Moderatör
Mesaj Sayısı: 3821
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #150 : 22 Haziran 2009, 15:52:45 15:52* » |
|
MEHMED EMİN BİRİNCİ 4
"Buyurun' dedim.
"Efendim' dedi, 'ben sizin ve Bediüzzaman Said Nursî'nin gerçek gaye ve maksadınızı, fikir ve düşüncenizi öğrenmek istiyorum. Devletin sizinle bu derece uğraşması, bunca takip, mahkeme ve hapisten yılmayıp, hiç fütursuz çalışmanızdaki gaye ne ola ki, bu derece bu faaliyetinize ehemmiyet veriyorsunuz? Zahire baktığımız zaman hiçbir menfi durumunuzu tespit edemiyoruz. Mahkemeler ise her defasında beraat veriyor. Bu meselelerde lütfen beni aydınlatır mısınız?' deyince güldüm ve ayağa kalkarak pencereye yaklaştım, kendisini de yanıma çağırdım. 'Bak, dedim, şu köprüden geçen insan kalabalığını görüyorsunuz.. bölük bölük.. binler.. on binler.. milyonlar... Ve insan olarak dünyaya gelen herkes ve hattâ siz, bu köprüden rahatça geçtikleri gibi âhirette sırat köprüsünden de aynı rahatlıkla geçebilmelerini, Cehennem ateşinden kurtulup, ebedî saadete nail olmalarını dilemekten başka hiçbir dünyevî ve siyasî maksad ve gayemiz yoktur. Bunun böyle olduğunu, mahkemeler, bilirkişiler tesbit etmişler, defalarca beyan ve ikrarda bulunmuşlardır. Madem ki ne siz ve ne mahkemeler bu gayenin dışında bir maksad ve gayenin mevcudiyetini tesbit edemediniz, niye kendinizi zorlayarak mevhum bir suç ihdas etmek istiyorsunuz? Risale-i Nur meydanda.. onu okuyanlar da meydanda.. ve onların fiilî durumları da meydanda.. Şimdiye kadar Nur talebelerinin asayişi ihlal eden bir ciheti görülmüş müdür? Bediüzzaman Said Nursî'den kim zarar gördüğünü iddia edebilir? Bilâkis o, bu eserleri yazmasa idi bugün memleket imansızlık çamurunda boğulacak, ebedî hayatı mahvolacaktı. Kur'ân, İlâhî kitap ve Onun hakikatlerini kalpte, kafada ve vicdanda yerleştiren Risale-i Nur, bu asır insanlarının muhtaç olduğu imanî huzur ve saadetin rehberidir, tavsiye ederim, boş zamanlarınızda okuyun' dedim.
"Göz ise, maneviyatta kördür"
"Ne kadar izah ettimse inanmak istemedi. Mevcut alışkanlığını terk etmek ona zor geliyordu. Ona göre herşey dünya için bir menfaat karşılığında yapılır. Halbuki bizler yalnız Allah rızası için hizmet ediyor, maddî-mânevî bir karşılık beklemiyorduk. İşte hafsalasının alamadığı taraf burasıydı. Nasıl olur da parasız-pulsuz hiçbir menfaat beklemeden uzun seneler bu hizmette kalabilmişiz. Neden herkes gibi maddî düşünceye sahip değil de yalnız Risal-i Nur'a ihtiyar etmişiz.
"Anladım ki ne yapsak nafile. Çünkü o Risale-i Nur'u okumamış, ondaki hakikatleri idrak etmemişti. Herşeyi madde gözü ile menfaat nazarıyla görüyordu. Değer ölçüleri ona göre teşekkül etmişti. O zaman Risale-i Nur'daki şu vecizeyi bütün beraklığıyla anladım: 'Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerindendir, göz ise maneviyatta kördür.' Bu vecizenin ışığı altında muhatabımı incelediğimde onu bütün bütün maneviyatsız, ruhsuz, ayakta gezen cenaze gibi gördüm. Ayrılırken sabit fikrinde ısrar ediyor, ihtimallere, hattâ muhale vaki nazarla bakarak istikbalde bizlerdenn kendilerine biz zarar gelebileceğinden endişeleniyordu. 'Hâdisat ve zaman kimin haklı olduğunu gösterecek' diyerek ayrıldım.
"Zaman zaman bu kâbil hâdiseler başımızdan eksik olmadı. Fakat biz, onların vehimlerinin aksine daima Risale-i Nur'un gösterdiği tarzda müsbet hareket ederek hizmetimize devam ettik, bıkmadık, yorulmadık, usanmadık. Çünkü biliyorduk ki, yolumuz Hak yolu, Kur'ân yolu, iman yoluydu. Gayemiz: Muhtaçlara yardım, insanlara yardım, biçarelere yardımdı.
"Üstadım dediğiniz gibi 'Milletin imanı namına, bir Said değil, bin Said feda olsun' gerçeğine uyarak bize zulmedenlere, biz de beddua etmedik, daima kurtulmalarını temenni ettik, imana gelmelerini diledik. Vazifemiz, hizmetimiz bunu gerektiriyordu ve öyle yaptık.
"Yıllarımız bu minval üzere geçti.
"Artık Risale-i Nurların neşri tamamlanmış ve bütünü Hazret-i Üstadın tashihinden geçerek, milletin istifadesine sunulmuştu. Hazret-i Bediüzzaman mutluydu, mes'uttu, bahtiyardı. Doksan seneye yaklaşan mübarek ömrünün semeresini görmüş ve Risale-i Nurlar en ücra bölgelere kadar yayılmıştı. Herkes rahatlıkla Risale-i Nurları bulabilecek, okuyup istifade edecek ve ettirecekti.
"Üstadın, 'Risale-i Nur'un hakiki fiyatı en az on kişiye okutturmaktır' diyerek ona verdiği ehemmiyeti hepimiz biliyoruz. Çünkü Risalelerin okunması ile imanlar kurtulacak, herkes saadete kavuşacak, memlekete huzur ve sükûn hâkim olacaktır. Her türlü anarşinin önü ancak bu şekilde kalp, ruh ve aklın imanî hakikatlerle tenvir edilmesiyle mümkündü. Ve Hazret-i Üstad, gayesinde muvaffak olmuştu.
"Risale-i Nur'un bu kabil mânevî fütuhatını ve kalb ve gönülleri nasıl fethettiğini bir şiirimde şöyle belirtmiştim:
Nur
Kur'ân'dan fışkıran Nur! Muhit ol arzı kuşat,
Ya kabre götür beni, ya iman ile yaşat...
Tek tesellim, ümidim, sana hizmet etmektir,
Sensiz hayatı bence dünyada terk etmektir.
Karda, kışta, tipide meçhul bir yolcu iken,
Gaflet etrafımızı sarmıştı diken diken...
Geldin kurtardın bizi, Rabbim rahmet eyledi,
Râm olur dünya sana bu gerçeği bileydi...
Bahşettin insanlığa Cennet saadetini,
İçirdin hastalara imanın şerbetini...
Ruha ferah getirdin, doldurdun kalbe iman...
Boğdun bir avuç suda, küfre vermedin aman...
Ey sebeb-i saadet, ruhların gıdası Nur!
Her mü'min ancak senden buluyor mutlak sürur.
Sen, mahvedilen bir neslin hidayet kaynağısın...
Mazlûm ehl-i imanın selâmet bayrağısın...
Sen ki, bugün Kur'ân'ın muciznüma tefsiri,
Olur muyuz biz artık nefsimizin esiri!..
Sarıldıkça biz Nura Mevlâm huzur verecek,
Kur'ân'ın hakikatı küfrü yere serecek...
Vazifemiz, daima hizmet etmek Nur'larla,
İnayet altındayız Nurdan muhkem surlarla,
Hedefimiz: ufukta batmadan doğan güneş,
Emr-i ma'rufu yapıp, dünya olmalı kardeş.
Sa'yimiz olmaz heba, niyette varsa ihlâs!
İnsanlık da kurtulur, beşer de olur halâs
Enaniyet, hodgâmlık bizden ırak olmalı,
Her işte, her amelde Hakkı razı kılmalı...
Yepyeni ruh vermeli asil hareketlerle,
Fethetmeli kapleri Nurdaki hüccetlerle...
Her halimiz, tavrımız İslâma uygun olsun.
Nasıl olur insanlık ehl-i dalâlet görsün.
Muzdaripti gönlümüz, ağlardık için için,
Ruh verdi Rabbim bize, Kur'ân'a hizmet için,
En büyük şereftir, Nurlara şakird olmak,
Kuvvet veriyor bize Hak yolunda yorulmak.
Hidayet başımıza kondu bir devlet gibi,
Kaçırılmaz fırsattır ebedî servet gibi.
Madem ki tek kurtuluş, tek ümid kaynağı Nur!
Vur dinime dahleden sefahet ehline vur!..
Ruhlara ruh veren Nur, elimizde bayraktır,
Çar-naçâr bu insanlık Nur'a sarılacaktır!...
Lâhika mektupları
"Hazret-i Üstad, zaman ahval-i umumiyeye dair bazı lâhika mektupları yazar ve neşrettirirdi. Bilhassa Ankara'daki erkân-ı hükûmeti, bazı desiselere mukabil ikaz ve irşad ederdi. Hükümet, Demokrat iktidarın elinde bulunmasına rağmen icra organı hükmünde bulunan bir kısım memurların keyfi hareketi de eksik olmuyordu. Nitekim Hazret-i Üstad Ankara'ya gelişleri hâdiseli geçmişti. Hazret-i Üstadın Ankara'ya gelişleri mânalıydı. Devleti yıkmak isteyen, hürriyet rejimini değiştirmek emelinde olan gizli dinsizlerin emellerini keşfetmişti. Bu endişesini dine müsamahakâr olan Demokrat Hükûmete duyurmak,anlatmak istiyordu.
"Bütün hayatı boyunca milletin iman selameti için çalışan Hazret-i Üstadı maalesef onlar da anlayamamışlardı. Ahval-i siyasiyenin karışık olduğu o zamanda ise Üstad, son vasiyeti manâsında talebelerine bazı telkinlerde bulunmuştu.
"Bu telkinlerinde Üstad Bediüzzaman Said Nursî, -bütün derslerinde olduğu gibi- daima müsbet hareket etmeyi nazara vermiş, menfi hareketlerden talebelerini men etmiştir. Bunun içindir ki Nur Talebeleri her devirde mânevî biz zabıta vazifesini görmüş, memleketin ilerlemesine, maddî-mânevî kalkınmasına yardımcı olmuşlardır.
"Üstad İstanbul'a geliyor"
"Üstad Hazretleri Ankara'da bulundukları sırada en sona neşrolan Risele-i Nur Külliyatından Sikke-i Tasdik-i Gaybî eseri hakkında takibat açılmıştı. Üstad vekâletnâmesini Avukat Bekir Berk'e göndermiş, icap ediyorsa İstanbul'a gelebileceğini de ima etmişlerdi. Bunun üzerine Avukat Bekir Berk bir telgraf çekerek Üstad'ı İstanbul'a davet etti. Daveti kabul edip Ankara'dan hareketlerini bildirmeleri üzerine Piyerloti Otelinde yer ayırttık ve bir araba ile şehir dışında Üstadı karşılamaya gittik. Bir müddet bekledikten sonra Üstadın arabası hızla yanımızdan geçerken bizi görüp durdular. Üstad, 'Niçin karşılamaya geldiniz' diye biraz hiddet etti. Sonra hep beraber Üsküdar vapur iskelesine kadar geldik. İkindi namazını kılmak için camiye girdik. Üstad Hazretleri seccadesini sererek namaza durdu, biz de arka tarafta kıldık ve sonra arabalı vapurla İstanbul yakasına geçtik. Kalabalık bir topluluk ve gazeteciler Üstadın arabasını sarmışlardı. Bir fırsat bulup Piyerloti Otelinin önüne geldiğimizde Otelin etrafı hıncahınç dolmuştu. Gazeteciler mutlaka fotoğraf çekmek istiyorlardı. Üstad ise çektirmek istemiyordu. Bunun üzerine Zübeyir Ağabey bir şemsiye ile üstünü örttü biz de etrafını alarak Üstadı otele çıkardık.
"Üstad Hazretlerinde yorgunluk âlâmetleri yoktu, bir zindelik, bir cevvaliyet ve faaliyet halinde idi. Adeta 'Eski Said' tabir ettiği gençlik devirlerindeki sıra dağlara baş eğmeyen şehametli tavrını yaşıyordu. Ve o tavırla bize sanki diyordu ki:
"Ölüm mukadderdir. Hizmet-i imaniye için feda olan bu baş zındıkaya eğilmediği gibi, sizin başınızda eğilmesin. Kur'ân'ın hakikatlerini âleme duyururken, her türlü mehalike göğüs gerip benim hayatımı hüsn-ü misal alınız ve hizmetinize devam ediniz.'
"Asayişin mânevî muhafızlarıyız"
"Ve biraz sonra içeri girdiğimizde lisan-ı halle vermek istedikleri ibret dersini lisan-ı kâl ile sifahen anlatmaya başladılar;
"Ehl-i dalâlet bir Said'den korkuyordu, şimdi Saidler, genç Saidler binler oldu, artık ehl-i dalâlet titremelidir. Dünyada birçok komiteler ver. Ermeni komitesi, Rum komitesi, Taşnak komitesi. Hiçbirisi Risale-i Nur kadar kuvvetli değil. Fakat bizim vazifemiz menfi hareket etmek değil. Biz müsbet hareketi şiar edinmişiz. Anarşiye karşı, bozgunculuğa karşı cihadımız var. Asayişin mânevî muhafızlarıyız.' Ve sözlerine yaydan fırlayan ok gibi ayağa kalkarak devam etti:
"Ben M. Kemal'e dedim, namaz kılmayan haindir. Hainin hükmü merduttur, diye...' ve ilâve etti:
"Divan-ı Harpte mahkeme reisi beni çağırarak pencereden, asılan adamları gösterdi.
"Sen de Şeriat istemişsin!'
"O vakit dedim:
"Şeriatın bir meselesi için bin ruhum olsa feda etmeğe hazırım...'
"Üstad bunları söylerken, sanki o anı yaşıyorcasına anlatıyordu. Heyecanlıydı. Doksan seneden beri takip ettiği kudsî davasının geçirdiği tarihî sahnelerden bölümler anlatıyordu. Ve neticede demek istiyordu ki, bunca tehlikeler, bunca zorluklar ve meşakkatlerle göğüs gererek bu davayı, bu iman hareketini, bu Risale-i Nur hizmetini buraya kadar getirdim. Hiç kimseden korkmadan, kimseden yılmadan ve asla taviz vermeden Allah rızası için çalıştım. Bugün Risale-i Nur'un kiymetini müdrik gençler Saidler benim meslek ve meşrebimi takip edip Risale-i Nur'a sahip çıkacak ve benden sonra bu hizmet-i imaniyeyi benim muhlis kardeşlerim yapacaklar.
"Üstadın İstanbul'a gelişini büyük puntolarla ilân eden gazeteciler de siyasî bir maksad aramakta ve hâdiseleri ters yönde değerlendirmekte idiler. Gazetelerin bu yargılarına mukabil İstanbul Valisi bir açıklama yaparak, ortada hiçbir hâdisenin olmadığını, bir Türk vatandaşı olarak seyahat hürriyetine sahip, ihtiyar bir zatın seyahat etmesi onun en tabiî hakkı olduğunu, binaenaleyh gazetelerin boş yere havayı bulandırmak istediklerini beyan etti.
"Gazeteciler ise, âdeta Piyerloti Otelinde karargâh kurmuş Üstad'ın fotoğrafını çekmek istiyorlardı. Bu arada Avukat Bekir Berk bir basın toplantısı yaparak Bediüzzaman Said Nursî'nin İstanbul'a geliş sebebini izah ederek, gazetecilerin sorularına cevap verdi.
