezdi. Risâleleri zaman zaman oradan çıkartır, okurduk.


"Üstadı ziyaret eden üç Galatasaraylı"

"Birgün Said heyecanla geldi ve 'Üstad Bediüzzaman, aleyhinde açılan bir dâvâda bulunmak üzere İstanbul'a gelmiş; Sirkeci'de bir otelde kalıyormuş, ziyaretine gidelim' dedi.

"Ben ve Ahmet, 'Olur' dedik. Bu ziyareti bir Cumartesi mi, Pazar günü mü yaptık hatırlamıyorum. Kararlaştırılan gün, güzelce giyindik ve Sirkeci'nin yolunu tuttuk. Hocapaşa Maliye Şubesinin bitişiğindeki çıkmaz sokakta Ahşehir Palas adlı otele girdik. Bu otel 1980'li yılların ortalarına kadar duruyordu. Sonra yıktılar ve yerine han yaptılar.

"Üstad otelin en üst katında küçük bir odada kalmaktaydı. Karşısında diğer küçük odada hizmetini gören kimseler vardı. Bunlardan Ziya adında, saçları biraz uzunca bir genci hâlâ hatırlıyorum. O tarihte Teknik Üniversitede okuyan Muhsin Alev de Üstadın yakın hizmetkârları içindeydi. Zaten, kendisinin İstanbul'a mahkemeye gelmesine sebep olan hâdise, Muhsin'in Gençlik Rehberi'ni matbaada bastırması olmuştu.

"Bediüzzaman'ın kaldığı küçük odaya girdik. Burası basık tavanlı, küçük pencereli bir yerdi. Üstad karyolasına bağdaş kurmuştu. Başında, renkli bir kumaştan (yanılmıyorsam kaşkol gibi bir şeyden) sarılmış bir sarık vardı. Duvarda kavukluk gibi bir rafta, bakalitten küçük bir radyo vardı. Galiba başka bir eşya da yoktu. Yerdeki yaygıya çöküp oturduk.

"Üstad Türkçeyi Şark şivesiyle konuşuyordu. Zaten o tarihlerde Türkiye'nin birçok bölgelerinde Türkçenin ayrı şiveleri vardı. Bizim Galatasaray talebesi olduğumuza sevindi. Nasihatâmiz bir konuşma yaptı. Bilhassa Bolşeviklik tehlikesinin üzerinde çok durdu.

"O zamanın Türkiye'sinde komünizm bu kadar yaygın değildi. Hattâ hiç yaygın değildi. Bilemediğiniz, birkaç bin ütopyacı Marksist vardı. Üstadın, komünizmin ileride Türkiye'nin başına belâ olacağını sezmesi gerçekten büyük bir uzak görüşlülük, bir kerametti.

"Ziyaretimizin sonuna gelmiştik. Bediüzzaman Hazretleri üçümüze, 'Bu konuştuklarım bir ders mahiyetindedir. Siz bundan böyle benim talebem oldunuz' dedi. Elini öpüp izin aldık ve ayrıldık.

"Aslında, bir İslâm büyüğü ve Kur'ân hâdimi olan Bediüzzaman'ı seven, ona saygı duyan, eserlerini benimseyen her Müslüman bir Risale-i Nur talebesidir. Elbette her hareketin, her meşrebin bir hiyerarşisi vardı. Nurculuğun da has talebeleri, işleri çekip çeviren, hizmetleri yürüten elemanları vardır. Ama, Risale-i Nur çok geniş bir dairedir. Ortada ve kenarda olan Bediüzzaman ve Risale-i Nur muhiblerini de talebe olarak kabul etmek gerekir.



"İki küçük teksir makinesinin yaptığı fütûhat"

"Şu sözlerimle bazılarına dolaylı yoldan da olsa bir gerçeği hatırlatmak isterim: Bediüzzaman bana ve arkadaşlarıma, 'Ziyaretime geldiniz, dersimi dinlediniz, talebem oldunuz' demiştir. Ben de bütün gazetecilik ve yayıncılık hayatımda Risale-i Nur'ların müdafaasını yapmış, mağdur ve mazlum Nurcuları savunmuş bir kimse olmuşumdur. Bundan ancak şeref duyarım. Bununla iftihar ederim.

"Allah'ın bir kuluna verdiği en büyük nimet muhakkak ki, iman ve İslâm nimetidir. Bu nimete nailiyetimden dolayı ne kadar şükür, hamd ve sena etsem azdır. Bu Allah vergisi iman ve İslâm nimetini kişide kuvvetlendiren, devamına sebep olan şeylerden biri de ehlullahın nazarıdır.

"Bu fakir, ömrümün çeşitli zamanlarında ehlullahtan, mazanne-i kiramdan birtakım muhterem şahsiyetlerin nazarlarıyla şereflendim, sohbetlerinden istifade ettim. Bunlardan biri de, yukarıda anlattığım Bediüzzaman Hazretleriyle görüşmemizdir.

"Bediüzzaman gerçekten çok müstesna bir şahsiyettir. İmkânların kıtlığı ve neticenin azameti göz önünde tutulursa, bu husus hemen anlaşılır. O, iğne ile kuyu değil, koskoca bir deniz kazmaya muvaffak olmuştur. Onun iman, İslâm, Kur'ân, Şeriat ve ümmet-i Muhammed'e yaptığı hizmetler, hangi meşrepten olursa olsun bütün Müslümanların hayran ve minnettar bırakacak mahiyettedir.

"Üstadın özeliklerinden en önemlisi, bence, onun bütün bu hizmetleri parasız pulsuz başarmasıdır. Kimseden, hizmet için bile para istemezdi; istenilmeden getirilse, teklif edilse de kabul etmezdi. Elle çevrilen, mumlu kağıtla çalışan iki külüstür teksir makinesi ile harika ve muazzam hizmetler yapılmıştır.

"İhlâs, istikamet, ittihad, feragat, mürüvvet, sabır sahibi Bediüzzaman ve talebelerine İlâhî tevfik rehber oluyor, mânevî fütuhat kapıları açılıyordu. Emin olunuz, o kahramanlık devrinin iki küçük teksir makinesinin yaptığı fütuhatı bugün kos koca ve ofset rotatifleri yapamıyor.

"Risale-i Nur hareketinin temel prensiplerinden biri, belki birincisi ihlâstır. Uyduruk Türkçede karşılığı bile bulunamayan bu büyük kelime, bir sırlar hazinesidir. Nitekim Rab Teâla Hazretleri, kudsî bir hadiste şöyle haber vermiyor mu?

"İhlâs Benim sırlarımdan bir sırdır ki, Ben onu sevdiğim kulumun kalbine koyarım.'

"Mü'minin ihlâsı öyle bir silâhtır ki, bunun mânevî kuvveti karşısında hiçbir kuvvet direnemez. İhlâs sadece dille söylenip tekrarlanmakla gerçekleşmez. Esbabına tevessül etmek, şartlarını yerine getirmek, zedelenmesine mani olmak gerekir. Kardeşler arasında dargınlık, hizipleşmenin, benliğin, aleyhte konuşmanın, ayrılık gayrılığın olduğu yerde ihlâs mı kalır? İhlâs gidince de hizmetler sönükleşir, fütuhat rüzgârları kesilir.

"Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur talebeleri içinde tam bir birlik ve beraberlik olmasına son derece önem verirlerdi. En ufak bir rekabete, hodgâmlığa, dargınlığa, münazaaya müsamaha etmezlerdi."
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #168 : 18 Ocak 2010, 14:30:30 14:30* »

MEVLÂNA HALİD-İ BAĞDADİ

Bundan önceki asrın müceddidi olan Mevlâna Halid Ziyaeddin, aslen Süleymaniyeli Ahmed Ağa isminde bir zatın oğludur. Nakşibendî mürşidi olan Mevlâna Halid'in hayatı, Nakşî tarikatının tarihinde pek ehemmiyetli bir safha teşkil etmektedir. l776'da Süleymaniye'ye bağlı Karadağ'da dünyaya gelen Mevlâna Halid, Mikaili aşiretindendi. Çok küçük yaşında ilim tahsil etmek için, Erbil'e bağlı Köysancak ve Harir taraflarına gitmişti. Devrin şöhretli âlimlerinden ders alıyordu. Yine ilim tahsili için Bağdat'a gitti, bir müddet sonra da Süleymaniye'ye döndü.

Daha sonra Sinence'ye giderek, oranın meşhur âlimi Muhammed Kasım'dan riyaziyat, hendese, hesap ve astronomi dersleri aldı. l798'de tekrar Süleymaniye'ye döndüğü zaman müderrisliğe tayin edildi.

Zühdü ve takvâsıyla bilinen Mevlâna Halid, aklî ve naklî ilimlerle de meşgul olmuştu.

l805'de Diyarbakır, Halep ve Şam üzerinden Hicaz'a gitti. Bu sıralarda Azim Abatlı Muhammed Zahid adında bir dervişle karşılaştı.Bu derviş kendi mürşidi olan Delhli Şeyh Abdullah Şahın bazı menkıbelerini anlattı. Bunun üzerine Mevlâna Halid gıyabî olarak büyük bir iştiyak ve muhabbetle Şeyh Abdullah'a bağlandı. Onunla müşerref olmak için Hindistan yolunu tuttu. Divan'ında Şeyh Abdullah'a olan bağlılığı yer yer görülmektedir.

l809'da Hindistan'a giderken yolda birçok âlim ve fâzıl zatla tanıştı, Lahor üzerinden Şeyh Abdullah'ın oturduğu Cihanabad'a vardı. Daha o beldeye yaklaşırken, şeyhinden manevi feyizler almaya başlamıştı. Bir yıl şeyhinin hizmetinde kaldı. Orada Kadirî, Nakşî, Sühreverdi ve Kübrevi tarikatlarından icazet alarak, l8ll'de Süleymaniye'ye döndü.

Karadağlı olan Mevlâna Halid aslen Hazret-i Osman'ın (r.a.) nesline dayanıyordu.

Bağdat Valisi Said Paşa Mevlâna Halid'e alâka ve hürmet gösteriyordu. İhsaniye Medresesini tamir ettirmiş, Mevlâna Halid'e tekke olarak tahsis etmişti. Bu tekke bugün Bağdat'ta Tekke-i Halidiye olarak anılmakta ve bilinmektedir.

Daha sonraki yıllarda Davut Paşa Bağdat Valisi oldu. l822'de Mevlâna Halid'in manevî hizmeti ve hakimiyeti siyasilerin dikkatini çekiyordu. Osmanlı devleti, Mevlâna'nın durumunu öğrenmek için Bağdat Valisi Davud Paşanın bilgisine müracaat etti. Mevlâna Halid, Vali Paşanın tahkikatından ve icraatlarından huzursuz olarak, Bağdat'ı terk edip Şam'a yerleşti. İnsaflı bir zat olan Bağdat Valisi Davut Paşa, İstanbul'a şöyle bir rapor gönderdi: "Mevlâna Halid'in gayesi Sünnet-i Seniyeyi ihya ve talebelerini irşad etmektir. Onun tavır ve hizmetlerinden anlaşıldığına göre, dünyaya kat'iyyen temayülü yoktur. Mevlâna siyasetten itina ile kaçınmaktadır. Hattâ, Mevlâna Halid'in hiçbir zaman devlet işlerine karışmayacağını da taahhüd ederim."

Mevlâna Halid l825'te tekrar hacca giderek oradan Şam'a döndü.

Mevlâna Halid'in Bahaeddin, Abdurrahman, Şehabeddin, Necmeddin ve Fatma adında çocukları vardı. Şehabeddin Efendi Urfa'da medfundur. Birçok talebe ve halifeleri oldu. Bunlardan Muhammed Firakî adındaki halifesi İstanbul'da vefat ederek Emin Nureddin Camiine defnedilmiştir.

Mevlâna Halid l826 yılında kolera hastalığına yakalandı. Bir akşam namazından sonra, Cuma gecesi, yüzünü kıbleye çevirerek şu âyet-i kerimeyi (meâlen) okumuştu: "Ey itmi'nana ermiş ruh! Dön Rabbine, sen ondan razı, O senden razı olarak haydi gir kullarımın içine ve cennetime dahil ol!" Sonra da ruhunu teslim etti.

Şam'ın Salihiye Mahallesindeki Kasyon tepesinin eteğine defnedildi.

Mevlâna Halid Hindistan'a gitmeden evvel hep ilmî eserler yazmıştı. Ondan sonra ise tasavvuf ve tarikata dair eserleri oldu. Dokuz adet ilmî eseri bulunmaktadır. Altı tane de Farsça tasavvufi eseri vardır. Tarikatı hakkında ise başkalarınca yazılmış eserler bulunmaktadır.

Şarklı âlim Sadreddin Yüksel Mevlâna Halid-i Bağdadî'nin Divan ve Şerhi isminde hazırladığı, eserin l200. mısrasındaki şu ifadeler dikkati çekmektedir:

"İmam-ı Rabbanî'nin her iki gözü mesabesinde olan Said ile Urvetü'l-Vüska Masum hürmetine."


Mevlana Halid'in cübbesi, Küçük Aşık ve
Bediüzzaman

Küçük Âşık

Küçük Âşık veya Hacı Âşık diye bilinen zatın asıl adı Mehmed'di. Babası leblebicilik yapardı. Çok küçük yaşta kendisini ilim ve iman yoluna adadığı için, lâkabı Küçük Âşık olarak söylenmektedir. Küçük Âşık Mehmed Efendinin, eşi Fatma Hanımdan altı tane kızı olmuştu.

Küçük Âşık ilim yolunda, ana ocağı Afyon'u terk ederek İstanbul'a gelmiş, Bir müddet burada ilim tahsil ettikten sonra, bu defa da bundan önceki asrın müceddidi Mevlâna Halid Hazretlerini ziyaret etmek, onun irfan meclisinde diz çökerek ilim ve irfan feyzine ermek için, Mısır'a giden bir gemiye binerek Şam'a doğru yola çıkmış. Kendisi gibi Şam'a, Mevlâna Halid'e gitmek isteyen diğer ilim talipleri, "Hey molla, sen nereye gidiyorsun?" diye sorduklarında Küçük Âşık, "Şam'a, okumaya" diye cevap vermiş. Gemi Beyrut'a gelince Şam yolcuları inip kara yoluyla Şam'a gelmişler. Şam'ın Ümmiye Camiinde namazdan sonra "Mevlâna Halid'i ziyarete varalım" demişler. Küçük Âşık'a ise; "Delikanlı, biz ehl-i tarikatız, sen okumak için kendine bir medrese bul" demişler. Küçük Âşık Mehmed ise, bütün zahiri ilimleri okuduğunu, kendisinin de maksadının Mevlâna Halid Hazretlerini ziyaret etmek olduğunu söylemiş. Onlarda, "Daha sen çok küçüksün, Şeyh Halid Hazretleri seni kabul etmez!" demelerine rağmen Küçük Âşık Mehmed azminden vazgeçmemiş ve mollalarla münakaşa ederek tekkeye varmışlar.

Mevlâna Halid Hazretleri bir keramet haliyle Küçük Âşık Mehmed'in geleceğini biliyormuş. Hizmetkârlarından birisi, kapıda İstanbul'dan bir grup ziyaretçi olduğunu söylemiş. Sonra bu ziyaretçiler Mevlâna Halid Hazretlerinin dergâhına girmişler. Şeyhin elini öperken, sıra Küçük Âşık'a gelmiş. Şeyh, "Gel bakalım, benim küçük Mehmed'im, sen hoş geldin" diyerek, hiç tanımadığı halde, Afyon'un ve Anadolu'nun bu küçük âşıkını bağrına basmıştı.

Mevlâna Halid, Küçük Âşık Mehmed'i yanına, hizmetine almış. Küçük Âşık yıllarca Mevlâna Halid Hazretlerine hizmet etmiş. Zaman zaman Mevlâna Halid, "Oğlum, Mehmed'im, senin memleketinde kimin var? Seni hiç arayan, soran yok, mektubun da gelmiyor" deyince, Küçük Âşık boynunu bükerek, "Allah'tan gayrı kimsem yok" diye cevap verir ve gözleri yaşarırmış.

Bir gün Küçük Âşık'ın annesiyle babası diyar diyar evlâtlarını aramaya başlamışlar. İstanbul, Mısır ve nihayet Bağdat, Şam yollarına kadar düşmüşler.

Mevlâna Halid Hazretleri bir öğle vakti abdest almak istemiş. Küçük Âşık hemen leğen ve ibriği getirmiş. Mevlâna Halid eskiden sorduğu gibi yine sormuş: "Yavrum Mehmed'im, senin memleketinde kimin var?" Küçük Âşık'ın yine gözlere dolarak, "Allah'tan başka kimsem yok" diyerek cevap vermiş. İşte o zaman Mevlâna Halid Hazretleri avucunun içini açıp, Küçük Âşık Mehmed'in yüzüne karşı ayna gibi tutarak, "Bak bakalım, dikkat et, ne göreceksin?" demiş. Küçük Âşık Mehmed, Mevlâna Halid Hazretlerinin avucunda annesiyle babasının resimlerini görmüş. Kıp kırmızı olarak, hiç sesi çıkmayan Küçük Âşık Mehmed'e, Mevlâna Halid, "Ey Mehmed, sen buraya annen ve babandan izinsiz ve habersiz geldin" diyerek, Mehmed'in yaptığı işleri söylemiş, anne ve babasının yakınlara geldiklerini haber vermiş. Küçük Âşık yaşlı gözlerle, "Annem ve babam buraya gelip, beni şeyhinden ayırıp götürürler, sizin hasretinize dayanamam diye böyle yaptım" demiş.

Onlar böyle konuşurken kapı çalınmış. Küçük Âşık'ın annesiyle babası içeri girmişler. Küçük Âşık Mevlâna Halid Hazretlerinin yanından ayrılıp da Afyon'a gitmek istememiş. Annesiyle babası Şeyhten izin alarak, evlâtlarını alıp götürmek istiyorlarmış. Küçük Âşık ise bir türlü şeyhinden ayrılmak istemiyor, şeyhinin hasretine dayanamayacağını söylüyormuş. Bunun üzerine, Mevlâna Halid Hazretleri sırtından hırkasını çıkararak, Küçük Âşık Mehmed Efendiye giydirmişti.