"İstanbul'a gelişinin ikinci günü Üstad odasında öğle namazını kılarken arka balkondan giren bir gazeteci Üstadın fotoğrafını çekmek üzere pencerenin önüne geldi. Biz mani olmak istedik, fakat rahmetli Zübeyir Ağabey, 'ilişmeyin' deyince gazeteci fotoğrafı çekti. Bunun üzerine Üstad hiddet etti ve derhal İstanbul'dan ayrılacağını söyledi. Hemen harekete geçtik. Avukat Bekir Berk'in tedbirli organizesiyle Üstadın etrafını aldık. O zaman bu tedbiri gören Bekir Berk'e Hazreti Üstad 'Sen benim Abdurrahman'ım gibisin' diye iltifat etmişti. Bu şekilde Üstadı merdivenlerden indirdik ve arabasına binerek İstanbul'dan ayrıldı.
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
referandum da EVET demek:
ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
|
|
|
Moderatör
Mesaj Sayısı: 3821
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #151 : 25 Haziran 2009, 12:36:56 12:36* » |
|
MEHMED FEYZİ PAMUKÇU l9l2'de Kastamonu'da doğdu. İlim ve takva sahibi bir zattır. Bediüzzaman'a altı yıl hizmet etti. 1943 Denizli, 1948 Afyon'da Bediüzzaman'la birlikte tevkuf bulundu. 1990 yılında Hakkın rahmetine kavuştu. Anadolu'yu aydınlatanlar Çok şükür bu mübarek topraklarda aziz insanlar hâlâ yaşamaktadırlar. Anadolu'nun her yanında bu maneviyat erlerini görmek ve onları ziyaret etmek, bunalan ruhlara hayat vermektedir. Vatan köşelerini, her gezişimde bu hakikatı kalbimin her zerresiyle duymaktayım. "Anadolu'yu aydınlatanlar" dün olduğu gibi bugün de aydınlatmaktadırlar. Ümidimiz ve inancımız odurki, bu maneviyat kandilleri kıyamete kadar nurunu bu şehit topraklarından eksiltmeyeceklerdir. Yüzlların sinesine yerleşen bu nur çırağları, bu İslâm milletinin karanlık yollarına ışık serpmektedirler. Bin yıl evvel Anadolu İslâma vatan yapan onlardı. Ulu gazilere yol gösteren onlardı. Geçtikleri yerleri mamurelerle donatan onlardı. Kurşun kubbeleri merdiven yaparak Hakka kanat açanlar onlardı. Nurdan minarelerle Allah'ın şanını ilân edenler onlardı. Onlar, erenler, ermişler, kendilerini Hakka vermişler, bu ülkenin tapusu oldular, yapısı oldular. 1975 ilkbaharında bazı arkadaşlarla, şevk ve sevinç içerisinde memleketimizin zünrüt ormanlarından geçerek bu şehrimize gidiyorduk. Daha evvelki seneler de aynı gaye, aynı maksat için üç defa yine gitmiştik Kastamonu'ya... Her defasında Nasrullah Camiinin şadırvanlarında abdest alırken, aynı yerde abdest alıp, namaz kılan, sekiz senesini bu menfâda, bu gurbette, bu sürgünde, bu şehirde geçiren asrımızın Üstadını düşünürdüm. Yüksek kalesi, sakin cadde ve sokaklarıyla Kastamonu küçük bir Anadolu beldesidir. Üç Feyzi'den biri: Mehmed Feyzi PamukçuSizlere bu menzilden tanıtmak istediğim mübarek şahsiyet ise, Hacı Mehmed Feyzi Pamukçu Efendi'dir. Uzun boylu, nuranî çehreli, ak sakalı ile Mehmed Feyzi Efendi Nur Risalelerine hizmet eden, Bediüzzaman'a gönül veren, ehl-i ilim ehl-i takva bir zattır. Nur manzumesinde Ahmedler vardır. Mehmetler vardır, Sabriler vardır, Tahirler vardır, Feyziler vardır, Bu Feyzilerden birisi de Mehmed Feyzi'dir. Ahmet Feyzi Kul Hasan Feyzi Yüreğil. Mehmet Feyzi Pamukçu. 1912 yılında Kastamonu'da doğan Mehmed Feyzi Efendi, 1943'de Denizli, l948'de Afyonkarahisar hapishanelerinde Üstad'ı ile birlikte bulunmuştu. "Risale-i Nur ve Bediüzzaman hakkında Türk Hakiminin Millet Adına Verdiği Kararlar-Ehl-i Vukuf Raporları ismi altında 1962 senesinde Avukat Bekir Berk'in neşrettiği kitabın 'Kaziye-i Muhakeme Denizli Ağır Ceza Mahkemesi' başlığı altında verilen bir beraat kararında kimliği şöyle takdim ediliyordu. "Kastamonu Müderris Atabey köyünden İzzet oğlu 1328 doğumlu 6.10.1943'den beri mevkuf, sabıkasız Mehmed Feyzi Pamukçu." Kendilerini muhtelif tarihlerdeki ziyaretlerimin sonuncusu 13 Nisan 1975 tarihinde olmuştu. Bediüzzaman'la olan beraberliğinin hatıralarını mezkûr tarihin gecesinde geç saatlere kadar anlatmıştı. Bu notlara göre muhterem Mehmed Feyzi Pamukçu hatıralarını şöyle anlatmaya başlamıştı: Beni Nurlara celbeden 32. Söz olmuştu."İlk defa 1937 senesinde İstanbul'da Kastamonulu bir adam 'Kastamonu'ya bir hoca geldi' diye Üstaddan bahsetmişti. Daha sonraları Kastamonu'ya geldikten bir sene kadar geçmişti ki, Üstadı tanımak şerefine erdim. Beni nurlara celbeden Otuz İkinci Söz olmuştu. Daha evvel Arapça bildiğim için Hizbü'n-Nurî'yi vermişti. Otuz İkinci Söz'ü okuduğum zaman yattığımda bir rüya görmüştüm. Büyük bir şose, hava ise sümbülî, alakaranlık. Kalabalık insanlar. Bu asrın vazifeli şahsiyeti geliyor. Ekin biçildiği zaman çıkan tırpan sesi işitiyorum. Hışırtı devam ediyordu. Daha sonraki senelerde Üstad'la beraber tevkif edilip Denizli'ye gittiğimiz zaman aynen o yolu orada gördüm. Nazif Çelebi'deki Üstad'ın abası rüyadaki aynı aba idi... "Üstadın bir kerametini gözlerimle gördüm" "Denizli hapishanesinde mahkeme gidip gelişlerimizi hatırladım. "İkişer kişi halinde kelepçe takarlardı. Her duruşmada çeşitli arkadaşlarla kelepçelenirdik. Bir gün beni Üstad'la beraber bağladılar. Mahkemeye gidiyorduk. Tam kabristanın yanından geçerken Üstad Fatiha diyerek okumaya başladı. Kelepçe, zincirli ve asma kilitliydi. Yan gözümle Üstad'a baktım. Fatihayı okuduktan sonra ellerini yüzüne sürdü. Elimiz beraber bağlı olduğu halde benim elim kalkmadı. Bunu Üstad'ın bir kerameti olarak bizzat müşahede ettim. "Üstad, herkesi kendi mertebesine hizmete sevk ve idare ederdi" "Üstad kinini medh ü sena ile, kimini takdirle, kimini de takbihle idare etmişti. İşte bu idarecilik bir kemal alâmetidir. Herkesi kendi mertebesinde idare ederdi. "İkinci Cihan Harbinde İstanbul'da yedi ay kadar ihtiyat askerliği yaptım. Fatih'te bulunmuştuk. Terhis olduktan sonra orada kalmak istiyordum. Kardeşiniz Tahsin (Aydın) bana mektup yazmıştı. Üstad mektubun altına şu notu kaydetmişti: "Feyzi kardaşım, İstanbul Eski Said'i bilir. Yeni Said'in kardaşı Feyzi'yi aldatıp kendine çekmesin. Senin orada kalmana Risale-i Nur razı değil!... " Bu notu kırmızı kalemle, yeni bir uçla yazmıştı, kendi hattıydı. "Üstad Fevzi'yi Feyzi yapmıştı" "Üstad'la beraber bulunduğumuz yılların hatıraları hülasaten şöyledir: "Eskiden ismim Mehmet Fevzi idi. Üstad, 'Mehmet Feyzi olsun' dedi ve öyle oldu. "Üstad, dağda hastalanmıştı" "Bir gün dışarıdan bir kadın, 'Hoca Efendi seni çağırıyor' diye bana bildiriyordu. Uykudan kalkarak kapıya baktığımda kimsecikler yoktu. Hemen kalkıp evine gittim. Fakat evde kimsecikler yoktu. Arkadaşlarla dağa gitmiş. Ben de dağa gittim. Üstad beni görünce, 'Nereden çıktın sen?' dedi. Ben de 'Siz çağırtmışsınız' dedim. 'Hayır ben çağırtmadım', dedi. Dağda hastalanmıştı. Ata binerek eve getirdik. "Yolda atın üzerinde bile Risale tashih ederdi""Mektupları ve risaleleri dağda veya evde tebyiz ederdim bazan da kendi ağzından yazardım. Atla dağa giderken yolda bile boş durmazdı. Siyah bir atı vardı, hayvanın üzerinde eserleir tashih edeceği zaman dizginini tutmadığımız halde at kendiliğinden dururdu. "Kırda namaz kılıyorduk. Namaz esnasında yanımıza iki camus geldi. İki-üç metre kadar yaklaştılar. Ben kortum ve telaşlandım. Namazdan sonra Üstad bana: 'Senin telaşın benim namazımı da teşviş etti' dedi." Üstad Bediüzzaman'la bulunduğu günlerde hasretle anan Mehmed Feyzi Efendi, hatıralarını anlatırken dertleniyor: "Demler o demler, zaman o zaman idi..." diyerek Bediüzzaman'la geçen mesut zamanlarını hasret hisleriyle anıyordu. "Arabî-Türkî kendi eserlerinin tamamını Üstad'a okudum" "Arabî ve Türkî kendi eserleri olan Risale-i Nurların tamamını kendisine baştan sona okudum. işte ben bununla iftihar ederim. "Asiye Hanım (Mülazımoğlu), dedesi Küçük Aşık'ın Mevlânâ Halid Hazretlerinden aldığı cübbeyi getirmişti. Cübbeyi yıkadım, suyunu kabristana döktüm. Hayatta iftihar ettiğim bir husus da budur. "Nurları köşe bucak saklardık. Beşinci Şua'yı kömürlerin içine saklamıştık. Tevhid Risalesinin ilk müsveddesini ise Vali Avni Doğan aldı. "Üstad'a en ziyade Avni Doğan eziyet ederdi""Üstad'a en ziyade sıkıntı veren Avni Doğan'dı. Vali Mithat onun kadar eziyet etmemişti. Mithat Altıok, İttihad ve Terakki fırkasında kâtipmiş. Üstad'ı o zamanlardan tanıyordu. Belediye Reisinin evinde Üstadla görüşmek istedi, fakat Üstad görüşmeyi kabul etmedi. "Fevzi, Kaza-i İlâhidir" "Denizli hapsinden sonra, yeşille beyaz karışımı bir sarık sarmıştı. Pencereden bana şöyle seslenmişti : "Fevzi kaza-i İlâhidir..." "Kastamonu'dan ayrılırken müddeiumumilikte (savcılıkta) ikindi namazını kılarak çıkmıştı. Giderken 'Allahasmarladık' diye başlayan bir mektup yazmıştı. "Polis müdürü, Şükrü Bey diye bir zattı. Mithat Altıok on dokuz gün ifadem alınırken yanımda bulundu. "İfadem alınırken Üstad'ı kastederek, 'Akşam evinde kırk baklava tepsisi vardı' diyorlardı. Ben de 'Yalan söylemeyin' diye cevap verdim. "Bir yerde şöyle bir not bulmuşlardı: "İstanbul'dan kitap geldi, kerameti gözüktü!' Bu kitapları kim getirdi diye çok sorup sıkıştırdılar. "Bir akşam başkomiser gelip beni çağırdı. "Ne yaptınız?' diye sordu. "Ne yapacağız? Yatsı namazını kıldık...' "Kim geldi?' "Bilmiyorum, karanlıktı' diye cevap verdim. "Ezanı kim okudu?' "Ben okudum.' "Bu ifadelerden sonra, rahmetli Emin Bey'e söyledim: 'Ben böyle dedim, şayet sana da sorarlarsa sen de böyle, söyle', dedim. "Arapça mı okudun?' diye sordular. 'Evet' demiştim. 'Bunun suçu yoktur. Kendi evimde, kapalı yerde istediğim şekilde okurum.' "Emin Bey ne sordularsa hepsini biliyorum, diye cevap vermiş. "Emin Bey'i, 'Yalan söylüyorsun' diye tokatlamışlar. "Çaycı Emin'in büyük bir ihlas ve sadakatı vardı" "Çaycı Emin Bey, ümmî olduğu halde öyle bir sadakat gösterdi ki kemal-i ihlâs sahibiydi. Yüksek bir meziyeti vardı... Benden üstündü. "İfadelerimiz alınırken kamış kalemle, demir uçlarla çeşitli yazılar yazdırdılar. Tâ ki ellerindeki kitapları kimin yazdığını tesbit edebilmek için... "Vali Avni Doğan, alıp götürdüğü Risalenin aslını bir daha vermedi. Dosyamızın kalınlığı yerden bir sandalye yüksekliğinde olmuştu. "Üstad istidasını geri almıştı""Denizli'de Mahkeme Reisi Ali Rıza Bey (Balaban) kademe kademe anfi gibi sıralar yaptırmıştı. "Üstad hastalığını ileri sürerek 'mahkemeye gelemeyeceğim' diye istida vermişti. Sonra mahkemenin müsbet halini görünce 'İstidamı reddediyorum!' dedi. Reis: 'Ey Said Efendi, istidayı geri mi alıyorsun?' diye tebessümle mukabele etti. "Bir celsede müddeiumumi Üstad'ın oturuşuna itiraz etti. 'Mahkemenin nizamını bozuyor' dedi. "Ali rıza Efendi ise, 'Doğru oturunuz' deyince; Üstad 'hastayım' diye cevap verdi. "Reis, müddeiumumiye dönerek: 'Hastaymış ne yapalım? dedi. Sonra da 'Siz gidin istirahat edin' diye bir gardiyanla Üstad'ı gönderdiler. "Bediüzzaman ve talebeleri hapishaneyi mektebe çevirdiler" "Denizli'de, müddeiumuminin muavini adliye vekiline telgraf çekmiş: 'Bediüzzaman ve talebeleri hapishaneyi bir mektebe çevirdiler!' diye. "Üstad, 'Hapishanenin mektep olmasından memnun olunsun' diyordu. Beylerbeyi Süleyman hapisten nasıl kaçmıştı?
"Hapishanede Beylerbeyli Süleyman Hünkar ve arkadaşları kaçmak istiyorlardı. Süleyman: 'Deve bile olsa ben yine buradan kaçırırım' diyordu. Üstada, 'hoca ammi' diye hitap ederdi. Daha sonraki senelerde (1948) biz Afyon hapsindeyken Süleyman hapisten kaçarak Kastamonu'ya Sadık Bey'in yanına gelmiş, bizleri aramış sormuş. Sadık Bey, 'Nasıl kaçtın' deyince: 'Üstadın Esmâ-yı Hüsnâ manzumesini Feyzi Efendi yazmıştı, onu muska yaparak kaçtım!' diye cevap vermiş. İdamlıklar nurlarla imanlarını kurtarmışlardı "Hapishanede mahkûmlar bize dualar yazdırmak istiyorlardı. Delâil-i şerifi yazmıştım. Ağır cezalılardan İbrahim bunu muska yaparak kaçmak istiyordu. Ben de 'Böyle şeylerle kaçılmaz. Eğer kaçılsaydı biz kendimiz kaçarız!" diye latife yollu cevap vermiştim. Daha sonra İbrahim'i idam ettiler. Bir çok mahkûmları kötü vaziyetten kurtarmıştık. Pislikten, kötü hayattan Kur'ân okuyarak, Nurları okuyarak kurtuldular. "Bazılarını Kur'ân okurken, bazılarını tesbihat yaparken, bazılarını ise namazdan alıp götürdüler, idam ettiler. Kumardan ve diğer fenalıklardan alıp götürselerdi, ne olurdu biçarelerin hali? "Üstad' yeni yazı ile Risaleleri yazın' deyince, bazıları itiraz ettiler. Sadık Bey ise, sadakatle, 'Üstad ne derse o olsun' diyordu. "Nurcu ismini ilk defa Afyon'da duydum""Denizli'den sonra ise, l948 senesinde Üstadla birlikte ilk defa bizi Afyon hapishanesine gönderdiler. Gece vakti tevkif ettiler. O zamana karşı Nurcu ismini duymamıştım. İlk defa Nurcu tabirini Afyon'da duydum. "Afyon'da hepimizi bir nezaret odasına koymuşlardı. Üstad bizleri, talebelerine göstererek: 'Bu on Said kadar hizmet etmiştir. Şu yüz Said kadar hizmet etmiştir!' diye iltifat ediyordu."