"Sen benim hasretime işte şimdi dayanırsın, küçük benim cübbemi götürüyorsun. Şimdi Afyon'a gideceksin, buraya kadar geldiğine göre, hac farizasını eda et, öyle git!" demiş.

Küçük Âşık Mehmed, hocasının hasretini gidermek için cübbesini giyip, ellerini öperek, hayır dualarını aldıktan sonra, anne-babasıyla Hicaz'a gitmiş ve sonra da Afyon'a gelmiş.

Afyon'da müftülük yaptığı gibi, şimdi kendi ismiyle söylenen Hacı Âşık Camiinde dersler de okutmuş. İlim ve maneviyat bakımından çok üstün olan Hacı Âşık Efendi, senelerce medreselerde ders okutmuş, Yunus Hoca ve Sandıklı Şeyhi Hasan Efendi gibi meşhur kimseleri yetiştirmiş.

Hacı Âşık Mehmed Efendi, ilk defa dolapla kuyulardan su çekmeyi de icad etmiş. Tabak esnafını müftülük binasına zaman zaman toplayarak "Cehri" denilen bitkiyle derinin daha iyi boyandığını onlara öğretmiş.

Küçük Âşık Mehmed Efendi l845 yılında vefat etmiş. Kabri Afyon'un Devrane mezarlığındadır. Bu mezarlık sonradan kaldırıldığı zaman, Hacı Âşık Mehmed Efendinin sadece mezar taşı getirilip, bugün adıyla anılan camiin yanına dikilmiş.


Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #169 : 18 Ocak 2010, 14:32:40 14:32* »

MEVLÂNA HALİD-İ BAĞDADİ 2



Küçük Âşık'ın torunu Âsiye Mülazımoğlu

l885 yılında Afyon'da dünyaya gelen Asiye Mülazımoğlu'nun babası Mehmed Bahaeddin Efendi annesi ise Zakire hanımdır. Mehmed Bahaeddin, Küçük Âşık'ın torunudur.

Âsiye Hanım dedesinden kendisine intikal eden bu cübbenin üzerinde yıllarca titremiş, istiklâl savaşında, Yunan işgalinde, memleketlerini terk etmek zorunda kaldıkları günlerde bile onu yanından ayırmamış. Sandıklı, Isparta ve Akşehir'e gittiklerinde zor zarurî eşyaları ile birlikte bu cübbeyi de daima yanında taşımış.

Asiye Hanımın kocası Tahir Bey, Kastamonu Hapishanesine müdür olarak tayin edildiği zaman, Mülazımoğlu ailesi de nihayet Kastamonu'ya gelip yerleşmiş. İşte bu yerleşme günlerinde, uzun yıllar dolaştırılan cübbe de asıl sahibini bulmuş.

Babası Bahaeddin Efendiyle birlikte Bediüzzaman'a giden Asiye Hanım, Mevlânâ Halid'in emanetini bu asırlık yadigârı sahibine teslim etmişti.

Cübbenin sahibi: "Asiye'nin duası kabul oldu " diyerek uzun yılların iştiyakını, hasretini ifade etmişti.

Aradığını Bağdat yollarında bulan Küçük Âşık'ın torunları, dedelerinden daha şanslıydılar. çünkü onlar aradıklarını Anadolu'da bulmuşlardı.

Asiye Hanım'ın ismi ve hizmetleri Risale-i Nur'un lâhikalarında yer yer zikredilir.

Asiye Mülâzımoğlu Risale-i Nur'un kudsî hizmetinde bulunmuş mübarek bir hanım..

Ankara'daki evinde ziyaret ettiğimiz zaman, yaşından beklenmeyecek zindelikte bize bu konuda bilgiler vermişti.

Bizi gülerek karşılamış, "Bugün içimde bir sevinç vardı, sizin geleceğinizi âdeta bekliyordum" diyordu.

Mevlâna Halid Hazretlerinin bu cübbesi Bediüzzaman'ın yanında kalmıştı. Yıllar sonra, l950 yılı sonbaharında Urfalı Vahdi Gayberi Emirdağ'da Üstadı ziyaret ettiği zaman, Üstad bu mübarek cübbeyle birlikte bazı eşyalarını, kendisinin de Urfa'ya geleceğini söyleyerek Gayberi'ye verip, Urfa'ya göndermişti. Mevlâna Halid'in cübbesi bugün Urfa'da Abdülkadir Badilli tarafından muhafaza edilmektedir.
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #170 : 20 Ocak 2010, 23:00:31 23:00* »

MOLLA AHMED-İ CANO

Bilinmeyen bir veli
Şark insanında safiyet vardır, misafirperverlik vardır, temiz kalb vardır, sevgi ve cömertlik vardır.

Şark, peygamberlerin vatanıdır, velilerin ülkesidir.

Şarkta kalbî duygular ve ilhamlar hâkimdir.

Yirminci yüzyılın başlarında Bediüzzaman'ın gençlik günlerinde Osmanlı paşaları Şark vilayetlerinde valilik yapıyorlardı. Bu namlı paşalar, Bediüzzaman gibi müstesna bir Müslüman âlimini yanlarında ve konaklarında misafir ediyorlardı.

Bediüzzaman, Van'da geçirdiği gençlik günlerinde, Musul, Bitlis ve Van'da vali olarak bulunan İşkodralı Tahir Paşa'nın konağında kalıyordu. Paşa Vali Erzurum gibi gittiği yerlerde ve Sultan Abdülhamid Han gibi zatlara yazdığı mektuplarda, bu misilsiz âlimin ilminden, zekâsından, hâfızasından ve kahramanlığından bahisler açıyordu.

Bu yıllarda Bediüzzaman'ın pederi Sofi Mirza Efendi gibi akrabaları, bazı yakın dost ve talebeleri de zaman zaman, ona Paşa konağında misafir oluyorlardı.

Ahmed-i Cano'nun bir çocuğu olmuştu. Doğan bebeği gören Ahmed-i Cano yavrunun çırılçıplak olduğuna çok hayret etmiş!

Bu saf adam, Vali paşanın konağına gidip, şahit olduğu doğum hâdisesini anlatmaya başlamıştı. Bediüzzaman ise gülerek, Tahir Paşa'ya, "Paşa paşa baksana bu Ahmed-i Cano ne anlatıyor? Siz de bunu bir dinleyin" diye, Ahmed-i Cano'nun bu çıplak doğum hadisesini gülerek, tebessümlerle dinliyorlar.

Üç-beş yıl sonraki Van'da cereyan eden Ermeni katliamında ve Rusların hücumlarında bu temiz kalbli Ahmed-i Cano büyük kahramanlıklar göstermişti.

Bilhassa Zeve köyünde Ermeni katliamında Ahmed-i Cano imkânsızlıklar içinde kahramanca çarpışmıştı. Sonunda kalleş Ermeniler bu kahraman ve mübarek mollayı da şehid etmişlerdi.

Bediüzzaman Van'da bulunduğu yıllarda, bilhassa l922-l925 zamanlarında yaptığı dualarda, büyük velilerin ismini sayarken, Molla Ahmed-i Cano'ya ismen dua ediyordu. Merhum Molla Hamid Ekinci, Üstada hitaben, "Seyda, bu senin saydığın evliyalar arasında ben Molla Ahmed-i Cano diye bir isim duymadım, kim bu veli?" diye sorduğu zaman Üstad da mezkur hadiseleri kendisine anlatırmış.

Bugün kabri Zeve'deki bir velinin türbesinin yanındadır.
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #171 : 26 Ocak 2010, 13:26:50 13:26* »

MOLLA HABİB

Aziz şehid

dünyayı kan çanağına çeviren Birinci Cihan Savaşında nice namsız nişansız şehidler ordusunu düşünsem, Zeve Şehidliğindeki Ahmed-i Câno, Gevaş topraklarındaki Fedâî ve Bitlis kalesinin dibinden şehidler kervanına kavuşan segili Ubeyd gelir gözlemin önüne..

İlimde ve yiğitlikte bir serdâr Üstadın yolunda nasıl can verilirmiş, diye kanlarıyla şehidlik fermanları yazan Şehid Habib tebessüm eder sanki gözlerime bakarak.....

Nurlu Üstad,Pasinler Cephesinde kendisine kâtiplik yapan Molla Habib'den şöyle bahsetmektedir:

"Meselâ, Harb içinde, avcı hattında düşmanın top gülleleri arasında Kur'ân-ı Hakîmin tek bir âyetinin, tek bir harfinin, tek bir nüktesini tercih ederek, o gülleler içinde Habib kâtibine 'Defteri çıkar!' diyerek at üstünde o nükteyi yazdırmış. Demek Kur'ân'ın bir harfinin, bir nüktesini; düşmanın güllelerine karşı terk etmemiş; ruhunun kurtulmasına tercih etmiş."

***

"Eski Harb-i Umumîde Pasinler Cephesinde şehid merhum Molla Habib'le beraber Rsuya'ya hücum niyetiyle gidiyorduk. Onların topçuları bir-iki dakika fâsıla ile bize üç top güllesi atıyordu. Üç gülle tam başımızın iki metre üstünden geçip, arkada dere içine saklanan askerimiz görünmedikleri halde geri kaçtılar. Tecrübe için dedim:

"Molla Habib ne dersin? Ben bu gâvurun güllesine gizlenmeyeceğim.' O da dedi: 'Ben de senin arkandan çekilmeyeceğim!' İkinci top güllesi pek yakınımızda düştü. Hıfz-ı İlâhî bizi muhafaza ettiğine kanaatle Molla Habib'e dedim: 'Haydi ileri! Gâvurun top güllesi bizi öldüremez. Geri çekilmeye tenezzül etmeyeceğiz' dedim."