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
referandum da EVET demek:
ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
|
|
|
Yönetim
Mesaj Sayısı: 1111
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #152 : 30 Temmuz 2009, 12:14:06 12:14* » |
|
Bu konuya ait ve muhtemelen aynı zamanlarda yazılmış bazı mesajlar veritabanından silinmiş.. Nasıl olmuş, ne olmuş bilmiyorum ama başka kayıplarda olmuş olabilir.
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
"Ya Rabbi! Beni kendinle meşgûl eyle de, kimse senden alıkoymasın."
|
|
|
Moderatör
Mesaj Sayısı: 3821
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #153 : 26 Ekim 2009, 13:41:26 13:41* » |
|
MEHMED FIRINCI 1
1928'de Bursa'ya bağlı İnegöl'ün Yenice Müslim köyünde doğdu. Bediüzzaman 1953'te onun Fatih Çarşamba'daki evinde üç ay kadar misafir olarak kalmıştır. Otuz yıldan beri Risale-i Nur hizmetlerinde bulunup, eserlerin bilhassa dış dünyada tanıtılması için büyük hizmet ve gayretleri olmaktadır.
"Üstadı ilk duyuşum"
yılında Zonguldak'ta askerlik yapan ağabeyim izne gelmişti. Dükkânda Büyük Doğu gazetesi almış, okuyorduk. Gazete, Üstadın hayatını yayınlıyordu. Ağabeyim mecmuayı okuyunca, çok beğenerek, takdir duygularıyla 'Ah askerdem gelsem de şu zâtın yanında çalışsam' diyordu.
"Bu esnada aramızda dinî bir sohbet başlamıştı. Askerde ağabeyim kantini işlettirirken, ara sıra çay içmeye gelen hoşsohbetli bir asker, memleketi olan Kastamonu'dan, liseyi bitirmeden askere geldiğini, lisede iken arkadaşları ile kır gezintisinde dağda bir hocayı gördüklerini, bu hocanın kendilerine nasihat ettiğini ve bu esnada iki bardak hacmindeki küçük bir çaydanlıktan, 20 kişiye birer bardak süt içirdiğini ağabeyime anlatmış. Sohbet esnasında ağabeyim bunu bana anlatınca, bir anda içim yandı. 'Ah' diye bir iç geçirdim, hasret ve iştiyak duydum. 'Acaba bu hoca sağ mı, nerededir?' diye düşündüm.
"Üstad Bediüzzaman'ı ilk duymam bu şekilde olmuştu. Çünkü o gençlere nasihat eden hocanın o olduğunu yıllar sonra öğrenmiştim. Ve Allah duamı kabul etmişti.
"Nur talebeleri ile tanışmam"
"Köyde iken hafızlığa çalışan çocukluk arkadaşım Hafız Nuri, talim için İstanbul'a gelmişti. Bu vesileyle bazan Nuruosmaniye Camiine akşam namazlarına gidiyordum. Enver Ceylân Hocaefendi, o zaman müezzindi. Ona bir sual sormuştum. O da sualime cevaben, 'Seni Nur talebeleri ile tanıştırayım mı?' diye cevap verdi. Ben de kabul ettim.
"Beni Çankırılı Hafız Ahmed isimli bir talebe ile Kadırdga'daki ahşap bir evin bodrum katında ikamet eden birkaç üniversite talebesiyle tanıştırdı. Bir portakal sandığının üzerinde, eski yazı bir kitap duruyordu. Sonra öğrendim ki, bu kitap, İhlâs Risalesi imiş. Ve bana ondan okudular.
"Beni ilk defa Nur medresesine götüren Hafız Ahmed'le yirmi sene sonra, rahmetli Zübeyir Gündüzalp Ağabeyin cenazesinde ikinci defa görmüştüm. O da beni tanıdı.
"Gençlik Rehberi Mahkemesi"
"Muhsin Alev Gençlik Rehberi'ni bastırmıştı. Polisler Kadırga'daki evde arama yapmışlar. Benim haberim yoktu. O gidiş gelişlerimde on-on beş kişi bazen bir araya geliyorduk. O arkadaş grubunu göremeyince nerede olduklarını sordum. Bana polislerin geldiğini söylediler. Polisler 100 tane kitap götürmüşler.
"O zaman polislerle biz her gece fırında çay içer, sohbet ederdik. Bu sebepten, ben polislere hiç yabancılık çekmedim. 'Polisler gelmişse ne olmuş?' gibilerden, yine oraya devam ettim. O sıralarda, kimsenin gelmeyişine de hayret ettim.
"Bir müddet sonra Süleymaniye'ye taşındılar. Oraya da gitmeye devam ediyordum. Bu sıralarda fırını Nuruosmaniye'den Çarşamba'ya taşıdık. Bu sebepten, birkaç gün gitmek mümkün olmadı.
"Üstad Hazretleri Gençlik Rehberi Mahkemesi için İstanbul'a gelmişti. Ben bu haberi Gece Postası gazetesinde okumuştum. O akşam Süleymaniye'ye gittim. Muhsin Alev'i buldum. 'Sabah namazında gel, Hazret-i Üstada gidelim' dedi. Ertesi gün beni Sirkeci'de Akşehir Palas Oteline götürdü.
"Sen Ispartalısın"
"Üstad Hazretleri otelin üst katında, cadde tarafında bir odada namaz kılmış, dua ediyordu.
"Muhsin Alev Hazret-i Üstada,
"Bu Fırıncı Mehmed'dir' diye takdim etti.
"Üstad Hazretleri,
"Sen hoş geldin, safa geldin kardaşım!' dedi. Elini öptüm, o da beni başımdan öptü. Bundan sonraki diğer bütün ziyaretlerimde elini öptüğüm zaman, Hazret-i Üstad da başımdan öperdi.
"Halimi, hatırımı, annemi, babamı ve kardeşlerimi sordu. Büyüklerin hal hatır sorması, bir lütuf oluyordu. Benimle alâkalanması sanki 'Tevhid' çeker gibi, bir feyiz veriyordu.
"Memleketimi sordu. İnegöllü olduğumu söyledim. Aralıklı olarak tekrar tekrar, tam üç defa sordu. Sonuncusunda, 'Esas, esas nerelisin?' diye suali tekrarladı. Dedemin Ispartalı olduğunu söyledim. 'Dedem Uluborlu'dan İnegöl'ün Yenice Müslim köyüne gelip imam olmuş' deyince,
"Sen Ispartalısın' diye mülâtefe ettiler.
"Bundan sonra ilk Mecliste geçen hatıralarından bahsetti. 'Mecliste bir gün önce hariçten karışanları en şiddetli şekilde cezalandırmaya, hattâ idam etmeye karar almışlar. Fakat ben bilmedim. Bazıları namaz kılmıyorlardı, ben onları namaza davet edici konuşmalar yaptım. Bu sohbetlerimizle, Abdurrahman ve Hafız Ali çok alâkadardır. Biraderzadem Abdurrahman tek başına otuz kişinin işini ve hizmetini görürdü. Şimdi Abdurrahman ile Hafız Ali buradadır.'
"Üstadın konuşmaları kalbimde derin tesir yapıyordu. Bilhassa Hafız Ali ve Abdurrahman mânâları ruhumda ve kalbimde çok derin izler bırakmıştır.
"Üstad mesleğimin fırıncı olduğunu öğrenince, 'Fırıncılar halkın gıda ihtiyacını karşılamak bakımından çok ehemmiyetli hizmet yapıyorlar. Namazlarını kılmak şartıyla , çalışmaları da aynen ibadettir' dedi.
"Ben, 'Efendim, ekmekçi değil, börekçiyim' dedim. Hazret-i Üstad,
. daha iyi' diye iltifatta bulundular. Konuşmasına devamla, kendisini müteaddit defa zehirlediklerini, Cenab-ı Hakkın hıfz ettiğini söyledi.
"Konya'da bir komünist komitesi, beni öldürmek için karar almışlar. Kırk bin lira ayırmışlar. Said'i kim imha ederse, bu parayı ona vereceğiz demişler' dedi.
"Üstad bana şeker ve tereyağ aldırarak börek yaptırdı"
"Hazret-i Üstad bu meseleyi anlattıktan sonra,
"Kardeşim, sen bana şeker ve tereyağ getir' diye para verdi. Yanında bir buçuk saat kadar kalmıştım. O kadar zaman içinde çok sohbet olmuştu, lâkin uzun zaman geçtiğinden hatırlamak mümkün değil. Elini öperek ayrıldım..
"Üstaddan ayrıldıktan sonra beni vesvese sardı. Acaba yağı ve şekeri nereden alsam, diye derin derin düşünüyordum. Çünkü bir yanlışlık yapabilirdim. Beni gafil avlayıp alacağım yağa bir hain zehir atarlarsa, ben ne yapardım? Bu vazife bana çok ağır gelmişti. Muhsin Alev'e, 'Üstad niçin benden istedi? Siz dururken, bana niçin söyledi?' diye sordum. Muhsin Alev'de, 'Seni hizmetine kabul ettiğinin delilidir bu' diye cevap verdi.
"Mısır Çarşısından kesme şeker aldım. Babamın Ömer Bey isminde bir dostu vardı. Halepli Ömer Bey yağcı idi. Ona gittim, çok mühim bir din âlimi için taze tereyağ almak isteğimi söyledim. O da, 'Bugün ne?' dedi. Ben 'Perşembe' dedim. O, 'Mısır çarşısının arkasında bir tavukçuya, Tekirdağ'dan benim yağım gelecek. Ben eve gelecek hafta götüreyim. Onu sen al' dedi. Ben gidip sordum, yağ gelmiş. Tartıp parasının Ömer Beye bıraktıktan sonra, böyle kendimce her cihette emniyetli bir şekilde yağı temin edebilmenin sonsuz şevk ve lezzeti içinde Hazret-i Üstada götürdüm.
"Şekerle yağı Üstada götürünce,
"Sen bana börek yap' diye buyurdu. Ve yağın bir kısmını verdi.
"Böreği yaparak ertesi sabah erkenden Üstada götürdüm.
"İşte o börektir ki, bizi, 'Fırıncı Mehmed' yaptı. ismimiz 'Fırıncı' kaldı.
"Artık hemen hergün yanına gidiyordum. Polisler kapıda gelenlerin hüviyetlerini tesbit ediyorlardı. Fakat benim hüviyetimi hiçbir kimse sormadı ve almadı.
"Öğretmenler çok mühimdir"
"Akşehir Palas'a yine bir sabah gittiğimde, Üstad Hazretleri Ebussuud Caddesine bakan tarafta, balkonda, şezlonga oturmuş; elindeki Asa-yı Musa eserini okuyordu.
"Saat on sıralarında bir misafir geldi. Bu zat göz doktoru Hüsnü Oğan'dı. Aynı zamanda Kuleli Askerî Lisesinde kimya derslerine giriyormuş. Üstad kendisini kabul etti:
"Kardeşim, hoş geldin, öğretmenler çok mühimdir, öğretmenlerin yeri ya kulenin başı, ya kulenin dibidir. Ortada tutunacak yer yok' dedi.
"Risale-i Nur'u çok okumak lâzım' diye elindeki eseri gösterdi. 'Kendim telif ettiğim bu kitabı, en az kırk defa okudum' diye ifade etti.
"Üstad hediye kabul etmezdi"
"Yine birgün, akşamla yatsı arası, Üstadın yanına gitmiştim. Yanında, talebelerinden Ziya Arun ve Muhsin Alev vardı ve çok üzgündüler. 'Ne oldu?' diye sordum. Onların müteessir olması bana da çok dokunmuştu. Onlar ne olduğunu söylemediler. Ben de üzgün vaziyette bir kenara oturdum. Az sonra oturduğumuz odanın tam karşısında olan kapı açıldı. Kalblere ve ruhlara nüfuz eden şifalı bir tebessümle Üstad göründü. Elinde, ayaklı kristal bir kâsede kayısı reçeli, kapıda durdu. Ve biz de kendisine yaklaştık. Bana, 'Senin hatırın için bunları affettim' dedi. Kâseyi bize uzatarak, 'Siz az yiyin, çoğunu sen ye' diyerek ruhları ve kalbleri mest eden iltifatta bulunarak odasına çekildi. Sonra talebelerin suçunun ne olduğunu öğrendim. Meğer çok hürmet ettiğimiz ve sevdiğimiz Karabüklü Mustafa Osman Ağabey gelirken, yanında bir miktar portakal getirmiş, zorla kabul ettirmiş. Onlar da onu kırmamak için, hediyesini almışlar. Fakat Hazret-i Üstad sonradan çok hiddet etmiş. Hâdise buymuş.
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
referandum da EVET demek:
ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
|
|
|
Moderatör
Mesaj Sayısı: 3821
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #154 : 26 Ekim 2009, 13:44:31 13:44* » |
|
MEHMED FIRINCI 2
"Necip Fâzıl'ın Üstadı ziyareti"
"Yine birgün Akşehir Palas'a gitmiştim. Sonradan bir müddet İslâm mecmuasını da neşreden İsmail Doyuk, otelin giriş kısmındaydı. Bana, 'Yukarıda Hazret-i Üstadın yanında Necip Fazıl Bey var. Biz bekleyelim. Biraz sonra o çıkınca biz ziyaret edelim' dedi. Ben de 'Peki' dedim. O çıkarken, biz de kendisiyle hal hatır ettik ve uğurladık. Biz de beraberce Hazret-i Üstadı ziyaret ettik.
"Üstada un kavurması yaptım"
"Bir müddet sonra Hazret-i Üstad, Fatih'teki Reşadiye Oteline geçmişti. O sırada birgün İsmail Doyuk, ben fırında çalışırken Hazret-i Üstadın beni istediğini haber verdi. Hemen Reşadiye Oteline gittim. Otelde deniz görünen, aydınlık ve güneşli bir odaya kapıdan girince, tebessümle elini sallayarak beni yanına çağırdı. Elinde 1916'da basılmış, biraderzade Abdurrahman Ağabeyin yazmış olduğu Hazret-i Üstadın kendi tarihçesi vardı. Kitabın birici sahifesinde beraber çektirdikleri resimi tebessümle göstererek, 'Sen bunu gördün mü?' diye sordu. 'Şimdi gördüm Üstadım, ' dedim. Neşe ve sürur içerisindeydi. Sonra, 'Sen bana yemek yap' dedi. Nasıl bir yemek olacağını sorunca, orada bulunan tereyağ ve unu alıp kavurmamı söyledi. Ben nasıl olacağını kavrayamamıştım. Lâtife ederek 'Bizim Kürtler yaparlar, unla yağı beraber kavuracaksın' dedi. Evden, gidip tencere ve yandan pompalı gaz ocağı getirerek Hazret-i Üstadın gözünün önünde un kavurması yaptım. Çok lezzetli olmuştu. Hazret-i Üstad bir parça da bize verdi, yedik. O gün âdeta hakikî bir cenette yaşamış gibi oldum. Bayram, bahar, şehr-i âyin gibi bir âlemdi o gün.