Molla Habib ve Tâlikat

Evet, Molla Habib Milis Albayı Bediüzzaman'ın ilk nur kâtibiydi.

İşârâtü'l-İ'caz tefsirinde ve Emirdağ mektuplarında sadece ismini okuyabildiğimiz böyle bir kahraman şehid, şefkat kahramanı bir annenin sevgili bir kuzusuydu muhakkak.

1970'li senelerde Nur araştırmasının sevdasıyla dolaşırken Balıkesir'in Biga ilçesinin Güvemalan köyüne uğrayarak Molla Süleyman ismindeki bir nur talebesiyle görüşmüştüm. Genç ve dinç gönüllü nur kâtibi Habib'in nereli olduğunu sorduğunda eliyle çok uzakları göstererek "tâ aksa-yı şark!" diyerek Nurların ilk kâtibi Molla Habib'in de Doğubayezitli olduğunu ifade etmişti.

Seneler çok çabuk geçiyordu. l99l yazında Bayram Yüksel Ağabeyin aydınlık gayret ve himmetleri bir hayırlı ışığın daha meydanları aydınlatmasını sağlıyordu.

Bir asra yaklaşan zamandan beri sadece Tâlikat şeklinde ismini okuyup, duyduğumuz bu müstesna Nur Külliyesi parçalarından bir parça nihayet gün ışığına çıktı. Daha önceleri "Talikat yok Irak'ın bir şehrinde, yok Suriye'de, yok İran'ın bir köyünde bir nüshası var" derken, bir eksik nüshası Ankara'da Said Özdemir'in arşivinden çıkarken, bundan bir yıl sonra da Bayram Yüksel ve Mustafa Sungur Ağabeylerin himmetleriyle meydana çıktı. Bunlardan da Risale-i Nur Mütercimi İhsan Kasım Ağabeye intikal eden Tâlikat oradan da İsmail Yazıcı'nın sanatkâr ellerine geliyordu.

Şehit Habib'in kâtibliğini yaptığı Tâlikat ismindeki mantık kitabını lügatler şöyle anlatmaktadır: "Bir eseri açıklamak üzere kenarına yazılan veya ayrıca eser olarak hazırlanan notlar. Bediüzzaman Hazretlerinin ilm-i mantık üzerine telif ettiği eserinin ismi."

Nur Üstad Bediüzzaman'ın lahika mektuplarından mantık ilminin bir şaheseri olan Tâlikat'ın bahsi geçmektedir. Barla Lahikası'nda: "Risale-i Nurun tesvidinde çok hizmeti sebkat eden, temiz kalbli, ihlâslı güzel bir hâfız, müdakkik bir hoca olan Hâfız Halid'in" bir fıkrasında Tâlikat'tan bahis geçmektedir: "İlm-i mantıkta, İbn-i Sina'nın telifatından geçecek Tâlikat namında harika bir risalesi var. İşkâl-i mantıkıyeyi kıyâs-ı istikraî cihetiyle on bine kadar iblâğ edip, hiç bir âlimin yetişemediği bir derece-i ihata göstermiş..."

Kastamonu Lahikası'nda ise Tâlikat'ın bahsi şu şekilde geçmektedir:

"Eski Said'in ilm-i mantık noktasında bir şaheser hükmünde bulunan gayr-ı matbu Talikat'tan süzülen i'cazlı bir îcaz-ı harikada mudakkik ulemaları hayret ve tahsinle dikkate sevkeden matbu Kızıl İ'caz nâmındaki risale-i mantıkıye, Risale-i Nurla bağlanmasına ve şakirdlerinin, âlimler kısmınınn nazarına göstermek lâyık gördüm; fakat çok derindir. Bu günlerde Feyzi'ye bir parça ders verdim. Belki bir zaman Feyzi kendisi, başkasının da anlaması için dersini Türkçe kaleme alacak..."

Muhtelif yıllarda Mehmed Feyzi Ağabeye Tâlikâtın Türkçe dersini kaleme alıp almadığını sorduğumda, "Hayır yazamadım, kaleme alamadım" diye cevap vermişti.



Abdülmecid Nursî'nin Tâlikat için yazdıkları

Bu eserin baş taraflarında Merhum Abdülmecid Nursî (Ünlükul)un el yazılarıyla hüzünlü satırları bulunmaktadır. Bu satırların içinde Nur Üstad Bediüzzaman'ın da kendi mübarek elleriyle yazdığı bir kaç satırı okumaktayız. Abdülmecid Ünlükul, Tâlikat'a yazdığı ön notlarında şunları ifade etmektedir:

"Hazret-i Seyda'ya!

"Merhum ve şehid Molla Habib'in dest-i hattıyla 'Bürhan-ı Gelenbevî'yi okurken yazdığı Tâlikat namıyla takriratınızı takdim etmekle, ellerinizden öper, duanızı isterim.

Abdülmecid

"Ey bu ibretâmiz evraka bakan zat!

"Birinci Harb-i Umumi'den evvel Van vilayetinde Bediüzzaman talebelerine, hususan kardeşi ve Molla Habib'e ders verirken ilm-i mantıka dair telif ettikleri ve henüz ikmâl edemedikleri iki adet eserlerinin müsveddeleridir.

"Zamanın selleri içinde her iki kardeş birbirinden ayrıldılar. Ennihayet Abdülmecid namındaki küçük; Ürgüp Müftüsü olup l940'ta Ürgüp'e geldi.

"Bu müsveddeleri o zamanın yadigârı olarak muhafaza etmekte idi. Fakat heyhât, sümme heyhât o da gitti, o da gitti, zaman da geçti gitti.

"Acaba bu müsveddeleri açıp okuyacak bir kimse olacak mı ve öyle bir zaman gelecek mi?

"Heyhât! heyhât!

"Tâ be mahşer mihnet-i derd ü gamla gezerim

Bu bize bir çiledir, ey gül kaderle çekerim.

Abdülmecid

"Bu Tâlikat namındaki Risale Bediüzzaman Said Kürdî'nin lBürhan-ı Gelenbevî üzerine yazdığı hâşiyelerdir.

"Bu Risale'yi yazan, halka-i dersinde bulunan en sevdiği Habib namında bir talebesi idi. Habib, Bürhan-ı Gelenbevî okurken Bediüzzaman'ın takrirlerini hâşiye şeklinde yazardı. Bu da l329'da (l9l3) idi. Birinci harb-i umumî koptu, Bediüzzaman ile Habib vâiz sıfatıyla Van fırkasıyla (Tugay) beraber Erzurum cephesine gittiler. Bir sene sonra dönüp Van'a geldiler. Ermeniler tarafından Van alındı. Bizler de Gevaş kazasına çekildik. Habib orada şehid oldu.

"Habib'in dest-i hattıyla ve Bediüzzaman'ın ifadesiyle yazılan şu Risaleyi muhaceret esnasında memleketten memlekete, şehirden şehire çıkıp girmek neticesinde l940'ta Malatya'dan Ürgüp'e müftülük memuriyetiyle geldim.

"Bu Risale perakende bir halde evrak ve kitaplar içinde dağıtılmış. Topladım, ciltlettirdim. Olur ki, bir zaman gelir, ilmî ve dinî bir haşir ve neşir olur, bu gibi Risaleleri okuyacak insanlar meydana çıkarlar. O zaman bu Risale ne gibi bir zekâ ve ne kadar yüksek bir fikirden çıktığı anlaşılır. Fakat heyhat! Ne o zaman gelir, ne de o adamlar bulunur vesselâm.."

195l-Abdülmecid
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 4379
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #172 : 26 Ocak 2010, 21:06:44 21:06* »

Allah razı olsun hocam
Kayıtlı
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #173 : 28 Ocak 2010, 14:51:29 14:51* »

MOLLA HAMİT EKİNCİ

Güneşli geçen Şubat'ın arkasından, Mart bütün şiddetiyle bastırmıştı. Kar, tipi, fırtına İstanbul'da hayatı felce uğratmıştı. Otuz altı saatlik otobüs yolculuğu bizi Van'a ulaştırmıştı.

Van'a ve Vanlılara hasret duygularıyla girdim şehre..

Van, Üstad'ımın şehriydi. Uzun yıllar kaldığı bir beldeydi. Burası çocukluğu, gençliği ve harp hatıralarıyla doluydu.

Bu duygularla, bu güzel İslâm şehrinde üç gün kaldım. Bu arada Nur Talebelerinin "Molla Hamid Abi" diye hitap ettikleri, mübarek insanı ziyaret edip, hatıralarını tesbit ettim.

Sıcak misafirperverlik duyguları Şarklının, Şark insanının en unutulmaz bir fazilet örgüsüydü.

Molla Hamid Ekinci'nin evinde, sıcak sütünü içerken o da anlatmaya başlamıştı. Ne hoş, ne tatlı anlatıyordu!