"Gönenli Mehmed Efendi ile Üstada çay hazırladık"
"Bir Cuma günüydü. Hazret-i Üstadın yanına gittiğimde hiç kimse yoktu. Kimsenin olmayışına hayret ettim. Kapısını vurdum. Beni görünce, 'Çok iyi oldu, geldin' dedi. Ve 'Seninle Cuma'ya gidelim' dedi. Biz Üstadla tam çıkarken, Salih Özcan'la Osman Köroğlu geldiler. Hazret-i Üstad odanın kapısını kilitleyerek anahtarı bana verdi. 'Sen burada nöbetçi kal' dedi. Beni nöbetçi olarak bıraktı. Cuma'dan geldikten sonra çay yapmam için emretti. O zaman şimdiki gibi kolaylıklar pek yoktu. Mangal kömürü ile mangalı yakamaya çalışırken Gönenli Mehmed Efendi Hoca geldi. O da bana, 'Sana yardım edeyim' dedi. Beraber çayı hazırladık.
"Bir müddet sonra Ziya Arun gelince, Gönenli Mehmed Efendi ona,
"Bugün bu eller, onun kömürünü yaktı, çayını ısıttı' diye sevincini ve memnuniyetini ifade ediyordu.
"Üstadın anahtarını verip beni nöbetçi tayin etmesi, hayatımın en mesut ve zevkli ânıdır. O ânı, o lezzeti unutmam mümkün değildir.
"Emirdağ'a Üstadı ziyarete gittim"
"Üstad, Emirdağlıların küçük bir otobüsüyle İstanbul'dan Emirdağ'a dönüyordu. Otobüs bizim köyün yakınlarında mola vermiş. Bu esnada köyden iki arkadaş Üstadı görüp elini öpmüşler. Bunlardan İsmail Bayav, Üstadın Emirdağ'a geçtiğini bildirdi.
"Üstadın İstanbul'dan ayrıldığını öğrenince köyde bir ay kaldım. Bir ay sonra Emirdağ'a Üstadı ziyarete gittim. Basit bir otel vardı. Oraya indim Sabahleyin Musatafa Acet'i buldum. Üstadın Emirdağ'da evde olmadığını öğrenince Keçeliköy taraflarına yürümeye başladım. Tarlalardan buğday biçenlerin küçük çocukları, buydayı biçilmiş anızlı tarlada koşarak bana doğru geliyorlardı. Ben onlara hiçbir şey sormadığım halde, bu küçük yavrular "Bediüzzaman dede bu tarafa gitti"diye, bana Üstadın gittiği istikameti gösteriyorlardı.
"Böylece kimseye sormadan Emirdağlı masum çocukların rehberliğinde Üstadı bir ağıcın altında, taş yığınının üstünde otururken buldum.
"Üstad beni görünce tebessümle karşıladı:
"Fırıncı Muhammed'sin sen ' diye hitap etti.
"Mübarek elini öperek diz çöküp önünde oturdum. Üstad sevinçliydi. 'Pakistan'da yirmi milyon Nurcu olmuş' diye gayet memnuniyet ve beşaşetle anlattı. Pakistan'a Risaleler gönderilmiş ve oradan Üstada mektuplar gelmişti. Nur'lardan istifade eden Pakistanlılar memnuniyetlerini bildirmişlerdi. Hazret-i Üstadın bu meseleyi ifade etmek istediğini anladım.
"En büyük hakikat"
"İstanbul'a geldim. O zaman İstanbul'da hizmetler, Isparta'da ve İnebolu'da eski yazıyla teksir edilen kitapların ciltletilmesi, muhafazası ve Anadolu'da istenilen yerlere sevk edilmesi şeklinde idi. Derslerimiz Süleymaniye'de evvelâ 50 numarada, sonra yanındaki 46 numarada devam etti. O zamanki arkadaşlar Muhsin Alev, Ahmed Aytimur, Mehmed Emin Birinci, Üzeyir Şenler, Hakkı Yavuztürk idiler. Hizmetleri hep beraber 1952 yazından 1953 baharına kadar bu minval üzere devam etti. 53 baharın Hazret-i Üstadın Samsun'da Büyük Cihad gazetesinde çıkan 'En Büyük Hakikat' yazısından dolayı Sungur Ağabeyi tevkif etmişlerdi.
"Bundan dolayı, Emirdağ'dan Samsun'a gelmesi için mahkeme ihzariye çıkarmış. Üstad Hazretleri de Emirdağ'dan Eskişehir'e gelip aynı arabayla yeniden pazarlık yapılarak İstanbul'a gelir. Bu tarih tahminen 20 veya 25 Nisan 1953 arası olabilir. Üstad Beyazıt'taki Marmara Palas Otelinin üst katında kaldığı sırada Muhsin Alev'le görüştük. Tedbir düşüncesiyle birkaç gün Üstadın yanına gitmemizin doğru olmadığını bize söyledi. 'Madem maslahat öyle icap ediyor, peki' dedim.
"Üstad benden börek yapmamı istemiş"
"Birgün fırında yoktum. Ahmed Aytimur gelip bir not bırakmış. 'Kardeşim, Üstadımız senden börek yapıp getirmeni istedi. İmza: Aytimur.' Çok heyecanlanmıştım. Gene böyle bir nimet-i İlâhiyeye mazhar olmaktan ve Üstadla görüşeceğimden çok sevinmiştim. Ertesi gece sabaha karşı böreği yapıp sabah namazına Süleymaniye'ye medreseye götürdüm. Fakat, vâesefâ, kardeşler gene tedbir düşüncesiyle bizlerin, sadece ben değil, diğer arkadaşların da bir müddet Üstadın yanına gitmemizin doğru olmayacağını ifade ettiler. Tabiî, Üstad İstanbul'da olduğu halde kendisiyle görüşmemek, çok büyük üzüntüye sebep olmuyor değildi. Hakkı Yavuztürk, Üzeyir Şenler'den öğrenmiş ki, Üstad Marmara Otelinde. Ertesi gün Cuma idi. 'Hazret-i Üstadın Cuma'ya çıkar, ben de otelin önünde veya camide karşılaşırım, dolayısıyla görüşmüş oluruz' düşüncesiyle Marmara Palas Otelinin önüne gittim. Biraz karşıdan takip ediyordum. Cuma namazı vakti çok yaklaştı. Merak ediyordum. Üstad Hazretleri çıkmadı. Bu esnada başörtülü ve kıyafetinden otel hademesi olduğunu tahmin ettiğim yaşlıca bir kadın otelden çıkıp bana doğru gelmeye başladı. Ben de ona doğru gidip sordum. 'Otelde yaşlı bir Hocaefendi kalıyor. Cuma namazına gitti mi?' diye. Kadın, 'Ah çocuğum, çok üzgünüm, Hocaefendi otelden ayrıldı' dedi. Ben, 'Nereye gitti!' dedim. 'Bilmiyorum. Şimdi bu otelde kalmıyor' dedi. Çok müteessir olmuştum. Bir ana düşündüm, nereden öğrenebilirim diye. O sırada Beşiktaş'ta Vişnezade Camii imamlığını, Isparta'da Hazret-i Üstadın hizmetinde, Risalelerin telifinde çok hizmeti geçen Refet Barutçu Ağabey yapıyordu.
"Hem Cuma namazını orada kılmak, hem de ondan bir mâlûmat alabilmek ümidiyle, acele bir taksiye atladım. Cuma namazına yetiştim. Namazı kıldık. Namazdan sonra Refet Ağabeyle sohbet ettik. Ve bu arada Hazret-i Üstadın nerede olduğunu sordum. Onun ise, Hazret-i Üstadın İstanbul'da olduğundan haberi bile yoktu. 'Hadi bize genciz, bize söylemediler, ama Refet Ağabeye niye haber vermediler?' diye, hem şaştım, hem üzüldüm. Oradan Süleymaniye'ye geldim, kimse yoktu. Gece hiç uyumamıştım. Onun için biraz yatmıştım ki birisi geldi, uyandırdı. Kapıyı açtım, içeri aldım. Hüseyin Kileci isminde bir gençti. Onunla biraz ders okuduk. Çay içtik. Bu arada hiçbir sebep yokken, kendi kendine gülmeye başladı. Ben merak ettim, 'Ne gülüyorsun?' diye ısrar ediyordum,a ma o söylemiyordu. Neticede söylettim. Nasıl olduğunu bilmiyorum, fakat Üstad Hazretlerin ziyaretten gelmiş. Ve Üstad Hazretlerinin o gece, ikinci gece olarak Çamlıca'da Bodrumî Camii diye anılan bir camiin karşı sırasında kalacağını söyledi. Bunun üzerine 'Artık, ertesi sabah gideyim' düşüncesiyle fırına gidip o geceki işe başladık.
"Sabahleyin erkenden Fatih Çarşamba'dan Küçük Çamlıca'daki Bodrumî Camiine gitmek üzere yola çıktım. Oraya varana kadar vakit hayli ilerlemişti. Vardığımda camideki tanıdığım müezzin Ahmed, 'Üstad Hazretleri maalesef buradan ayrıldı' dedi. Ben dehşetli müteessir olmuştum. Bir türlü Üstada kavuşamıyordum. İzini yine kaybetmiştim.
"O teessür içinde döndüm, eve geldim, Akşam medreseye gittim. 12'ye yakındı. Kimse gelmemişti. Muhsin Alev'in Şehzadebaşında bir talebe yurdunda yeri vardı. Polislerin takibinden kurtulmak ve onları şaşırtmak için, yurda gittim ve müdüre, Muhsin Alev'in gelip gelmeyeceğini sordum. Müdür bu gece gelmesi ihtimalinin kuvvetli olduğunu söyledi. Ne olursa olsun bekleyeyim, dedim. Gece saat 1'e doğru Muhsin Alev geldi. Görüştük. Tabiî üzüntüden birden, 'Neredesiniz? Sağ mısınız? Üstad nerede?' diye arka arkaya sormaya başlamıştım. O da bana anlattı. 'Sorma ahî. Ahşap bir otelin olmasını arzu etti. Aradık. Öyle müsait bir otel bulamadık. Çamlıca'da bir yerde, bir gece kaldık. Orada da dinsiz bir adam varmış. Üstad bundan çok rahatsız oldu. Ertesi sabah oradan da ayrıldık. Şimdi Bağlarbaşı'nda Helvacı Şükrü Efendinin evinde misafir bulunuyor. 'Yarın bir otel bulursanız bulun, yoksa İstanbul'u terk edeceğim' dedi.
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
referandum da EVET demek:
ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
|
|
|
Moderatör
Mesaj Sayısı: 3821
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #155 : 26 Ekim 2009, 13:51:45 13:51* » |
|
MEHMED FIRINCI 3
"Üstadı kendi evime yerleştirmeyi düşündüm"
"Bu konuşma, beni birden bire çok fazla müteessir etmişti. Ve hattâ Hazret-i Üstadın İstanbul'u terk etmesi felâket işareti gibi geldi bana. Şiddetli bir ızdırap çöktü. Ve o anda ikamet etmekte olduğumuz ev, gözümün önünde tecessüm etti. Çok hoş, şirin ve rahat, arkasında bir miktar bahçesi ve çiçekliği olan bir evdi. 'Biz bu evi boşaltsak Hazret-i Üstad acaba orada oturmaz mı?' diye düşündüm. Ve hemen Muhsin'e söyledim. O da bir zaman düşünürken, ben 'İstersen gel, şimdi evi görelim. Sen sabahleyin git, Hazret-i Üstada arz et. Kabul buyururlarsa, fırının yanında iki odalı bir yerimiz daha var. Peder ve kardeşlerimi oraya naklederiz. Hazret-i Üstad da, tahmin ediyorum, orada rahat edebilir' dedim
"Muhsin 'Peki' dedi. Yurttan ayrıldık. Fatih Camiinin avlusuna kadar konuşarak gidiyorduk. Orada Muhsin, 'Ben şimdi görsem de Üstad Hazretlerinin tekrar görmesi lâzım. Benim görmem veya görmemem birşey değiştirmez. Onun için, sen sabahleyin gel, beraber Hazret-i Üstada gidelim. Meseleyi anlatalım. Nasıl tensib ederse öyle yaparız' dedi. Ve yurda geri döndü. Ben eve gittim. Peder ve valideyi uyandırdım. Meseleyi anlattım. Onlar maalmemnuniye kabul ettiler. Ben de gece fırına çalışmaya gittim.
"Üstad Çarşamba'daki evimde kalmayı kabul etti"
"Sabahleyin Muhsin'le buluştuk. Bağlarbaşı'nda, Allah rahmet etsin Helvacı Şükrü Efendinin evinde, Üstad Hazretleriyle nihayet mülâki olduk. Elhamdülillah. Hazret-i Üstad, 'Hoş gelmişsen Fırıncı Muhammed kardeşim' dedi. Elini öptüm. Her zaman olduğu gibi, o da benim başımı öptü, sarıldı. Hal ve hatır ettikten sonra, maksadımızı kendisine arz ettik. Hazret-i Üstad 'Peki' dedi, 'sen şimdi git, biz arkadan gelelim.' Ve ben sür'atle Fatih Çarşamba'ya yol aldım. Eve geldim, Üstad Hazretleri de arabayla arkamdan geldi. Halbuki benim niyetim peder ve valideleri fırının yanındaki eve göndermekti. Tâ ki Hazret-i Üstad, evi rahatça görebilsin ve rahatça karar versin.
Yazdıkları bir risale için Üstadın el yazısıyla kaydettiği dua: 'Yâ Erhamerrâhimîn, ism-i âzamın hürmetine bunu ve böyle risaleleri yazan Ahmed, Muhammed, Hakkı ve Üzeyir'i Cennetü'l-Firdevste saadet-i ebediyeye mazhar eyle, Âmin."
Ama böylesi de güzel oldu. Peder, valide ve kardeşlerim de Üstad Hazretlerini görmüş oldular. Üstad Hazretleri de onlara dua ettiler.
"Üstad Hazretleri evin şeklini beğendiler. Ve o andan itibaren evde kaldılar. Bir kısım eşyayı diğer eve naklettik. Hazret-i Üstad takriben üç ay kadar orada ikamet etti. Bir kısım ihtiyaçları Hazret-i Üstadın yanında bulunan kardeşlerle görüşerek temin ettik.
"Biz Hocaefendiyi muhafaza ile mükellefiz"
"Muhsin, Sirkeci'ye Emniyet Müdürlüğüne gitti. Ben de biraz istirahat etmek üzere fırın tarafındaki eve gittim. Bir saat olmuştu, uyandırdılar. 'Seni polisler arıyor' dediler. İndim baktım, iki sivil polis. 'Seninle biraz görüşelim' dediler. Niçin geldiklerini anladım. Üstad Hazretlerinin bulunduğu evin tarafında şimdiki imam hatip okulunun girişinin yanında bir kahvehane vardı. Orada polislerle uzun uzun konuştuk. Bana, 'Sen nereden tanışıyorsun? Niye evini verdin? Maksadın nedir?' gibi çok uzun sualler ve cevaplardan sonra, 'Biz Hocaefendiyi muhafaza ile mükellefiz, devamlı burada nöbetçi bulunduracağız' dediler. Ben polislerin yanından ayrıldım. Hazret-i Üstada meseleyi anlatmak üzere yanına gittim. Polislerin 'Biz Hocaefendiyi muhafaza ile mükellefiz' dediklerini anlatınca, 'Doğru' dedi, 'bana birşey olursa onlar mes'ul olurlar. Beni muhafaza etmek mecburiyetindedirler. Doğru söylüyorlar' dedi ve o gün böyle geçti.
"Mahalle sakinleri Üstadı tanımaya başlamıştı"
"Hazret-i Üstad âlayişli nümayişli, lüks görünüşlü, dünyevî câcibedar meskenlerden, mahallerden hoşlanmazdı. Bu bakımdan, bu mütevazi evde çok memnun ve huzurlu bir vaziyetteydi. İstanbul'daki dostlar yavaş yavaş Üstadın İstanbul'da olduğunu öğrenmeye başlamışlardı. Gelip gidenler çoğalıyordu. Mahalle sakinleri evvelâ meseleyi kavrayamadılar. Sonra gelip gidenlerin çok olmasından meraklandılar ve Üstadı yavaş yavaş tanımaya başladılar. Muhtar Hüseyin Efendi, mahallede dost ve ahbaplarıyla bir nevi mahalle nâmına ziyarette bulundular. Üstad onlara çok iltifat etti. Onlar da Üstaddan çok memnun kalmışlardı. Böylece mahalle Üstad Hazretlerin daha yakından tanıdı. Dolayısıyla bize karşı da çok daha farklı bir muhabbetle muameleye başladılar.
"Üstad Hazretleri burada kaldığı zamanlarda mevsim ilkbahar ve yaz idi. Üstad çok zaman gezintiye çıkardı. Bu gidiş gelişleri Draman otobüsleri ile olurdu. Üstad otobüsün en önüne otururdu.
"Bu bindiği otobüsler Cihangir-Draman arasında çalıştığı için, Taksim'de iner, Sarıyer otobüsüne biner ve boğaz tarafına hava almak için çıkardı.
"Üstad o gidiş gelişlerinin bir semeresi olarak Emirdağ Lâhikası'nın 2. cildinin 97-99 sayfalarında yer alan iki sualli mektubu yazmıştı.
"Seb'a Semâvât' meselesi
"Muhsin Alev, Edebiyat Fakültesinin Felsefe bölümünü bitirmek üzereydi. Üstad Hazretleri fakülteyi bitirip üniversiteden alâkasının kesilmesini istemiyordu. Çünkü üniversite talebesi o zaman yok gibiydi. Üniversite camiasına Nur'ları anlatacak kimse kalmıyor ve hizmet bakımından zararlı oluyordu. Bu esnada bir İngiliz müsteşrik gelmişti. Edebiyat Fakültesi salonlarında yedi gün üst üste konferans vereceği ilân edilmişti. Birinci gün konferansında 'Seb'a Semâvât' âyetini inkar etmişti. 'Bugün astronomi çok ilerlemiştir. Yapılan inceleme ve araştırmalar, sema katlarının varlığını tesbit etmemiştir. Bu âyet ilme aykırıdır' diye beyanda bulunmuştu. Muhsin Alev ve Ziya Arun konferansı dinlemişlerdi. Üstad Hazretlerine geldiler, anlattılar. Üstad Hazretleri hemen İşârâtü'l-İcaz'da ve aynı zamanda Lem'alar'da bulunan o âyetin izahatını, tefsirini, baş tarafına birtakım ilaveler koyarak bir mektup halinde teksir ettirdi.
"İşârâtü'l-İcaz'da olan o parça:
"Üçüncü mes'ele: 'Seb'a kelimesi hakkındadır.
"Ey arkadaş! Semavatın dokuz tabakadan ibaret olduğu, eski hikmetin hurafelerinden biridir. Onların o hurafevâri fikirleri, efkâr-ı âmmayi istilâ etmişti. Hattâ bazı müfessirler, bazı âyetlerin zâhirini onların mezheblerine meylettirmişlerdir. Hikmet-i cedide ise, feza denilen şu boşluktan yalnız yıldızların muallâk bir vaziyette durmakta olduklarına kâildir. Bunların mezhebinden semavatın inkârı çıkıyor. Ve bu iki hikmetin birisi ifrata varmışsa da ötekisi tefritte kalmıştır. Şeriat ise, Cenab-ı Hakkın yedi tabakadan ibaret semâvatı halketmiş olduğuna hâkimdir ve yıldızların da balık gibi o semalar denizlerinde yüzmekte olduklarına kaildir. Hadis ise semanın 'mevcun mekfûnü'den ibaret bulunduğunu emrediyor. Şu hak olan mezhebin, 'altı mukaddeme' ile tahkikatını yapacağız.
"Birinci mukaddeme: Şu geniş boşluğun esîr ile dolu olduğu fennen ve hikmeten sâbittir.
"İkinci mukaddeme: Ecrâm-ı ulviyenin kanunlarını rabteden ve ziya ve hararetin emsalini neşr ve nakleden, fezayı doldurmuş bir madde mevcuttur.
"Üçüncü mukaddeme: Madde-i esîriyenin, yine esir olarak kalmak şartıyla, sâir maddeler gibi muhtelif teşekkülâtları, ayrı ayrı nevileri vardır. Buhar ile su ve buzun teşekkülâtları gibi.
"Dördüncü mukaddeme: Ecram-ı ulviyeye dikkat edilirse tabakaları arasında muhalefet görünür. Evet, yeni teşekküle ve in'ikada başlamış milyarlarca yıldızlardan ibaret Kehkeşan ile anılan tabaka-i esîriye, sabit yıldızların tabakasına ve hâkeza... yedi tabakaya kadar birbirine muhalif tabakalar vardır.
"Beşinci mukaddeme: Araştırmalar neticesinde sabit olmuştur ki, bir maddede teşkil, tanzim, tesviyeler vâki olursa, birbirine muhalif tabakalar husule gelir. Bir mâdenden kül, kömür, elmas meydana gelir; ateşten alev, duman husule gelir. Muvellidülmâ ile müvellidülhumuzanın imtizacından su, buz, buhar tevellüd eder.
"Altıncı mukaddeme: Şu müteaddit emarelerden anlaşıldı ki; semavat müteaddittir; şeriat Sahibi de, yedidir, demiştir; öyle ise yedidir. Maahâza yedi, yetmiş, yedi yüz sayıları Arap üslûplarında kesret için kullanılır.
"Arkadaş! Pek geniş bulunan Kur'ân-ı Kerimin hitaplarına, mânalarına, işaretlerine dikkat edilmekle bir âmiden tut, bir veliye kadar bütün tabakat-ı nâsa ve umum efkâr-ı âmmeye olan müraatları, okşamaları fevkalâde hayrete, taaccübe mûcibdir.
"Meselâ, 'seb'a semavatin' kelimesinden bazı insanlar havâ-i nesîmiyenin tabakalarını fehmetmiştir; öbür bazı da, arzımız ile arkadaşları olan hayattar küreleri ihata eden nesîmi küreleri fehmetmiştir; bir kısım da seyyarât-ı seb'ayı fehmetmiştir; bir kısım da, şu bilgimiz manzume-i şemsiye içinde esirin yedi tabakasını fehmetmiştir; bir kısım da, şu bilgimiz manzume-i şemsiye ile beraber altı tane daha manzume-i şemsiyeyi fehmetmiştir; bir kısım da esirin teşekkülâtı yedi tabakaya inkısam ettiğini fehmetmiştir.
"Hülâsa: Her bir kısım insanlar, istidatlarına göre feyz-i Kur'ândan hisselerini almışlardır. Evet, Kur'ân-ı Kerim, bütün şu mefhumlara şâmildir diyebiliriz.'
"Ertesi gün bu mektubu konferans esnasında dinleyiciler arasında dağıtıldı. Orada bulunanlar yazıyı görüp konferans başlamadan önce kendisine okuyup tercüme ettiler. Onun üzerine İngiliz sormuş: 'Kim bu zât?' Cevaben demişler:
"Bediüzzaman Said Nursî adında bir âlim vardır. O bu âyeti size cevaben böyle tefsir etmiş. 'İngiliz o günkü konferansı kısa kesip beş günlük konferansını da iptal ederek Türkiye'den çekip gitmiştir.
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 28 Ekim 2009, 14:23:53 14:23* Gönderen: fahamettin »
|
Kayıtlı
|
referandum da EVET demek:
ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
|
|
|
Moderatör
Mesaj Sayısı: 3821
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #156 : 28 Ekim 2009, 14:25:54 14:25* » |
|
MEHMED GEZGİÇ
Onuncu Lem'a ve Seyranî Esas ismi Mehmed Gezgiç olan bu zat 1896'da Isparta'da doğmuştur."Onuncu Lem'a" olan "Şefkat Tokatları" risalesinde ismi ve bahsi geçmekte, yediği tokat anlatılmaktadır.
Şefkat tokatları yiyenlerin sekizincisi olarak bahsedilen Seyrani Isparta'nın Gülcü Mahallesinde oturur ve orada terzilik yapardı. Bir ara Seyrani ismindeki camide iki yıl kadar imamlık yapmıştı. Âlim ve fâzıl bir Nur talebesi olan Mehmed Gezgiç'in Seyrani lakabı imamlık yaptığı camiden dolayı kendisine verilmiştir.
Risale-i Nurları yazarak Nur hizmetlerinde bulunmuştur.
Bir merak saikasıyla Rumların terk ettikleri gömülü altın hazinelerini bulmak için uğraşmaya başlamıştı. Bunun için de cinlerle irtibat kurmaya çalışmıştı. Bu hususta Hazret-i Üstada da bazı sualler sormuştu. Fakat Üstad daha evvelleri de aynı mevzuda uğraşmaması için kendisini ikaz ederek suallerine cevap vermemişti. Kendisi ise yine cinlerle uğraşarak altın bulma işine devam etmişti. Sonra durumu adliyeye intikal etmiş ve bir sene kadar hapis yatmıştı.
Üstad Bediüzzaman bu meseleyi "Onuncu Lem'a"da Seyrani'nin yediği tokatın sonunda şöyle ifade buyurmaktadır:
"Seyrani bir şefkat tokadını yedi. Bir seneye karib, bir halvet hânede (yani hapiste) bekledi."
Şefkat tokadına sebep olan
Mehmed Seyrani'nin Üstad'a Mektubu Üstad Bediüzzaman Barla hayatında, Kur'an-ı Kerim'in tevafuk mucizesine dair çalışmalar yapıyordu. Bu meseleyi Isparta'daki Nur talebelerine de bildirerek, onlarla istişare yapıyordu.
Meseleye alakalı olarak Isparta Nur talebelerinden Mehmed Seyranî Üstada şu mektubu yazmıştı.
"Bismihî Tealâ azze ve celle Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü fi külli ânin elfü elfü merratin
"Çok muhterem üstadımız,
"Tevafuklu ve haşiyeli bir Kur'an-ı Kerim yazılması hususundaki fikir ve kanaatımızın iş'arına dair telakki ettiğimiz emr-i âlilerine imtisâlen fikir ve kanaatimi bervech-i âti zîrde arz eylerim, şöyle ki:
"Fakir, mahlasımdan anlaşılacağı üzere seyrine müştak olduğum cihetle nakış ve suretinden ibaret olan tevafukata fazla bir kıymet ve ehemmiyet vermemekteyim. Çünkü, bir kelimenin, satırın baş veya ortasında bulunmasında ne mahzur olabilir? Aslında, yani Levh-i Mahfuzda mevcut olduğu halde, kâğıt üzerinde tevafukat bulunmaması Kur'an-ı Hakimin hiçbir vecihle kıymetine halel vermez. Ve bu tevafukatın maddî ve manevî bir nef'i mevcut olduğunu bilmiyorum.
"Haşiye meselesine gelince: Haşiyeye yazılacak şeyler Sözler'de olduğu gibi âyât-ı Kur'aniyenin, ihtiraat-ı hâzıra-ı medeniyete göre tefsir ve tatbikinden ibaretse, bu cihet, yeri geldikçe Sözler'de izah edilmiş ve esasen, bu âyâtı fenn-i hâzır icadatına tatbikan tefsir, herkes tarafından yapılabileceği cihetle, fazla bir kıymeti haiz olmayacak ve herkes birer defa okumakla iktifa edecektir. Sözler'deki 'Allahu nûrussemâvati velard' ilaahir, 'Kutile ashabü'l-uhdud' ilâahir... âyetlerinin tefsirleri olan elektrik tesisatı ve şimendifer bu kabildendir. Fakat, istiyorum ki, Kur'an-ı Hakim'in yüksek maani-i celile ve esrar-ı hafiyesi üzerinde birer parça perde kaldırılarak henüz ihtirâ edilmemiş ve belki bir kaç yüz sene sonra ihtiraı mümkün fünundan bahsedilsin.
"Velâ ratbin velâ yabisin' ilaahir... 'Ve yahluku mâlâ ta'lemûn' âyât-ı celileri bize ilm-i cifir ve ilm-i cerr-i eskâl vs gibi ulum-u mensiye-i mektumeden başka nice yüzbin fünunun Kur'an-ı Hakimde münderiç olduğunu beyan buyurduğuna göre, Kur'an-ı Hakimde münderiç olduğunu beyan buyurduğuna göre, Kur'an-ı Azimü'l-Bürhan'ın projektörüyle bütün dünya milletlerinin gözlerini kamaştırıp sulandırmak ve ister istemez yönlerini Kur'an-ı Hakime çevirmek için esrar-ı hafaya-yı Kur'aniye'den bazıları açık edilecekse haşiye yapmak doğru, ve illâ fuzuli emek ve zahmet olacağından, bundansarf-ı nazarla bu asra layık ve uygun bir şekilde müstakil bir ilm-i kelâm yazılarak her gün biraz daha tersin edilmekte olan dinsizlik kalesinin kökünden sökülüp atılması daha muvafık-ı maslahat olacağını arz ve beyân eder ve bilvesile ellerinizden öperek, fikir ve kanaatımda ayağımın kaydığı nükat hakkında tenvir ve ihtar-ı mürşidanelerini niyaz eylerim efendim."
Terzi Mehmed SEYRANÎ
"Terzi Mehmed Seyranî" şeklindeki imzasını okuduğumuz bu zat, bir dua arayarak, okuyup hazine bulmak isteyen bir kimsedir. Onuncu Lem'adaki şefkat tokatları risalesinin sekizinci tokattaki şu bahsi de okuyunca Seyrani Efendi'nin şefkat tokadını daha iyi anlamaktayız:
"Seyranî'dir. Bu zat, Hüsrev gibi Nura müştak ve dirayetli bir talebemdi. Esrar-ı Kur'aniyenin bir anahtarı ve ilm-i cifrin mühim bir miftahı olan tevâfukata dair Isparta'daki talebelerin fikirlerini istimzaç ettim. Ondan başkaları, kemal-i şevk ile iştirak ettiler. O zat başka bir fikirde ve başka bir merakta bulunduğu için, iştirak etmemekle beraber, beni dekatî bildiğim hakikattan vaz geçirmek istedi. Cidden bana dokunmuş bir mektup yazdı. "Eyvah! Dedim, bu talebemi kaybettim!' Çendan fikrini tenvir etmek istedim. Başka bir mânâ daha karıştı. Bir şefkat tokadını yedi. Bir seneye karib bir halvethânede (yani hapiste) bekledi."
Nur Üstadı dinlemeyip, hatta muhalefet ederek, üstadın katî bildiği tevafuk meselesinden vazgeçirmeye çalışan, defineci Seyranî Efendi, bu yaptığı işten dolayı şefkat tokadını yiyerek, yakalanıp birsene hapiste yatıyor.