"İlk görüşmemiz bir akşam namazı ile başlamıştı"

"Bir sonbahar günüydü. Nurşin Camiinde namazını kılıp gelen ağabeyim (Abdullah Ekinci) bana hitaben:

"Hamid, Nurşin Camiine Bediiüzzaman gelmiş, oraya biraz odun götür' dedi.

"Ben bir miktar odun alarak Nurşin Camiine gitim. Camide beklemeye başladım. Az sonra oradaki bir zat, 'Ne bekliyorsun kardeşim' diye sordu.

"Ben de 'Efendim, buraya bir hoca gelmiş, kendisini görmek istiyorum' dedim. Bana 'Kardeşim, akşam namazının vakti geldi, bir ezan oku da namaz kılalım' dedi. O zamanın bir hatırası olarak zikrediyorum, ezan okumasını bilmiyordum, küçüktüm. Ben sesimi çıkarmadım ve sustum. Benim sustuğumu görünce, kendisi çok tatlı bir seda ile akşam ezanı okudu. Sonra beraber namaz kıldık. Arkasında kıldığım ilk namaz, o akşam namazı olmuştu. Namazdan sonra tesbihatı da yaptık. O günkü ezan, namaz ve tesbihat, beni sanki bir Cennet âlemine götürmüştü.

"İlk görüşmemiz bir akşam namazıyla başlamıştı. Bana 'İşin olmadığı zaman gel, beraber namaz kılarız' demişti. Artık hergün yanına devam etmeye başladım. Giderken de odun götürüyordum.

"Odunu kabul etmek istemedi. Bana 'Bir amele bul, ağaçları budayalım. Çıkan parçalarla hem odamızı, hem de camiyi ısıtırız' dedi.

"Ben bir arkadaşla gelerek camiin avlusundaki kara ağaçları budamaya başladım. Bu esnada Üstad bir battaniyeye sarılarak durmuş, bizi takip ediyordu. Van Valisi Süleyman Sabri Paşaya haber göndererek Horhor vakfiyesinden camiye odun göndertmesini istemişti.



"Nurşin Camii irfan yuvası olmuştu"

"Nurşin Camiine gelişlerinden bir ay geçmemişti. Kıymetli âlim zatlar, ders almak için yanına gelmeye başladılar. Molla Resûl, Molla Yusuf, Molla Maruf en yüksek ilmî meseleleri hiç çekinmeden Üstad'a sorarlardı. Nurşin Camii bir ilim ve irfan yuvası olmuştu.

"Bunlardan birisini nakledeyim:

"Molla Resûl'ün sorduğu bir ilmî suale Üstad, eski âlimlerden birinin aksine cevap vermişti. Molla Resûl itiraz edince Üstad bu cevabında ısrar etti. Hattâ Üstad biraz hiddetlice:

"Efendiler 'Eski Said' öldü, siz hâlâ beni Eski Said olarak tanıyorsunuz. Şimdi karşınızda Yeni Said var. Cenab-ı Hak 'Yeni Said'e öyle bir ihsanda bulunmuş ki, musanniflerin hepsi ilim denizi olsalar, Said'in topuğuna varamazlar. Her ne kadar metnin zâhirine, söylediğim mâna sizce muvafık görünmüyorsa da hakikatı budur, bunu böyle kabul ediniz. 'Eski Said'in on senede verdiği derse, 'Yeni Said'in on ay dersi kâfi gelebilir.'



"Bilsen gayret ne hayırlı bir iştir"


"O kışı çok tatlı hatıralarla geçirdik. Baharda odun kırmış, camiye odun çekiyordum. Üstad da bana odun taşımak için yardım ediyordu. Kucağına bir demet alıp taşımaya başladı.

"Ben Üstad'ın odun taşımasını istemedim. 'Efendim, işte ben taşıyorum. Siz oturunuz' dedim. Üstad cevaben aynen şunları söyledi:

"Birader, gayretim, kabul etmiyor, sen çalışasın ben oturayım. Eğer bilsen gayret ne kadar hayırlı bir iştir, ömrünü bir dakika boşa geçirmezdin!'



"Bu hayvanın gıybetini yapmayın"

"Bir gün camiin hücre kapısını açık unutmuştuk. Talebe arkadaşların küpte kavurmaları vardı. İçeri giren bir köpek, küpe kafasını sokup kavurmaları yemiş, sonra da kafasını çıkaramayınca küpü kırıp kaçmış.

"Talebe arkadaşların canı çok sıkılmıştı. Bir tertiple köpeği tekrar celbedip, sopa ile döveceklerdi. Üstad vaziyeti öğrenince, onları vazgeçirmek istedi. Molla Resûl:

"Seyda biraz kıymamız vardı. Biz kıyamıyorduk ki, yiyelim. Halbuki bir köpek gelerek hem kıymayı yemiş, hem de küpü kırmış. Bize zarar verdi. Nasıl biz onu dövmeyelim?' dedi, Üstad:

"Molla Resûl, senden soruyorum, vicdanen söyle, sen aç kalsan, paran da olmasa, bir şey almaya gücün de olmasa, nihayet açık bir yerde bir et bulsan, yer misin, yemez misin? Halbuki aklın var, idrak ediyorsun ki, bu etin sahibi var' diye konuştu.

"Molla Resûl, Üstad'ın bu konuşması üzerine bir müddet konuşmayarak sustu: Sonra cevaben:

"Evet, yerim Seyda!' dedi.

"Üstad tekrar buyurdu ki:

"Bu hayvandır, aklı yoktur. Haramı helâli bilmiyor. Hayır ve şerri tanımıyor. Sahibinin kendisini döveceğini de bilmiyor. Elbette açık kapıdan girip, kıymalarınızı yemiş. Bundan dolayı cezaya müstehak mıdır?Sizden soruyorum, elinizi vicdanınıza koyarak cevap verin.'

"Sonra Molla Resûl ve arkadaşları, köpekte kabahat yoktur diye kabul ettiler. Üstad:

"Madem öyledir. Bu hayvanın gıybetini yapmayın ve helâl edin!'

"Molla Resûl, Üstad Hazretleriyle biraz samimî konuşurdu, hem yaş itibariyle de Üstad'dan birkaç yaş büyüktü. Gülerek, Üstad'a hitaben:

"Seyda içimizden gelmiyor ki, helâl edeyim. Fakat siz helâlleşmeye bizi ikna ettiniz' dedi."


"Temel sağlam olursa"

"Üstad, Cuma günleri Nurşin Camiinde vaazlar verirdi. Vaazların konusu haşir, âhiret ve vahdaniyet üzerindeydi. Molla Resûl yine bu vaazlar sırasında bir gün Üstad'a dedi ki:

"Seyda vaazlarınızdan biz bile anlamıyoruz. Başkaları nasıl anlasın?' Üstad:

"Evet, vaazlarım anlaşılmıyor. Benim gayem imanın temellerini sağlam inşa etmektir. Temel sağlam olursa, zelzelelerle yıkılmaz. Biriniz yanıma oturunuz, mevzu derinleşince bana hatırlatınız' diye buyurmuştu.

"O kıştan sonra Üstad Erek dağına çekildi. Zernabad suyunun başında vakitlerini geçirmeye başladı."



Üstad'ın hayvanlara şefkat ve sevgisi


"Erek dağında bir yaz mevsimi boyunca kalmıştık. Burada Üstad Hazretlerinin, hayvanlara olan şefkat ve sevgisinden de bir-iki misâl anlatmak isterim.

"Dağlarda bol miktarda yaban elmalarına rastlamaktaydıl. Biz bu elmalardan koparıp yemek istediğimiz zaman, Üstad mani olurdu.

"Bizim hissemiz bağlarda ve bahçelerdedir. Bizim rızkımızı Cenab-ı Hak oralarda tayin etmiştir. Bu yabani meyveler, yabani hayvanların rızkıdır. Onların kısmetine dokunmamamız lâzımdır' derdi.

"Yine Erek dağından hayvan kestiğimiz zaman, hayvanın işkembe, ciğer ve barsak gibi organlarını bırakmamızı, hayvanların yiyeceklerini söylerdi."


"İnsan cesur olmalıdır"

"Bir gün dereye su getirmeye gidecektim. Fakat dere korkulu bir yerdi. Vahşi hayvanların bulunduğu bir mevkiydi. Orada ise güzel içme suyu bulunuyordu. Ben korktuğumu söyleyince, 'Niçin korkuyorsun' dedi. Ben de 'Efendim, o derede her türlü vahşi hayvanlar bulunuyor' dedim.

"Üstad ise beni cesarete alıştırmak için, 'Yalnız olarak git, sana hiçbir şey olmaz, korkma' dedi.

"Gidip dereden suyu alıp getirdim. Döndüğümde Üstad:

"Ne gördün' diye sordu.

"Hiçbir şey görmediğimi söyleyince:

"İnsan biraz şecaatli olmalıdır' diye mukabelede bulundu. Ben kurtlardan korktuğumu söyledim. Bu defa da bana, 'Geçen gece, geç vakitte ben kalkmış, elbisemi giyiyordum. Açık kapıdan bir hayvan girdi. Ben köpek zannettim. Sonra bana doğru geldi. Baktım ki bir kurt! O zaman kendi kendime düşündüm, bu hayvanın niyeti nedir acaba?