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
referandum da EVET demek:
ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
|
|
|
Moderatör
Mesaj Sayısı: 3821
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #157 : 03 Kasım 2009, 12:47:57 12:47* » |
|
MEHMED MÜNİP YALAZ Kastamonu Belediyesinde uzun seneler hizmet etti. Bediüzzaman'ı l937'de Kastamonu'da tanıdı. Belediye başkâtipliğinden encümen azalığına Yaşlı muhatabım, uzun seneler Kastamonu Belediyesinde çeşitli vazifelerde bulunmuş bir kimseydi. Belediye bakâtipliğinden, encümen azalığına kadar uzanan hizmet seneleri vardı. Bizim alâkadar olduğumuz, bu hizmet döneminin bilhassa 1936'dan 1943'e kadar uzanan zaman şeridi idi. Bu iki mezkûr tarihin arası, Bediüzzaman Said Nursî'nin Kastamonu'daki gurbet ve hicret yıllarıdır. İstanbul'un Bostancı semtinde sakin, emekli köşesinde hatıralarını şu şekilde anlatıyordu: "Belediye, Üstad'a yardıma karar vermişti""l937 senesinde Bediüzzaman Efendiye kış mevsiminde odun ve tahta parçaları gibi yakacaklar gönderiyordum. O senelerde belediye reisi olan Adil Yücebıyık, Bediüzzaman'a yardım için encümene teklif etti. Ben de encümenin tabii azasıydım. Encümen, ayda dokuz lira yardım yapılmasını karar altına aldı. Bu yardımın kendisine tebliğ vazifesini de bana verdiler. Bu vazifeyle Araba Pazarı'ndaki evine gittim. Karyolada oturuyordu. Mehmed Feyzi Efendi de kâtipliğini yapıyordu. "Selamlaşmayı müteakip Bediüzzaman : "Hoş geldin hemşerim!' dedi. "Ben de : "Hoş bulduk' diyerek hemen mevzuya girdim: "Efendim Hazretleri, size belediyeden ayda dokuz lira maaş bağladılar. Bu durumu size bildirmem için beni memur ettiler.' "Bediüzzaman bu teklifime aynen şu cevabı verdi : "Hemşerim, ben Kastamonu'da ikamete memurum. Kastamonuluların misafiriyim. Belediye reisleri, beldenin reisleridir. Dışardan gelen misafirlere bakmak da belediyenin vazifeleri arasındadır. Bu paralarda tüyü bitmemiş yetimlerin hakkı vardır. Be bu parayı alamam. Fakat kaldığım ev misafirhane kabul edilirse, ben de misafir olduğuma göre, bu paranın içinden sadece üç lirasını ödediğim kira bedeli olarak kabul edebilirim. Bahri Efendi'yi mutemet yapalım, o bu işi takip eder, ev sahibine her ay üç lira kira bedelini götürüp verir. "Vedalaşmaya gittim"Münip Yalaz hatıralarını o günlerin ve o senelerin canlılığı içinde anlatıyordu: "1940 senesinde Ankara'ya memuriyetimi naklettirmek istiyordum. Vedalaşmaya gitmiştim. Bana dua etti. 'Hayırlısı ise olsun' demişti. "On-on beş gün kadar ziyaretine gidememiştim. Bu vaziyetten de üzülüyordum. Evimiz Hisarardı semtindeydi. Köprüden geçince Bediüzzaman'la karşılaştım. Tam Keserci Osman'ın evinin önünde, at üzerinde dağdan geliyordu. Koşarak elini öptüm. Vallahi şu anlatacağım aynen vuku buldu: "Niçin üzülüyorsun, sen benim gönlümdesin, her zaman gelirsin. Niye üzülüyorsun, niçin hayıflanıyorsun?" "Bediüzzaman böyle konuşunca şaşırdım kaldım. "Bediüzzaman'ın verdiği eserleri Vali muavinine vermiştim""Bana okumam için Eskişehir müdafaalarıyla, bir de kardeşinin oğlunun hazırladığı kendi tarihçesini vermişti. Vali muavini Bediüzzaman'ı çok merak ediyordu. Bu eserleri benden o istemişti. Verdim. Onda kaldı. Abidin Beyin, sonra vali olarak başka bir yere tayini çıktı. Kastamonu'dan ayrılıp gitti. "Ona ilişenler hep cezasını gördü""Ona ilişenler hep musibetlere uğradılar. Bir polis vardı, Hâfız'dı. Bediüzzaman'ı takip eder, taciz ederdi. Sonunda hastalanarak öldü gitti. Elyakut köyünden olan bu Hâfız, Bediüzzaman'a yaptıklarının tokatını yedi. "Onun en büyük meziyeti affetmek, bağışlamaktı. "Onunla uğraşanlardan polis Safvet'i de, Vali Mithat Altıok kumar oynarken bastırdı. Safvet de rezil, kepaze oldu. Buna mukabil Bahri Çavuş isimli bir zat Bediüzzaman'a hizmet eder, iyilik ederdi. O da dahasonraki senelerde çok iyi günler gördü. "Yine bu ibret hikâyelerinden birisi de, Bediüzzaman'ın mezarının nakil edildiği zaman Urfa valisi olan Necdet Yalçın, daha sonraki senelerde müfettiş iken Antalya'da içkiden öldü gitti. Bediüzzaman'ın dostları ise hep mesut oldular. İyi günler gördüler. "O kadar çağırdım, niye duymadın""Kastamonu yakınlarındaki Tepelice köyünden, Küçük şeyplerin Hilmi Bey(Erkal) Hacı İbrahim dağında bekçi idi. Bediüzzaman dağa çıktığı bir gün, 'Hilmi!... Hilmi!..' diye kendisini çağırıyor, fakat Hilmi Bey nedense duymuyor. O sırada ormanda çok şiddetli bir fırtına başlıyor. Hilmi Bey az sonra çıkageliyor. Fırtınanın şiddetinden Hilmi Bey telâş ve heyecanla Bediüzzaman'a sığınıyor. Bediüzzaman ise: 'O kadarçağırdım niçin duymadın?' diye Hilmi Beye serzenişte bulunuyor. "Gönülden isteyerek göndermeyince" "Bir kadın, bir çocukla Bediüzzaman'a at gönderiyordu. O da atla dağlara çıkıyordu. Bir gün kadın, içinden atı göndermek istemiyor. Çocukla atı gönderdiği zaman, Bediüzzaman atı kabul etmiyor. Bir daha da o atla dağa gitmiyor. "Belediye reisiyle ziyaretine gitmiştik""Belediye reisimiz Adil Bey'in babası vefat etmişti. Rüyasında babasını görmüştü. Bana Bediüzzaman'a yardım etmek istediğini söyledi. Beraberce gittik. Belediye Reisi Adil Bey, diye takdim ettim. Bediüzzaman: 'Rüyamda Kuddusî Beyi (Kuddusî Akay) Adil Bey'in hem eniştesi, hem de dayı çocuklarıdır zâbit elbiseleriyle gördüm' dedi. "Adil Bey, yirmi beş lirayı Bediüzzaman'a hediye olarak vermek istedi. Bediüzzaman teşekkür ederek kabul etmedi. Adil Bey çok ısrar etti. Fakat Bediüzzaman teşekkür ederek kabul etmedi Çok fazla ısrarları üzerine Bediüzzaman yirmi beş liranın bir lirasını aldı. Kendisinin bezden ağzı büzmeli bir kesesi vardı. Kesesini açarak bir lira çıkardı ve Adil Bey'e hatıra olarak verdi. "Vali Muavini Feridun Çayır'ın Babası Üstad'ın dostu imiş""Kastamonu vali muavinlerinden Feridun Çayır'ın babası büyük bir âlimmiş. Babası ile Bediüzzaman eskiden tanışırlarmış, dost ve ahbaplarmış. Feridun Bey'i arzusu üzerine Bediüzzaman'a götürmüştüm. "Bediüzzaman ona: "Evinize geldiğim zaman, bana kapıyı açan siz değil miydiniz?' dedi. "Aradan seneler geçmiş, belki rıkk-elli sene geçmiş. İzmir'de, çeşitli yerlerde memurluk yapmış, vali muavinliği yapmış, buna rağmen ilk girişte, tanışmazdan evvel Bediüzzaman hemen hatırladı."
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
referandum da EVET demek:
ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
|
|
|
Moderatör
Mesaj Sayısı: 3821
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #158 : 02 Aralık 2009, 16:46:59 16:46* » |
|
MEHMED SAİD ŞAMİL Altı-yedi sene Kafkasya'nın şanlı kahramanı Şeyh Şamil'in torunu Said Şamil merhumun ziyaretlerine giderdik. Bu ziyaretlerin her birisi benim için ilim, irfan, fikir, iman ve kahramanlık destanlarının ziyafeti halinde geçerdi. İlk ziyaretlerimden birinde merhum Said Şamil Beyefendi'ye yaşını sormuştum. Bana cevap olarak yirminci yüz yılla aynı yaştayım demişti. O günlerde yetmiş beş yaşlarında olduğu halde yiğit ve bahadırlığı her halinden belli oluyordu. Beraberce cemaat halinde namaz kılmak için yerleri tertiplerken, iki kişinin zor kaldırabileceği koltukları tek başına kaldırdığı gibi salonun bir başından diğer başına götürüp, rahatlıkla arzuladığı yere koymuştu. Göztepe'deki dairesinde başka bir ziyaretimde, niçin evlenmediğini ve bekâr kaldığını sormuştum. Bu sualime de, cevap olarak, Dağıstan ve Kafkasya Davası ile alakalı olarak yaptığı mücadeleleri, İslâm dünyasının beraberliği için gayretlerini ve nihayet "Şeyh Şamil Hanedanı"na münasip olacak bir adayı bulamadığı için evlenmediğini-evlenemediğini anlatmıştı. Bir Bahadırın anlattıklarıSaid Şamil Beyle görüşürken, Üstad'ımın: "Kafkas ve Türkistan İslâmın iki bahadır oğullarıdır, Rus mekteb-i harbiyesinde talim ediyorlar" ifadesini düşünüyordum. Her haliyle, ses tonuyla, şivesiyle, edasıyla bu bahadır oğullarından birisi ile karşı karşıya idim. Yaşayan bir tarih, canlı hatıralarla tatlı anlar yaşatıyordu. insana... "Altmış sekiz sene evvel Yusuf Akçora hacca gelmişti. O zaman ben dokuz-on yaşlarındaydım. Kendisi İdil-Urallı, yani Tatardı. Babası vefat ettiği zaman, annesi bir Dağıstanlı ile evlenmiş. Bu sebepten bazıları, onu Kafkasyalı sanır. "Medine'ye gelmişti. Bizim mektebe geldi ve bizim sınıfa girdi. Hocamız beni tahtaya kaldırdı. Sualler sordular. Cevaplar verdim. Akşam eve geldiğimde, gündüz mektebe gelen Yusuf Akçora'yı bizde gördüm. Elini öptüm. Babama, 'bu sizin yavru herhalde sınıfın en çalışkanı, bugün hoca kendini kaldırdı. Sorduğumuz suallere hep doğru cevaplar verdi' dedi. "Yusuf Akçora ile tâ o zaman tanışmıştık. Aradan uzun seneler geçti. Cumhuriyetin ilk yıllarında, zannediyorum, l925 senesindeydi, Ankara'da yanına ziyarete gittim. Bir köşkü vardı, oradaydı. Kendileriyle sohbet ederken, bir albay geldi. Görüşüp, konuştular. Albay sonra ayrıldı ve gitti. Arkasından Akçora: "Bu albay Kürttür. Bu kürtler çok sadık insanlardır. Hocalarına çok hürmet ederler. Çok hatırşinas ve misafirperverdirler' dedi." "Buradan söz açılınca Bediüzzaman Efendi'den bahse başladı. Daha önce anket (*) dolayısiyle verdiği cevapta geçen hatırasını anlattı. Aynen Medine'de hocamın beni kaldırdığı gibi, Üstad Bediüzzaman da sık sık medreseleri gezip, dersleri takip edermiş, Yusuf Akçora da, medreselerde tarih dersleri okuturmuş, Bediüzzaman derse girdiği zaman, şimdi bir sual sorar diye çok heyecanlanır, çok telâşlanırmış... Bu hatırasını anlattı. "Ben daha önceki yıllarda, meşrutiyetin ilk senelerinde, Bediüzzaman'ı İstanbul'da çok görürdüm. En çok belindeki hançeri ve kıyafeti dikkatimi çekerdi. Bilhassa o meşhur hançerini merakla seyrederdim. O hançere sahip olmayı çok isterdim. Çocukluk hafızamda kalan bunlardır. "Yine Cumhuriyetin ilk seneleriydi. Biz o zaman İstanbul'daydık. Kafkasya'dan gizli adamlarımız gelirdi. Ben bu adamlarla görüşmek için Hopa'ya gidip gelirdim. Bir Lazın küçük bir gemisi vardı Onunla Hopa'ya gidiş-geliş onbeş gün kadar sürerdi. "l926'da yine böyle bir iş için Hopa'ya gittim. Gizli kuryeyi alıp geliyordum. Gemi Trabzon'da bir müddet durdu. Yeni yolcular bindiriliyordu. Merakla bakınca, yıllar önce gördüğüm, Yusuf Akçora'dan dinlediğim Bediüzzaman Said Nursî de bu kafilenin içinde. O zaman kendilerini Batı Anadolu'ya gönderiyorlardı. Şarkın tanınmış aşiret reislerinden Kör Hüseyin Paşa'yı ve çocuklarını geminin alt kısmına indirdiler. Bediüzzaman ise talebe ve arkadaşlarıyla güvertede oturuyordu. Hava ayet güzeldi. Bahar ve yaz havasıydı. Yol yorgunluğu veya meşakatten olacak bir parmak kadar sakalı uzamıştı. Seyahat dolayısiyle tıraş olamamıştı. "Uzaktan bir müddet seyrettim. Yanına yaklaştım, ellerinden öpmek istedim. Fakat adamları etrafını iyice sarmıştı. Ben de vazifeli olduğum için, herhangi bir zarar gelmesin diye, elini öpemedim. Öpmek kısmet olmadı. Fakat hâlâ müteessirim, niçin görüşüp, elini öpmediğime. "Sessiz, mahzun oturuyordu. Güvertede bir setin üzerindeydi. Üzerinde gri renkli bir elbise vardı. Cübbe gibi bir şeydi. Uzaktan zaman zaman bakıyordum. Maalesef elini öpmek kısmet olmadı." Said Şamil Bey o günleri yaşatıyordu bize. Konuşmamızın burasında, beş sualli nurculukla ilgili ankete temas etti. Şunları anlattı: "İnsan her yazıyı aynı halette, aynı arzu ve istekle yazamıyor. Halbuki ben sizin ankete verdiğim cevapları iştiyakla, zevkle yazdım. Zoraki olmadı. Böylece yıllar önce görüp de görüşemediğim bu muhterem zata, bu şekilde bir hizmetimiz oldu." Bahadır insan, asil hanedan Saişd Şamil'in anlattığı hatıralarla gönlüm sevinç içinde, kanatlı bir kuş gibi ayrıldım Göztepe'deki devlethanesinden...[1] * Bak. Said Nursî ve Nurculuk Hakkında Aydınlar Konuşuyor. Necmeddin Şahiner Sy. l46 [1] Baskı Yeni Asya Yayınları
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
referandum da EVET demek:
ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
|
|
|
Moderatör
Mesaj Sayısı: 3821
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #159 : 05 Aralık 2009, 22:07:54 22:07* » |
|
MEHMED SOYMEN 1950-1961 yılları arasında Isparta'da müftülük yapmıştır. Milyonun üzerinde basılan Cep İlmihali isimli eseri, İngilizce ve Almanca'ya tercüme edilmiştir. Elimde bir adres ve Isparta sokaklarında eskilerden bir zat arıyorum. Pîr Mehmed Mahallesinde arayıp soruşturduğumuz Mehmed Soymen'i bulmak pek zor olmuştu. Mehmed Soymen, Diyanet İşleri Yayınlarından çıkan ve rağbet-i âmmeye mazhar olan Cep İlmihali adlı eserin yazarı. 1954 senesinde Diyanet İşlerince açılan bir müsabakaya bütün müftülerin iştirak etmesi söylenmiş. Bu arada müsabakaya iştirak eden son iki müftü arasında Mehmed Soymen'in eseri birincilik kazanmış ve neşredilmiş. İlk baskısını 1954 senesinde yapan kitap bugüne kadar devamlı neşredilmektedir. 1973 senesinde bu küçük Cep İlmihali, Ekmeleddin İhsan tarafından İngilizce'ye, Ahmed Sehmid tarafından da Almanca'ya tercüme edilerek yine Diyanet tarafından neşredilmiştir. Pîr Mehmed Mahallesinde kendisini ziyaret ettiğimiz zaman, mütevazi, ehl-i takva, bir pir-i fâni ile karşılaştık. Bizi içeri evine davet etti. Çok rahat ve gayet net, çalışmalarımızla ilgili bildiklerini anlattı. "Üstadı ilk ziyaretim"Ak sakallı emekli Isparta Müftüsü Mehmet Soymen, Bediüzzaman'ı ilk ziyaretinin Isparta Valisi Mustafa Bağrıaçık'ın arzusuyla olduğunu söyledi. Şunları anlatıyordu:"Bediüzzaman'ın Bey Mahallesindeki evinin önünde devamlı bir polis beklerdi. On iki saatte bir devamlı değişen bu polislerden kendisi rahatsız oluyordu. "Vali Mustafa Bey beni çağırtmıştı. Gittiğimde Bediüzzaman ile görüşmemi istedi. Sık sık dışarıya çarşıya, pazara çıkmasını; namazlarda camiye gelmesini istiyordu. Valinin düşüncesi, böylece halkı kendisine alıştırarak izdihamı ve tehacümü bu şekilde önlemek istiyordu. "Halk ilk defa duyduğu, ilk defa gördüğü kimseyi daha çok merak eder. Ama daima gördüğü ve görüştüğü bir kimseyi, pek fazla merak etmezdi. Bu düşünce ile, Bediüzzaman'ı sık sık halkın arasına çıkmasını istiyordu. "Ben ziyaretimde kendilerine Valinin bu arzularını söyledim. Vali Bey size selâm ve hürmetler ediyor, 'Dışarıya çıksın, gezsin, serbestçe çarşı pazarda dolaşsın, halkın dikkatini çekmesin diyor' dedim. "Valinin bu ricasını söyleyince, dertlendi. 'Ben nereye gidebilirim ki, kiminle görüşebilirim?' diye konuştu. "Kucaklaştık.. Beni kapıya kadar yolcu etti. "O bahtiyar bir mücahitti""İkinci görüşmeyi ise, ben kendi arzumla yapmıştım. O büyük bir insandı. Ona düşman olanlar, dine aykırı olan insanlardır. Müslümanların uyandırılmasını istemeyenler, ona düşmanlık etmektedirler. Biz zavallı insanlarız. O ise mesud, bahtiyar bir mücahitti. "Evinden dışarı çıkmasından korkuyorlar, kapısında polis bekletiyorlardı. İslâmiyete düşmanlıklarını, Bediüzzaman'ın şahsında gösteriyorlardı. "Büyükler çok mütevazi oluyorlar. İnsan kendisini ne kadar büyük görürse, o kadar küçülür. Ama büyükler tevazu gösterdikçe büyüyorlar. Bediüzzaman'ın alçak gönüllülüğüne ben hayranımdır. "İstisnadır bu tevazu... Yalnız bize karşı tevazu göstermiyordu... Onun tevazuu istisnadır. Herkese karşı mütevaziydi"
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
referandum da EVET demek:
ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
|
|
|
Moderatör
Mesaj Sayısı: 3821
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #160 : 10 Aralık 2009, 13:49:37 13:49* » |
|
MEHMED ŞÜKRÜ YEŞİLNACAR 1939'da Şanlıurfa'da doğdu. Ticaretle meşgul olmaktadır. Taşıyla toprağıyla mübarek olan peygamberler beldesi Urfa, cömertliğiyle ve misafirperverliği ile de tanınan bir vatan burcudur. Urfa'nın bu mübarek faziletini yüzyıllarca evvel burayı da gezen meşhur Seyyah Evliya Çelebi, Seyahatname'sinde, bu veliler diyarı ve peygamberler menzilini sitayişle anlatmaktadır. Risale-i Nur'ları okuyarak, İslâmî hayatı yaşamaya başladığım için Gaziantep Lisesinden kovularak gittiğimde, Urfalılar bana kucak açmışlardı. Liseyi orada tamamlamıştım. Bu iki senelik Urfa hayatımda, bu aydınlık beldenin nice faziletlerini gözlerimle görmüştüm. Lise hayatımdan çeyrek yüz yıl sonra Urfa'ya gittiğimde, mektepte velim olan muhterem Yeşilnacar Ağabey Risale-i Nur'u tanıyışını ve Üstadı ziyaretini şöyle anlatmıştı: "Allah'a şükür, 1956'larda Nur Risalelerini okuyarak, aydınlanmaya başlamıştık. Daha sonraki 1958 yılında Nur Talebelerinin Ankara dâvâsı olmuştu. Bu dâvâdan sonra Isparta'ya Üstad Hazretlerinin ellerini öpmeye, nurlu simasını görmeye gitmiştik. Giderken yanımıza bir bavul da kitap götürmüştük. Isparta'da Nuri Benli Ağabeyimizin oteline inmştik. "Kapılarda bizi gören çocuklar yabancı olduğumuzu anlayarak, 'Hoca Efendiye mi geldiniz, Hoca Efendinin evini mi arıyorsunuz?' diye bize sormuşlardı. "Bizler de, 'Evet' deyince, nurlu Üstad Bediüzzaman'ın evini göstermişlerdi. "Daha sonraları Üstadın bulunduğu Isparta ve Emirdağ'da gezerken geceleyin kaldığımız otele polisler gelerek, 'Tabanca falan arıyoruz' diye bizi alıp karakola götürdüler. Karakolda bize epeyce dayak attılar. Bediüzzaman Said Nursî'yi ziyarete geldiğimizi söyleyince, 'Siz birbirinizi nereden tanıyorsunuz?' diyerek ayrı ayrı ifademizi aldılar. "Ah! Ah! Şeyhiniz yetişti!" "Ben, 'Arkadaşım da terzi, ben de terziyim. İkimiz de Urfalıyız. Urfa'da ikimiz de aynı camiye gidip geliyoruz' dedim. "Ben bunları anlatırken bir taraftan da polisler durmadan ve dinlemeden bizi dövüyorlar ve tartaklıyorlardı. Sonradan nezarete attılar. "Akşam namazını kılıyorduk. Bir polis geldi, dedi ki: 'Eğer şeyhinizin kerameti varsa, sizi bu gece bıraktırır. Bıraktırmazsa sabaha kadar siz görürsünüz.' "Bu tehdidi yaptıktan 10-15 dakika sonra geldi, 'Ah! Ah! Şeyhiniz yetişti' dedikten sonra bizi nezaretten çıkardı. Sonra bir otele götürdüler. Bizleri de bir yere bırakmaması için otelciyi sıkı sıkıya tenbih ettiler. 'Biz sabah gelip, yeniden bunları gelip alacağız' dediler. "Sabahleyin polisler geldiler, bizi alıp mahkemeye götürdüler. Mahkemede ellerimizdeki Risale-i Nur'ları alıp müsadere ettiler. Bizleri ise gayr-i mevkuf olarak serbest bıraktılar. "Isparta'dan çıkışım Urfa'ya olacak"27 Mayıs ihtilâl senesinin ilk ayına gelmiştik. Üstad Bediüzzaman'ın Ankara, İstanbul ve Konya'ya gidişlerini gazetelerde okuyorduk. Benim de gençlik günlerimin başlarında, artık askerliğim gelmişti. Denizli'ye askerlik yapmak için gidecektim. Bütün yol ve askerlik hazırlığımı yaptıktan sonra evibahleyin polisler geldiler, bizi alıp mahkemeye götürdüler. Mahkemede ellerimizdeki Risale-i Nur'ları alıp müsadere ettiler. Bizleri ise gayr-i mevkuf olarak serbest bıraktılar. "Isparta'dan çıkışım Urfa'ya olacak"27 Mayıs ihtilâl senesinin ilk ayına gelmiştik. Üstad Bediüzzaman'ın Ankara, İstanbul ve Konya'ya gidişlerini gazetelerde okuyorduk. Benim de gençlik günlerimin başlarında, artık askerliğim gelmişti. Denizli'ye askerlik yapmak için gidecektim. Bütün yol ve askerlik hazırlığımı yaptıktan sonra evime veda ederek 25 Ocak 1960 tarihinde Urfa'dan ayrıldım, doğru Nur Üstad Bediüzzaman'ın yıllarını geçirdiği, Nur Risalelerinin büyük bölümünü kaleme aldığı, güller şehri Isparta'ya vardım. "Ahmed Demir ismindeki arkadaş da benimle beraberdi. Bu arkadaş ehl-i ilim bir kimseydi. O da askerliğini Isparta'da yapacaktı. "Üstad Bediüzzaman'ın ikametgâhını kolaylıkla bulmuştuk. Ev ahşaptı. Damına üzüm asılmıştı. Bizi Mustafa Sungur Ağabey karşıladı, alakadar oldu. O âlicenap alakası hâlâ gözlerimin önündedir. "Üstad Bediüzzaman'ın huzuruna sevinçle, bayrama gider gibi girmiştim. O mübarek ellerini hürmetle ve gençlik günlerimin hasret heyecanıyla, iştiyakla öptüm. Üstad Hazretleri o zaman somyasında oturuyordu. "Denizli'ye asker olduğumu, askerliğimi yapmak için yola çıktığımı, bu vesileyle buralara, Isparta'ya kendilerini ziyaret edip, ellerini öperek, feyiz almak için geldiğimi ifade etmiştim. "Üstad Bediüzzaman bana, "Ben seni talebeliğe kabul ediyorum ve sana dualar ediyorum, seni dualarıma dahil ediyorum' diye iltifat etti. "Daha sonra şöyle konuştular:"Benim Isparta'dan çıkışım, Urfa'ya olacak. Bu sözlerimi benim vekilim olarak sen Urfa'ya yaz. Ben çok hastayım, mübarek Urfalılar bana dua etsinler.' "Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin huzur dolu mânevî dünyasından, Nur ikliminden büyük sevinçlerle ayrılarak Denizli'ye gittim. Burada da birliğime teslim olmadan önce merhum Hasan Feyzi Ağabeyin mezarını ziyarete gittim. "Böylece Üstad Bediüzzaman'ın ve Denizli kabristanının mâneviyatıyla dolu olara vatanî vazifeye başladım. "Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri uzun ve bereketli ömrünün çeşitli zamanlarında hep Urfa'ya geleceğinden bahsetmiştir. Tahmin ediyorum, Urfa'ya geleceğini en son bana bahsetmişti. Çünkü mübarek Üstadımız, benim ziyaretimden kırk-elli gün sonra ebediyete göçmüştü. Mekânı ve makamı nurlarla şad ve mesrur olsun."
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
referandum da EVET demek:
ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
|
|
|
Moderatör
Mesaj Sayısı: 3821
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #161 : 14 Aralık 2009, 12:25:39 12:25* » |
|
MEHMED TEVFİK YAKAMERCAN l896'da Kastamonu'nun Küre mahallesinde dünyaya geldi. l5 Şubat l965'de İstanbul'da Ramazan Bayramından bir hafta sonra vefat etti ve Sahrayıcedit kabristanına defnedildi. Mehmed Tevfik Yakamercan, Bediüzzaman'ın Kastamonulu talebe, dost ve hizmetkârlarından birzâttır. Güzel yazısıyla, kâtip olarak Üstada muhatap olmuş, l943'de Denizli'de hapishanede yatmıştı. Mehmed Tevfik Yakamercan'ın dedesi Salih Efendi, Sultan Mahmud devrinde Yeniçeri ağalığına kadar yükselmiş. Sultan kendisine mükâfat ve taltif olarak elleriyle iki yakası mercanla kaplanmış bir hırka giydirmiş. Bu sebepten, Mehmed Tevfik Efendi kendisine Yakamercan'ı soy isim olarak almış. Böyle asil ve neslen Osmanlı mensubu bir zat, Kastamonu'da Halk Partisinin kara günlerinde zincirlerle elleri bağlanarak, bir arabanın koltuk aralarında Denizli hapishanesine yollanmıştı. Kendisi Kastamonu'da Ağa İmareti veya Yakup Ağa Camiinde imamlık yapardı. Kurrâ hafızdı. l943'de Denizli hapsinden beraat edip tahliye olduktan sonra İstanbul'a gelip yerleşmişti. İstanbul Müftülüğünde Mushafları Tetkik Heyeti reisliğinde bulunmuştu. Kısa boylu, sakallı ve âlim bir zat olan Yakamercan, neşeli bir halde tatlı sedasıyla Kur'ân okurdu. Kastamonu'da evleri Bediüzzaman'a yakındı. Hafız ve hattat olan hanımı ise Erenköy'de "Hoca Anne" diyerek anılırdı. Üstadın çamaşırlarını yıkardı. Hanımlarla birlikte ziyaretine de gittiklerini anlatan "Hoca Anne," çamaşırların çok temiz olduğunu, mis gibi koktuğunu ifade ediyordu. Yakamercan'ın iki buçuk yaşındaki oğlu Zekâi vefat ettiği zaman Üstad kendisine "Çocuk Taziyenamesi"ni göndermişti. Eski, kara ve karanlık günlerin dertli bir mensubu olan M. Tevfik Yakamercan'ın oğlu Ömer ise Üstadı son defa, l952'de İstanbul'da Akşehir Palas otelinde ziyaret etmişti.
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 14 Aralık 2009, 18:49:57 18:49* Gönderen: _Âtıf_ »
|
Kayıtlı
|
referandum da EVET demek:
ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
|
|
|
Moderatör
Mesaj Sayısı: 3821
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #162 : 16 Aralık 2009, 16:27:37 16:27* » |
|
MEHMED VEHBİ EFENDİ 1862'de Konya'nın Hâdim kazâsının Kongul köyünde doğmuştu. 9.l2.l949'da vefat eden Vehbi Efendi l908'de Meb'usan Meclisinde Konya meb'usuydu. Birinci şer'iyye ve evkaf vekilliği de yapmıştı. Babası ulemâdan Çelik Hüseyin Efendiydi. Hâdim'de ve Konya'da tahsil ettikten sonra müderris olmuş, Ali Gâv Medresesinde, Konya Hukuk Fakültesinde yüzlerce talebe yetiştirmişti. Üstad Bediüzzaman Emirdağ Lâhikası'nın birinci cildinde Konya'yı Anadolu'nun eskiden beri parlak ve faal bir medresesi olarak değerlendirdikten sonra, Vehbi Efendiyle alâkalı olarak şunları söylemektedir: "Başta, çok mübarek tefsirin, çok muhterem ve kıymettar sahibi olan Hoca Vehbi Efendi olarak, Risale-i Nur'u takdir edip alâkadarlık gösteren bütün Konya ve civarı ulemâlarını, bütün kazançlarıma ve dualarıma şerik ettim."