"Karşımda durarak bana bakmaya başladı. Yarım saat kadar durdu. O bana, ben ona baktım. Sonra dönüp çekip gitti. Ben onun halini şöyle değerlendirdim:

"Lisan-ı halinden diyordu ki, bu kadar yanında durdum. Bana bir ikramda bulunmadın. Ben de sana minnet etmiyorum. İşte gidiyorum. Rezzak-ı Hakikinin sofrasında rızkımı arayacağım.'

"Üstad bu hâdiseyi anlattı ve devamla:

"Halbuki görüyorsun ki, elimizde hiçbir silâhımız yoktur. Eğer bu hayvanlar başıboş olsalar, irade-i İlâhiye haricinde bulunsalar, hepimizi burada parçalayıp dağıtırlar."

Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #174 : 28 Ocak 2010, 14:59:33 14:59* »

MOLLA HAMİT EKİNCİ 2

"Bir sofi gelmişti"

"Talebe arkadaşlarla birlikte bu yeni odamızda, günlerimiz Üstad'ımız yanında mes'ut bir şekilde geçiyordu. Sonraki günlerde Van Müftüsü Şeyh Masum Efendi, Üstadı Van'a götürmek için geldi, çok ısrar etti. Fakat Üstad, Erek'ten ayrılmadı.

"Odacıkta bir müddet kaldıktan sonra, aşağıya indik. Zernabad'ın başında eski bir manastır harebesi vardı, orada kalmaya başladık.

"Üstad bir gün çimenlerin üzerine seccadesini sermiş, tesbihatını yapıyordu. Biz de talebe arkadaşlarla odun kesiyorduk. Akşam üzeriydi. Üstad bizi yanına çağırdı. Gittiğimizde yanında bir sofi vardı. O gelen sofi Üstaddan bir keşif ve keramet bekliyordu. Halbuki biz Üstaddan böyle bir şey beklemezdik.

"Üstad, sofinin kalkıp evine gitmesini istiyordu. 'Evinde çocukların seni bekliyor' dedi. Fakat sofi gitmek istemiyordu. Bu defa Üstad ona:

"Senin kalbini okumamı istiyorsun? Said nasıl bir şeyhtir diye düşünüyorsun. Kerametleri nasıldır, diye keramet bekliyorsun. Buraya kadar kalkıp, bunlar için gelmişsin. Halbuki ben şeyh değilim, hocayım. Yalnız sizden biraz fazla okumuşum' diyerek Üstad tevazu gösteriyordu.

"Yani Üstad sofiye ders vermeye devam ediyordu:

"Ben talebelerimle birlikte Cenab-ı Hakkın kapısını çalıyorum. Ne zaman açılırsa, birlikte gideriz. Haydi kalk git, diye adamın gitmesini istedi.

"Adam gidince:

"Adam buraya bizimle birlikte namaz kılıp, dua etmeye gelmişti. Niçin müsaade etmediniz?' diye Üstada sordum.

"Üstad bunun üzerine buyurdu ki:

"Siz biliyor musunuz? Bazı insanlar vardır ki yanıma geldikleri zaman boynuma binmiş, ayakları ile kalbimi sıkıyor ve nefesimi daraltıyor. Bir şey yapamıyorum. Bazı insanlar da vardır, sizin gibi, yek vücud oluyorum. Burada başka insan yok, yalnız kendi vücudum gibi hissediyorum. Onun için itiraz etmeyin, o adamı göndermeye mecbur kaldım.'

***

"Molla Resûl, Üstad'la çok samimi olurdu. Üstadın daima beni yanında bulundurmasına bir gün itiraz etti.

"Sizin işinize aklımız ermiyor. Eğer şeyh istersen buralarda çok, yakında Arvasiler vardır. Hoca istiyorsan işte bizler varız. Bunu ne yapacaksın ki, daima çağırıyorsun?' Üstad cevaben:

"Ne yapalım, mola Hamid benim kapıcımdır. O gelmeden ben bir şey yapamıyorum'

Molla Resûl: 'Peki' diyerek sesini çıkarmadı.

"Ben doğrusu Üstaddan bir keramet, bir keşif gibi şeyler beklemiyordum. Samimi ve safiyane hizmet ediyordum. Üstad da herhalde böyle olunca sıkılmıyor ve bu sebepten beni seviyordu."


"Her şeyin hayırlısı, hayırsızı olur"

"Bana bir gün dua etmişti. Ben de kendisine karşı bir serzenişte bulundum. 'Benim istediğim duayı siz yapmıyorsunuz' dedim. Nasıl bir dua istediğimi sordu. Ben de okuduklarımı anlamak ve ezberime almak için, ilim sahibi olmam için duasını talep ettim.

"Âlim mi olacaksın?' dedi. Ben de 'Evet' deyince:

"Peki senin hakkında ilmin hayırlı olduğunu biliyor musun?' dedi. Ben de cevaben:

"Peygamberimizin, farzlardan sonra, en iyi amelin ilim olduğunu buyurduğunu söyledim. 'Hayırsız ilim de olur mu?' dedim.

"Üstad her şeyin hayırlısı ve hayırsızı olduğunu söyledi.

"Seferberlikten (Birinci Cihan Savaşı) önce ilmine gururlanıp da dalalete giden birisinin acı halini anlattı. Bana dönüp tekrar:

"Sen, hakkında hayırlısını iste kardeşim' diye buyurdu."



"Tesbihat namazın tohumu hükmündedir"


"Arkasında kıldığım namazlardan çok zevk alırdım. Namaza duruşu bir mehabet ve haşyet verirdi insana. Namazdan sonra tesbihat hakkında şu dersi vermişti bize:

"Namazın sonunda tesbihat, namazın tohumu, çekirdekleri hükmündedir.'

"Hazin bir sada ile bizden çok ağır tesbihat yapardı. 'Sübhanallah' derken, çok içten ve yavaş bir şekilde duyardık sesini. Çok namaz kılan hocaları görmüşümdür. Fakat böyle hazin ve huşu içinde kılana rastlamadım.

"Lailahe illallah' diye tesbihata başladığı zaman, eğer yanında bir tarikat ehli olsa cezbeye gelirdi. Sesi top güllesi gibi tok çıkıyordu."


"Hoca kisvesine girmiyordu"


"Cumhuriyetin ilk seneleriydi. Henüz sarıklar yasaklanmamıştı. Van'da hocalar hep sarık sararlardı. Fakat Üstad sarık sarmıyordu. Ayrıca cübbe de giymiyordu. Hoca kisvesine girmiyordu. Bir gün talebe arkadaşlardan birisi kendisine:

"Herkes sizi hoca bilmiyor, hoca kisvesine niçin girmiyorsunuz? Niçin sarık sarıp cübbe giymiyorsunuz?' demişti.

"Üstad o arkadaşa:

"İmam-ı Azam gibi zatların giydiği ilmî kisveyi ben nasıl giyeyim? Onların kıyafetine ben nasıl girebilirim?' diye cevap verdi. Çok mütevazi idi. Bu sebepten ben de kendisini ilk defa Nurşin Camiinde gördüğümde hoca olup olmadığını bilememiştim.


"Nurlar içinde kalmışım"

"Nurşin Camii deyince hatırladım: Camide kaldığımız günlerde oturduğu odada bana hitaben:

"Molla Hamid, bak ben Nurlar içinde kalmışım' deyince ben anlayamadım.

"Bu defa Üstad anlatmaya devam etti.

"Doğduğum köy Nurs, annemin ismi Nuriye, hocam Nuri, kaldığım cami Nurşin, bak duvarda Osman-ı Zinnureyn yazılı' diye duvarda asılı duran levhayı tebessüm ederek gösterdi."



"Rızkını sen mi veriyorsun?"

"Hayvanlara, canlı varlıklara karşı şefkati, merhameti saymakla bitmez. Bu hususta çok hatıralarımız vardır.

"Bir gün talebelere 'Ben tesbihatımla meşgul olacağım, siz gidip gezin' demişti.

"Bu gezinti sırasında bir taşın üstünde, bir kertenkeleyi öldürmüştüm. Dönüşte Üstad ne yaptığımızı, nerelere gittiğimizi sordu. Ben de gezdiğimiz yerleri anlattım. Sonra da bir kertenkeleyi öldürdüğümü söyleyince, Üstad çok üzüldü. Bana:

"Evini harap etmişsin!' dedi. Ben de 'Bizde yedi kertenkele öldürmenin bir hac sevabı kazanacağını söylerler' dedim. Bu defa Üstad: 'Otur da konuşalım, kim haklı, kim haksız?'

"O hayvan sana taarruz etti mi?'

"Hayır.'

"O hayvanın rızkını sen mi veriyorsun?'

" Hayır.'

"Sen mi yarattın?'

"Hayır.'

"Bu hayvanların niçin yaratıldıklarını, yani fıtrî vazifelerini biliyor musun?'

"..........'

"Bu hayvanı yaratan Hâlık senin öldürmen için mi yaratmış? Sana kim dedi öldür? Bu hayvanların yaratılışında binlerle hikmet var. Bu hikmetler saymakla bitmez. Onu öldürmekle hata etmişsin!' diye bana orada ders verdi."