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
referandum da EVET demek:
ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
|
|
|
Moderatör
Mesaj Sayısı: 3821
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #163 : 23 Aralık 2009, 13:24:59 13:24* » |
|
MEHMET GÜRIRMAK 1935 senesinde Bediüzzaman'la birlikte tevkif edilerek Eskişehir'e sevk edilen yüz yirmi kişiden birisidir. 1911 yılında Isparta'da doğmuştur. "Refet, Hüsrev ve Rüştü'yü Üstada ben götürdüm" Bediüzzaman'ı ilk defa Burdur'dan Isparta'ya gelip, kaldığı yirmi günlük zamanda ziyaret etmiş. Kendisi o zamanlar 14-15 yaşlarında, "Üstad Müftü efendinin medresesinde kaldı' diyor. Üstada ilk deefa Hüsrev, Refetve Rüştü Efendiden bahsettiğini anlatmaktadır. Eskişehir hapsinden önce Isparta'da Şükrü Efendinin evinde kalan Üstad, burada İktisad Risalesi'ni yazmış. İktisat Risalesi'nde bahsi geçen bal yeme hâdisesini yaşayanlardandır. Ramazan'da Üstadın ikram ettiği balın oruçtan sonra tamamını, birer parça da Hüsrev ve Refet Beylere ikram ederek bitirmişler. Mehmet Gülırmak, Üstadının gözlerinin çok haşmetli olduğunu, "yeşil gözlü" diyerek ifade etmektedir. Bediüzzaman'la geçen günlerini şöyle ifade etmektedir. "Hüsrev, Refet ve Rüştü Efendileri ilk defa üstada haber vererek ben getirdim. Hüsrev Altınbaşak'ın babası eskiden Isparta derebeyi imiş, kendilerine Haşmetoğulları denmektedir. "Üstad beni 'posta' olarak istihdam ederdi. Isparta ve cevarında postacılık yapardım. Isparta'da Şükrü Efendinin köşkünde iken, Üstad aşağıya inince sararmış solmuş bir gazete parçası gördü. "Yavrum, şunu al ve görünmeyen bir köşeye at' dedi. Siyasetle alâkadar, gazete okuyor demesinler diye.' "Bunları konuşursanız siz de idam olursunuz""Eskişehir hapsine giderken beni Refet Beyle (Barutçu) ile birlikte kelepçelediler. Isparta ve civar illerinden toplanan 120 adamı bağlamak için kelepçe yetişmiyor. Sona kalan. Bekir Ağa ile Antalya Müftüsü Çil Ahmed Efendiyi çamaşır ipi ile bağlıyorlar. Verilen emir; Isparta'yı geçtikten sonra, ıssız bir vadide hepsini imha etmek... Kumandan Ruhi Bey, vicdanlı ve insaflı bir insan olduğundan, emri yerine getirmiyor. Bediüzzaman'la dost oluyor. Dinar'da kelepçeleri çözdürüyor. Bediüzzaman o günleri anlatırken Ruhi Beyden bahseder ve şöyle konuşurdu: "Hâdiseyi haber alan hükümet, Ruhi Beye taltif yerine tard cezası verdi.' "Hapse girdikten sonra, saatler geçtiği halde bizi yüznumaraya çıkartmıyorlardı. İçimizde ihtiyar çoktu. Hep sıkışmıştık. Sonra koğuşun kapısının yanında bir yeri delmeye başladılar. Biz de merakla ne olacak diye bakıyorduk. Sonra oradan bir boru soktular. meğer oradan küçük tuvaleti yapacakmışız. Kat'iyyen dışarı çıkartmadılar. Hep ihtiyaçlarımızı oradan gördük. "Zaten bize idam mahkûmu gözüyle bakıyorlardı. Hiç bir ziyaretçi bırakmıyorlardı. Siz de idam olacaksınız, bunlarla konuşursanız' diyorlardı. "Geceleri pislikten, tahta kurularından, hamam böceklerinden uyumak kabil değildi. Serde şairlik de olduğu için, şu satırları karalamıştım : Vardığımız ellere, Şu safalı güllere, Eskişehir hapsinde, Tahta kurularından, Uyku tutmaz kimseyi Döndük bülbüllere. "Üstada söylediğim kaside""Bazen Üstad, kaside ve ilâhî söylememi isterdi. Böylece o sıkıntılı havayı dağıtmak istiyordu. Bir gün elimi kulağıma atıp, rast makamındaki şu satırları okumuştum: "Ehl-i dünya dünya da Ehl-i ukba ukbada Allah! Herbiri bir sevdada Bana Allah'ım yeter. Bana Resûlum yeter. Bana ehlullah yeter. Dertli dermanın ister Âşık sultanın ister Allah! Âşıklar daim Allah ister Âşıklar daima Resûlü ister Bana Allah'ım yeter Bana Resûlüm yeter Bana ehlullah yeter. "İçinize onu Gazi göndermiştir" "Hapishanede aramızda hiç tanımadığımız birisi vardı. Bize 'Sizin yüzünüzde nur parlıyor' diye bizimle konuşmak istiyordu. Sonra Üstad çaydanlığın altına bir pusula yapıştırıp göndermişti. Pusulada, 'Dikkat edin, ileri geri konuşmayın. O adam çavuştur. İçinize onu Gazi göndermiştir' diye yazılı idi. "Turnam" türküsü Mehmet Gülırmak kendi ifade ve üslûbuyla "Turnam" türküsü meselesini şöyle anlatmaktadır. "Üstad, 'Muhammed, yavrum, bir nat't-ı şerif söyler misin?' dedi. "Söylerim efendim' dedim. Yahu! Birçok destan, naat biliyorum. Geliyor da aklıma, Turnam türküsü geliyor, başka birşey gelmiyor. O kadar araştırıyorum, imkân yok. Koca evliyanın yanında Turnam türküsünden başka birşey gelmiyor. Ben Turnam türküsüne başladım. "Bir beyit bitince, 'Fesübhanallah Muhammed, sen ne yapıyorsun? Bu, avam kısmının türküsü' dedi. "Ne olursa olsun Efendim, neyse cezam çekeceğim, bunu illâ çağıracağım' dedim. "Fesübhanallah' dedi. Boyuna "Fesübhanallah' çekiyor. Bir taraftan korkuyorum, öfkelenirse diye. Ama sesim de inadına daha fazla çıkıyor, dağ, taş inliyor. O devamlı "Fesübhanallah' çekiyor. 'Hiç böyle başıma gelmedi' diyor. Nihayet bitti. Ben hâlâ korkuyorum. "Bir an sonra gülümseyerek, 'Muhammed, bana hakkını helal et' dedi. "Ben de 'Hay hay, ne hakkı bu? Yerden göğe helâl olsun' dedim. "Üstad, 'Öyle bir ilham geldi ki, sakın çocuğa dokunma, biz ona nat-ı şerif sevabı yazıyoruz; ne çağırırsa çağırsın dendi, beni şaşırttın sen' dedi. "Hayret ediyorum. Bilerek değil, elimde olmadan, o kadar nat-ı şerif bildiğim halde "Turnam' türküsünden başka aklıma gelmiyordu. "Mehmet'e bir şey yaparsanız Isparta'nın altını üstüne getiririm.""Isparta'da bulunduğumuz zamanı, l934 senesi yazında Dündar isimli bir polis memuru gelip beni karakola götürmek istemişti. Bu adam Nur talebelerine çok eziyet ediyordu. Üstad buna 'murdar' derdi. Üstad bu adama, 'Beni iyi dinle, ben buraya geleli bütün âfâtların, belâların Def'i için dua etmekteyim. Eğer bu Mehmet'e dokunursanız, bir tek fiske vurursanız, Isparta'nın altını üstüne getirecek musibet için dua ederim. Emniyet âmirine selâm söyle, (Sert bir şekilde) haydi git! dedi. "Polisle beraber emniyete gittik. Polis Üstadın dediklerini âmirine anlattı. Karakolda beni sorguya çektiler. Neticede beni Üstadla beraber Eskişehir'e sevk ettiler. Refet Beyle beni birlikte bağlamışlardı. Hayatımda böyle ehl-i takva bir kimseye rastlamamıştım. Çok muttaki bir emekli subaydı. Orada altı ay mevkuf kaldım." Mehmet Gülırmak, Üstadıyla geçen günlerini kendine mahsus tatlı şivesiyle ve diliyle anlatıyordu. Ayrıca Sikke-i Tasdik-i Gaybi eserinin baş taraflarındaki mektuplarda da Mehmet Gülırmak ismi geçmektedir.
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
referandum da EVET demek:
ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
|
|
|
Moderatör
Mesaj Sayısı: 3821
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #164 : 09 Ocak 2010, 00:40:53 00:40* » |
|
MEHMET SALİH YEŞİL Yeşil İmamzade Mustafa Niyazi Efendinin oğludur. Erzurum Nümune Mektebi Müdürü ve Maarif Memuru idi. 45 yaşında iken Birinci Büyük Millet Meclisine Erzurum mebusu olarak iltihak etmişti. Heyecanlı, sözünü sakınmaz, imanlı bir vatanperverdi. 4 Haziran l922'de, bir suistimal mevzuu üzerinde tahkikat açılıp açılmaması sert münakaşası sonunda, kendisine Meclisten on beş gün ihraç cezası verilmişti. Bu münasebetle salondan ayrılırken söylediği cümleyi kaydetmek gerekir: "-Sizler kovunuz... Ziyan yok. Hakikatin sine-i faziletine iltica ediyorum..." Mehmet Salih Yeşil birinci devre Erzurum Milletvekillerindendir. Birinci Dünya Savaşında Bediüzzaman'la beraber Kafkas cephesinde çarpışmışlardır. Yine ilk mecliste Bediüzzaman'la birlikte dostluk ve sohbetleri olmuştur. Bu faziletli Erzurum mebusunun ilk Meclis'in gizli oturumlarında cereyan etmiş olan konuşmalarından bahsetmek istiyorum. İlk Mecliste sık sık gizli oturumlar yapılırdı. Cephelerden gelen haberler üzerinde açık tartışma, boş hazineye para bulma ve hepsinin üstünde, kırık gönülleri ümidin aydınlığına çıkarabilmek için alınacak tedbirleri dışarıdan duyulmayacak kapalı bir çatının altında düşünmek, Birinci Meclisin zamanının büyük kısmını alırdı. Bu gizli toplantıları ya hükümet ya mebuslardan biri veya çoğu zaman gruplanmış olarak isterlerdi. Fakat bu arada, gündem bugünkü gibi sınırlanmamıştı. Mebuslardan birisi kalkar, başka bir konuyu ortaya koyar, bunun üzerinde de konuşmalar olurdu. Hatta denilebilir ki, çoğu zaman, görüşülenler içinde asıl ibretli olanlar böyleleri idi. Nitekim 2l Kasım l920 Çarşamba günü gizli celsede gündem dışı söz alan Erzurum Mebusu Yeşilizâde Mehmet Salih Efendi, böylesine konuları dinlemeye alışmış, o günün mebuslarına, zamanımızın da elbetteki çok yardırganan meselesini anlatıyordu. Mebuslardan bazılarının fazla pahalı yemek yediklerinden, çok şık ve halka göre farklı giyindiklerinden, aşırı para harcadıklarından, memleketlerinden ve çoğu zaman da İstanbul'dan İnebolu yoluyla ev ve giyecek getirdiklerinden yakınıyordu. Mebuslara yatakhane olarak ayrılan sanayi mektebinden ayrılıp, müstakil evlere taşınanların, kendilerine bakan hizmetçi bulmalarının, onların bu rahat yaşama ibtilaları dolayısıyla, Ankara'da Taşhan çevresinde yeni pahalı lokantalar açılmaya başladığının gözden kaçmaması gerektiğini söylüyor, bu halin varını yoğunu istiklâl ve hürriyet için ortaya koyan halkı huzursuz edeceğini, milleti idare edenlerin milletten farklı yaşayamayacaklarını anlatıyordu.Sonunda şu teklifleri yaptı: İlk Meclis'in gizli oturumundaki teklifler "Meclis Riyaseti tedbir alsın, asker usülü tek kap yemek yiyelim. Sanayi mektebindeki yatakhanelerimizi terk etmeyelim, halk gibi yaşayalım, halk gibi yiyelim, halk gibi giyinelim. Bu hareketi de bir gösteriş şekli kurtarmak için değil, eğer refah ve huzura kavuşacaksak kanını ve canını istediğimiz, onu kurtarma yolunda olduğumuzu söylediğimiz halka layık olmanın vicdan rahatı içinde yapalım." İlk Meclisin o mübarek havası içinde Mehmet Salih Yeşil Efendi'nin bu sözleri alkışlarla karşılandı. İlk Meclisin o fedakâr mebusları milletin nasıl yaşadığını çok iyi biliyorlardı. Sonunda Meclis, Erzurum Mebusu Hüseyin Avni, Diyarbakır Mebusu Feyzi Beyle Antalya Mebusu Hoca Rasih Efendiyi bu mevzuları tetkik ve tedbir için vazifelendirdi. "Bediüzzaman Meclis'te alkışlarla karşılandı"İşte halktan bir insan gibi yaşayan ve sevad-ı âzama tabi olan Bediüzzaman bu mecliste alkışlarla karşılanmıştı. Mecliste yaptığı on maddelik konuşmasında daha sonraki senelerden yani l936'da başına koyduğu takdim yazısında: "Şu lâyiha onüç sene evvel Meclis-i Milli, Yunan'ı mağlup ettikten sonra o mecliste Kara Kâzım, Nureddin Paşalar gibi hamiyet-i İslâmiyeyi taşıyan çok mebusların bulunduğu ve şimdiki bid'aların alâmeti göründüğü bir zamanda olduğundan, layihadaki meclise karşı takdirkârane kelimeler şimdikilere hiç aidiyeti yoktur" diyordu. Bu on maddelik beyannamenin dikkate değer bir yerinde Bediüzzaman şöyle hitap ediyordu: "Bu dünya-yı deniyye şan ve şerefiyle öyle bir meta değil ki, sizin gibi insanları işba etsin, tatmin etsin ve maksud-u bizzat olsun." *** Erzurum ilk dönem milletvekillerinden Mehmet Salih Yeşiloğlu, Üstad Bediüzzaman Hazretlerine bir mektup yazarak tarihçe-i hayatı ile ilgili olarak kendilerinden on maddelik bir sual sormuştu. Mektubu ve soruları şöyledir: "Muhterem üstadım, sizin hakkınızda şair merhum Mehmed Âkif Bey ile Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye âzâlığında bulunmuş olan merhum Mehmed Şevketî'den dinlediğim kıymetli notlarım vardır. Hâl-i tercümenizi o zatlardan topladıklarımı yazmak mecburiyetinde kaldığım için lütfen suallerime kısa kısa cevap yazınız. Kendi namıma yazacağım hâl-i hayatnamenizi arzu ettikleri kadar mufassal yazmak emir sizindir. Mehmed Salih Yeşiloğlu Salih Yeşil'in Bediüzzaman'a SualleriSualler: l. Hangi tarihte ve nerede Cenab-ı Hak sizi dünyaya getirdi? 2. Baba ve büyükbabanızın adı ve mesleklerini lütfen yazınız. 3. Kimlerden ve nereden ders okudunuz? 4. Van Valisi Tahir Paşanın konağında ne kadar kaldınız? Ve o zata ne okuttunuz?(Meşrutiyetin ikinci senesinde Erzurum'a vali olarak gelen Tahir Paşa merhum bir Ramazan iftarında sofra başında sizin mezayanızdan uzun uzadıya bir şeyler anlatmıştı.) 5. Meşrutiyetin ilânından kaç ay evvel İstanbul'a geldiniz? İttihatçılar, halka nasihat için sizi Selânik'e götürmüşlerdi. Selânik'ten sonra sizi Rumeli'de hangi şehirlerde gezdirdiler? 6. Balkan Harbine iştirak ettiniz mi? 7. Umumi Harbte nerede esir oldunuz? Ruslar sizi hangi şehirlerini gezdirdiler? Hakkınızda ne gibi muamele yaptılar? Tazyikte, hakarette bulundular mı? 8.Hangi tarihte esaretten firar edip hangi tarihte İstanmbul'a geldiniz? Ve hangi tarihte Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye Aliyyesine âzâ oldunuz? 9. Millî Meclisin ilk devresinde Ankara'ya geldiğiniz zaman evvela hürmete, bir hafta sonra da meclisin teneffüs salonunda ve soba başında, "Abdest, namaz Cenab-ı Haktan yardım isteyiniz" sözlerinizden dolayı Reis-i cumhurla münakaşadan sonra Ankara'dan uzaklaştıktan sonra ilk olarak nereden nereye nefyolduğunuz? Ve ol vakit Diyanet Riyaseti tarafından bir emre müsteniden size vaizlik namiyle elli lira maaş tahsis edilmiş iken bu maaşı neden kabul etmediniz? l0. Hangi şehir ve kasabada iken yazdığınız kitaplar bahanesiyle Eskişehir'e sevk ve mahkum oldunuz? Ve kaç sene hapiste kaldınız? Ve hapisten çıkarıldıktan sonra nereye nefyolundunuz? ll. Kastamonu'da kimin ihbariyle hükümet sizi Denizli cezaevine sevk etti? Kaç ay hapishanede kaldınız? Hapsinize sebep olan kitaplar tetkik olunup muzır olmadıkları anlaşıldıktan hükmen serbest bırakıldıktan sonra, o hayatınızın mahsulu olan âsarınız size iade edildi mi? Lütfen pek kısaca bu suâllerin cevabını yazınız. (Büyük boy el yazma Üstadımızın kitaplarından Emirdağ Lâhikası, s.79.) Mehmet Salih Yeşiloğlu Bediüzzaman Hazretlerinin Salih Yeşil'in bu suallerine verdiği cevabî mektubu Emirdağ Lâhikası'nın l. cildinin l58 ve l59. sayfalarında mevcuttur. "Aziz, sıddık, âlicenap eski ve yeni kardeş Yeşil Salih" hitabiyle başlayan mektubun son cümlesi şöyledir: "İnşaallah sizi hiç unutmayacağım. Bu halimde bu alakadarlığınız benim çok ağır sıkıntılarımı hafifleştirdi Allah senden razı olsun, âmin."
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
referandum da EVET demek:
ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
|
|
|
|