"Biz hain değiliz"


"Erek'te kaldığımız günlerde, Cuma namazları için beraber şehre inerdik. Yine böyle bir Cuma günü şehre namaza gitmiş, geliyorduk. Yolda kocaman köpekler dağdan inerek geliyorlardı. Ben köpeklere taş atmak için, yerden taş toplamaya başladım. Üstad 'Ne yapıyorsun?' diye bana hitap etti. Ben de 'Efendim dağdan gelen köpekleri görmüyor musun? Kendimizi müdafaa etmeyelim mi?' dedim.

"Üstad gülerek 'Ayıp ... ayıp, at o taşları yere' dedi. Ben de taşları yere attım. Ne olacak diye bekliyordum.

"Üstad elindeki şemsiyeyi köpeklere doğru uzattı. 'Biz hain değiliz, yolcuyuz!' deyince köpekler oldukları yerde durdular, hücumu ve havlamayı terkettiler. Biz de oradan geçerek yolumuza devam ettik.


"Şecaatli ol, korkma"

"Yine köpeklerle ilgili latif bir hatıram daha vardır:

"Dağda, Üstad'ın ziyaretine birkaç misafir gelmişti. Akşam misafirler bizde Üstad'ın misafiri olarak kalacaklardı. Üstad etraftaki yakın köylerden yatak getirmemi söyledi. Ben, yatak getirmeye gidecektim, fakat korkuyordum. Yolda yırtıcı hayvanların hücumuna uğrarsam ne yapabilirim diye düşünüyordum. Dışarı çıkıp söğüt ağacından bir dal keserek sopa yaptım. Dalı keserken Üstad daşırı çıktı. 'Sen hâlâ gitmedin mi?' diye sordu. Ben de yırtıcı hayvanlara karşı bir sopa yaptığımı söyleyince, yine tebessüm ederek:

"Ayıptır ayıptır, neden korkuyorsun? Taş var, sopar var, hâlâ korkuyorsun. Köpekler sana bir şey yapmaz' dedi.

"Ben bunun üzerine oradan ayrıldım. Elimdeki sopayı da attım. Köye doğru yola çıktım.

"Köyün yakınlarında biri sürünün etrafında köpekler dolaşıyordu. Geçeceğim yolun üzerinde de kocaman bir köpek yatmış bekliyordu. Görünmeden geçmenin imkânı yoktu. Diğer köpekler de koyunların etrafında geziyorlardı. Köpeğe yaklaşınca hayvan ayağa kalktı, şöyle bir gerindi, sonra yoldan aşağıya inerek, âdeta bana yol verdi. Çoban yukarıdan bakıyordu. Geçip köye gittim. Köyün girişinde ellerinde sopa olan bir kaç genç ve ihtiyar adam gördüm.

"Onlar bana nereden geldiğimi sordular. Söyleyince, bayırda sürüyü ve köpekleri nasıl geçtiğimi sordular. Ben de olduğu gibi anlattım. Onlar 'Biz üç dört kişi sopalı olarak sürüye yaklaşamıyoruz. Köpeklere koyun sütü içiriyorlar, kurtlara karşı müdafaa için... sana nasıl yol verdiler?' diye hayretlerini söylediler.

"Seyda'ya inanmayanın (yani velayetine inanmayanın) imanı var mıdır?' diye konuşmaya başladılar. (Onlar Üstad'a Seyda diyorlardı.)

"Sonra yatakları alarak tekrar döndüm. Üstad beni karşıladı.

Yolda köpeklerin hücum edip etmediklerini sordu.

"Ben de hücum etmediklerini söyleyince, yine Üstad:

"Şecaatli ol korkma!' diye bana cesaret dersi verdi."

Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #175 : 29 Ocak 2010, 18:10:27 18:10* »

MOLLA MÜNEVVER

Van'da Üstad'la beraber harbe iştirak eden molla Münevver'in asıl ismi Mehmed Münevver Çetin'dir. Doğumu l873, vefatı, l6 Nisan l97l'dir. Bitlis vilâyetinin İsparit nahiyesinin Çirçak köyündendir.


Üstadla birlikte savaştım
Molla Münevver, ak saçlı, ak sakallı, şakacı mübarek bir ihtiyardı. Kendisini Van'da birkaç defa ziyaret ederek, elini öpmüş, hatıralarını dinlemiştik. Bu hatıralarında Molla Münevver, Bediüzzaman'la nasıl harbe girdiklerini anlatıyor:

"Onbeş yaşında iken eski medrese usulü ile tahsile başladım. Beş sene kadar okuduktan sonra Birinci Cihan Harbinden önce Van'a gelerek Horhor'da talebe okutan Bediüzzaman'ın medresesine ben de dahil oldum. Birinci Cihan Harbi başlayınca Bediüzzaman hocalığı bırakarak, gönüllü alay kumandanı oldu. Bizlerde de isteyenler, Onunla birlikte harbe iştirak etti. Ben kendileriyle, Gevaş ve Bitlis harplerinde bulundum. Kış bastırmıştı. Her taraf kardı. Bitlis'te Üstad'la birlikte birkaç talebe kalmıştık. Bütün arkadaşlarımız şehid oldular. Geceleyin yüksek bir duvardan atlarken Üstad'ın ayağı kırıldı. O ızdırap anında katiyyen şikâyet etmiyor, 'of bile demiyordu. Otuzaltı saat soğuk, kar, çamur içinde bir dehliz içinde kaldık. İleride Rus nöbetçileri gözüküyordu. Nöbetçileri tek tek, dehlize çekip, harçerle gebertmek istedik. Üstad bize bir zarar gelmemesi için izin vermedi. Dehlizin üzerinden de Rusların seslerini işitiyorduk. Üstad sonra Abdülvahhap isimli arkadaşlarımıza, 'Sen çeviksin, fırla git ve teslim ol, Ermenilerin eline geçme, biz de sonra teslim oluruz' dedi.

"Az sonra Ruslar gelerek bizi alıp kumandanlarının bulunduğu yere götürdüler. Kumandan Türkçe bilmediğinden, Ermenilerden bir tercüman getirdiler. Arkadaşımız Abdülvahhap da biraz Ruşça biliyordu. Ermeni tercümanın, Üstad'ın sözlerini yanlış aktardığını Üstad'a bildirdi. Bunun üzerine Üstad hiddetlenerek, Müslüman bir tercüman getirmelerini istedi. Az sonra Tatarlardan bir tercüman getirdiler.

"Rus kumandanı, Üstad'a 'Siz tanınmış ve nüfuzlu bir kumandansınız. Aşiretlere birer mektup yazarak, gelip silâhlarını teslim etmelerini bildirin. Anlaşma yapalım. Yine buraları onlara bırakıp gideriz' deyince, Üstad cevaben: 'Siz Ermenilerin silâhlarını toplayın, onlar bizim himayemize girsinler, o zaman sizinle anlaşırız' dedi. Rus kumandanı: 'Bitlis ve Muş civarında otuzbeşbin silâhlı Ermeni var. Bunların hepsinin silâhlarını toplamak imkânsızdır' dedi. Üstad hiddetlenerek, 'Biz bunlara bu kadar hürriyet verdiğimiz halde, başımıza bu felâketi getirdiler. Çoluk çocuk dinlemeden katliâm myaptılar. Geri kalan insanları da, çeşitli desiselerle onlara kırdırmak mı istiyorsunuz? Bütün dağ-taş senin askerlerinle dolsa, bundan sonra Deliklitaş'ı geçemeyeceksiniz'[1]

"Daha sonra Üstad'ı Said isminde bir talebesini yanına almasına müsaade ederek, bizden ayırdılar ve Rusya'ya sevkettiler."

[1] Deliklitaş, Bitlis'in batısında şehre girişten önce, sarp kayaların oyulmasıyla yapılan bir geçittir. Asfaltın l97l'de yapılmasıyla Deliklitaş da tarihe karıştı.
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #176 : 01 Şubat 2010, 16:14:49 16:14* »

MOLLA RESUL
[/size]

Bediüzzaman l922 senesinden sonra üç yıl kadar Van'da kalmıştır. Bu yıllarda onun menzilleri Nurşin Camii, kardeşi Abdülmecid Ünlükul'un evi, Erek dağı ve Çoravanis (Kavuncu) köyleri olmuştu.

Molla Hamid Ekinci'nin hatıratında geçen Molla Resül, yakın talebelerindendi. Molla Resül-ü Gavrî, aslen Siirt'in Garzen mıntıkasındandı. Âlim bir zat olan Molla Resül, birkaç yaş da Bediüzzaman'dan büyüktü. l872'de doğmuş ve l952'de vefat etmişti.

Nur'un İlk Kapısı isimli eser, Risale-i Nur külliyatından evvel yazılmıştır. Tesbitlerimize göre, eseri Bediüzzaman Van'da iken yazmaya başlamış ve Burdur'da tamamlamıştır. Küpurunu gördüğümüz kısım Nur'un İlk Kapısı'nın "On Dördüncü Ders" inin Lem'alar ve Reşhalar kısmından sonra gelen ve "Ey birader" diye başlayan kısımdır. Yazı Molla Resul-ü Gavrî'nin el yazısıdır.

Elimizdeki yazı Nur'un İlk Kapısı'nın parçası, Molla Resul'ün kaleminin yadigârı olduğuna göre, Molla Resül de Van ve Erek talebesi ve dostu olunca, Nur'un İlk kapısı Van'da, Erek'te yazılmaya başlanmıştır, diyebiliriz.
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #177 : 04 Şubat 2010, 17:10:00 17:10* »

MOLLA SAİD

Bediüzzaman'ın eniştesi

Âlime Hânımın kocası olan Molla Said Efendi l944'de Hicaz'da hanımı ile birlikte tavaf esnasında vefat etmişlerdir. Bediüzzaman Barla Lâhikası'nda "Nuh Bey, Molla Abdülmecid, Molla Hamid" diye başlayan bir mektubunda "Şam-ı Şerifte eniştem Molla Said var" diye , kızkardeşi Âlime Hânım'ın kocasından bahsetmektedir.



Bediüzzaman'ın âlim kızkardeşi ve eniştesi

Âlime Hânım Sofi Mirza Efendinin yedi evlâdından birisidir. Âlim ve fâzıl bir hanımefendidir. On beş yıl Şam'da müderrislik yapmıştır.

l9l9 yılında hacca gitmiştir.Yedinci seferi olan l944 yılında hacda sedye ile tavaf ederken vefat etmiştir. Bediüzzaman ondan, Meyve Risalesi'nin On Birinci Meselesinde "Hacca gidip sekerat içinde tavaf ederken, tavaf içinde vefat eden Âlime Hânım nâmındaki merhume hemşirem" diye bahsetmektedir.

Âlime Hanım Molla Said isimli bir zâtla evlenmiş, hiç çocukları olmamıştır.

Molla Said Şam'da talebelerine ders verdiği esneda yanıldığı zaman talebeleri, Âlime Hânımı kastederek, "Seyda, isterseniz bu dersi yarın Seyyideden (Hânım) sorduktan sonra bize anlatın" derlermiş.

Âlime Hânım ve Molla Said daima dualarında, birbirlerini yalnız bırakmamayı, beraber vefat edip, ebede gitmeyi niyaz ederlerdi. Allah bu dualarını kabul edip ruhlarını birlikte almıştı.

Molla Said'in şarktaki hadiselerde mitralyöze karşı sopa ile mukabele etmeye çalışan son derece kahraman bir insan olduğunu Üstad ifade etmişti.
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #178 : 08 Şubat 2010, 15:32:26 15:32* »

MOLLA YÂSİN SAATÇİOĞLU

Molla Yasin Saatçioğlu (l876-l965) Van'ın kurtuluşunun kahramanlarındandır. Bediüzzaman'ın harp arkadaşı, dost ve talebelerindendir.



"Günlerimiz harp cephesinde geçti"

"Seydâ ile birlikte on beş yıl kadar beraber bulunduk. Aynı zamanda tevellütlerimiz de beraberdir. İkimiz de 93'lüyüz. Günlerimiz harb cephelerinde, Van'da ve Erek Dağında geçmiştir. Bir gün yolda kendisine üç hususu niçin terk ettiğini sormuştum. Bunlar, evlenmek, ilmî elbise giymek ve hacca gitmekti.

"Bu meselelere Nur'lardaki gibi cevap verdi. Hicaz'a gitmenin maddî imkânlarla olacağını, kendisinin bu imkâna sahip olmadığını söylemiş, 'Fakat günde beş defa Allahu Ekber diyerek niyeten, hayâlen yüzünü Beytullaha çevirmek, o şekilde ibadet edebilmek büyük mazhariyettir' diye ders vermişti.

"Her zaman ve vakti ibadet ve dualarla geçerdi.

"Harpte büyük bir alayın başına geçti. Gönüllü fedailerle, milis teşkilâtının başında çarpıştı. Bu çarpışmanın neticesi Bitlis'te yaralı olarak esir düştü. İki sene kadar Rusya'da esir kaldı. Esaretten kurtulması da hârika ve kerâmetkârane bir hâdisedir. Onların dilini bilmediği halde Allah'ın yardımıyla o esaretten kurtuldu, vatana döndü.

"Diğer birçok Âlimlerin ilmi deniz olsa, onun topuğuna bile ulaşamazlar. Onun himmet ve kerâmetlerini çok gördük.

"Van'dan alınıp da Isparta'ya götürüldükten sonra bir daha görmek nasip olmadı. İnşaallah bizi öbür dünyada da terk etmez."
« Son Düzenleme: 09 Şubat 2010, 13:27:35 13:27* Gönderen: fahamettin » Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #179 : 09 Şubat 2010, 13:29:38 13:29* »

MUHAMMED VAKIF EFENDİ

Bediüzzaman'ın Kilis'te Şeyh Efendi Tekkesinde kalması

Yirminci yüzyılın başlarında Üstad Bediüzzaman Arap ülkelerini ve insanlarını yakından görmek için yollara düşmüştü.

Eski insanların ve eski tarihlerin Şam-ı şerif dedikleri Şam'ın Emeviye camiindeki o muhteşem hutbesini vermek için hareket halinde oldukları l9l0 senelerinde Diyarbakır, Urfa, Suruç, Birecik, Kilis ve Kırıkhan üzerinden Şam'a ulaşmıştı.

Üstad uğradığı beldelerin en şerefli mevkilerinde misafir ediliyordu. Kilis'e uğradığı zamanda Şeyh Efendi Tekkesi denilen Kilis'in çok mübarek bir yerinde misafir olarak bir kaç gün kalmıştı.

Merhum İbrahim Hakkı Konyalı Kilis Tarihi ismindeki güzel ve ciddî bir araştırma mahsulü olan kitabının 6l0'uncu sayfasında Şeyh Efendi Tekkesi başlığı altındaki araştırmasının girişinde şunları ifade etmektedir:

"Tekke, Bölük Mahallesinde Kurtağa Caddesindedir. l kapı numarasını taşır. Kapısı Türk yapı geleneğine uygun olarak doğuya açılır.

"Taş şöveli ve kemerli kapısının eni l.40, yüksekliği 2.l0 metredir.

"Kemerinin üstündeki taşta karışık ve girift bir ta'lik ile dört satır halinde şu kitâbe okunur:

"Habbeza dergâh-i feyz câh-i âli dil-mesned

Âsitâne sâye bahş-i tâk-ı gerdûn-i bülend

Âşina-yı Hâk-i bab-ı devlyet-i.... bi irtiyab

Sâlikâni kurb-i vusl-i Hak'tan behre-mend

Himmet-i pîranla yazdım Zihniyâ tarihini

Nevbiha â'lâdır şah-ı vâlâ-yı nakş-bend

Tarihihûl l275 (l858)

Zihni ismindeki bir şairin hazırladığı kitâbeye göre burası bir nakşibendi tekkesidir. Tarih hesabı ebced hesabına vurulunca l858 M. l275 H. yılında yapıldığı anlaşılıyor.

Merhum Konyalı'nın "Şeyh Efendi Tekkesi" başlığındaki araştırmasından sadece giriş kısmını aldık. İ. Hakkı Konyalı Âbideleriyle ve Kitabeleriyle Kilis Tarihi ismindeki eserini l968'da neşretmişti.

Kilis'teki Nur Talebelerinden camcı Mehmed Yeşildal, Şeyh Efendi Tekkesi'ndeki Muhammed Vâkıf Efendi'den l960'lı yıllarda dinlediği bir hatırasını şöyle anlatmaktadır:



"Bediüzzaman buradan Şam'a gitti"

"Ben Risale-i Nurları l963 yıllarında tanımıştım. Şeyh Efendi'ye yakın komşu olmam dolayisiyle ona, 'Said Nursî nasıl bir zattır?' diye sormuştum. O da bana sert bir tavırla; 'O Said Nursî değil, Bediüzzaman'dır' diyerek Üstadın ismini iki defa zikredip öyle cevap vermişti. Ben, niye sert bir şekilde bana böyle söyledi, gibilerden yüzüne bakarken, Şeyh Efendi sözlerine devam etti:

"O müstesna zat zamanında bihakkın vazifesini yaptı ve öyle gitti. Bana Mektubat isimli eserini gönderdi. Eser bu zamana hitap eden çok güzel bir eser. Bizim Kilis'teki bu tekkeye misafir gelmişti. Biz onu karşıladık. Ben o zamanlarda çok gençtim, babayiğittim. Ata biner, cirit oynardım. Babam, Sermest Hazretleri'nin zamanında bizim tekkede üç gün misafir kaldı. Babam Mehmed Bican Hazretleri'nden sonra gelmektedir. Bican Hazretleri ise Mevlana Halid Hazretleri'nden ders almış. Üstad Bediüzzaman buradan Şam'a gitmişti, Şam'a, Şam'a' diye vurguyla birkaç kere Şam ismini zikretti.

"Bediüzzaman'ın başında sarığı, belinde varabillo ve kısa bir kılıç gibi hançeri vardı. Görenler onun büyük bir âlim olduğunu bu acayip şeklinden dolayı pek anlıyamıyorlardı.'

"Üstad Bediüzzaman, şimdiki Şeyh Efendi'nin kitaplarının tanzim edilip kütüphane olarak kullanılan odasında kalmıştı. Bu oda Şeyh Efendi'nin kendi odasıydı. Çocukları, pederlerine hürmeten o odaya kimseyi sokmazlarmış. Üstad Bediüzzaman kendilerine Zülfikâr ismindeki bir başka eserini de göndermiş

(Şeyh Efendi'nin kapı komşusu Camcı Mehmed Yeşildal)
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Sayfa: 1 ... 7 8 9 10 11 [12] 13 14 15   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: