Burdasiniz: NurForum.OrgBediüzzaman Saîd Nursî HazretleriHayatı ve Talebeleri (Moderatör: Hakperest.)Bediüzzaman’ ın isim, imza, mühür ve ünvanları..
Sayfa: 1 2 [3] 4   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: Bediüzzaman’ ın isim, imza, mühür ve ünvanları..  (Okunma Sayısı 1 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
*
Mesaj Sayısı: 235
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #30 : 04 Eylül 2007, 14:08:38 14:08* »

İSLAM DÜNYASI VE TÜM DÜNYADA HİZMET HABERLERİ

http://www.sorularlarisaleinur.com/subpage.php?s=cat_open&cid=260

RİSALEİNUR SAYESİNDE HİDAYETİ BULANLAR

http://www.sorularlarisaleinur.com/subpage.php?s=cat_open&cid=256


DÜNYADAKİ BÜYÜK ALİMLERİN BAKIŞI
http://www.sorularlarisaleinur.com/subpage.php?s=cat_open&cid=255


DOKTORA TEZLERİ

http://www.sorularlarisaleinur.com/subpage.php?s=article&aid=1591

MASTER ÇALIŞMALARI

http://www.sorularlarisaleinur.com/subpage.php?s=article&aid=1592

LİSANS TEZLERİ

http://www.sorularlarisaleinur.com/subpage.php?s=article&aid=1593

HAKKINDA ÇIKAN KİTAPLAR(YURT DIŞINDA YAZILMIŞ KİTAPLAR)

http://www.sorularlarisaleinur.com/subpage.php?s=cat_open&cid=249



tillakar iki siteden alıntı yapmıştır ikiside birbiryle çelişmektedir iki yazıda farklı kişiyi işaret etmiştir yukarda defaatle anlattım GEREK İMAMI RABBANİ HAZRETLERİNİN MEKTUBATINDA GEÇEN İFADELERİ VE RİSALEİNURDA BU KONU İLE İLGİLİ ifadeleri ayrıntısıyla gösterdim

mektubda üstadadır


Üstadımız, ordaki bir tevafukat'a dikkat çekiyor. Hem Abdukadir Geylani ve hem de İmam Rabbani hazretlerinin kitaplarından tefe'ül yapyor. İmam Rabbani hazretlerinin mektubatında tefe'ül yapılan yerde iki kez Bediüzzaman ismi zikrediliyor. Bu bir tevafuktur. Mirza Bediüzzaman diye geçmesi ise, bu tevafuk'u daha da güçlendirmektedir. Çünkü Üstadımızın babasının adı Mirza'dır. İşte bu tevafuk hatırına üstadımız, o mektupları kendine hitap ediyor gibi kabul ediyor.
Bu tevafukun bir diğer tarafı da o zaman Bediüzzaman ismiyle bilinen bir kimsenin olmamasıdır. Bütün bu tavafukları topladımğmızda ortaya, acaba imam rabbani durbin nazarıyla, kendisinden sonra gelecek bir zat'ı dikkate alarak bu mektubu yazmış olamaz mı? İmam rabbani hazretlerinin bir keramati olamaz mı? Böyle bir yorumun ne gibi bir sakıncası olabilir ki tenkide tabi tutulsun. Başkasına hitap ediyor diyenlerin de yorumlarını hoş karşılamak lazımdır. Zira bu bir kanaat meselesidir. Kimse kimseyi kanaatinden dolayı yargılamamak icab eder.


devam edecek




Kayıtlı
*
Mesaj Sayısı: 235
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #31 : 04 Eylül 2007, 14:14:43 14:14* »

önce demişsin ki

Mirza Bediüzzaman'a : Bu kişi Orta Asya'dan (Türkistan'dan Hindistan'a uzaranarak oraları fetheden Timur Hanedanı devamı BABUR ŞAH hanedanından silik nitelikte bir hükümdardır. İmamı Rabbani döneminde yasadığı için bazı meselelerde O'nun desteğini almak kasdıyle mektublar ; armağanlar göndererek iltifat almak istemiştir. Bu zat ile tarihi belge niteliğindeki bilgiler bu hanedanın yıldız ismi BABUR ŞAH'ın BABURNAME adlı bizzat kaleme aldığı hatıratında bol miktarda vardır.



sonrada demişsin ki

MEKTUB NİÇİN YAZILMIŞTIR ? Mektubun tamamından anlaşıldığına göre SULTAN HUSEYİN BAYKARA'nın büyük oğlu MİRZA BEDIUZZAMAN İmam-ı Rabbani Ahmed Faruk Serhendi'ye bir mektub yazarak kendisinden NASIHAT ve DUA talep etmiştir. (Serefli mektubunuz geldi" ibaresine dikkat !) Bu nasihat ve dua-himmet talep eden mektuba karşılık İmam-ı Rabbani'de bu mektubu kaleme almıştır. (Mektuptaki kırmızı renkteki ibareler yazılan mektubun muhatabının mevkini gösteren ifadelerdir. "Ey mesud insan" hitabına muhatap olan  ve "Şerefli ve kıymetli bir mektub"u gönderen de herhalde değerli birisidir.)


bu bir çelişkidir

Kayıtlı
*
Mesaj Sayısı: 235
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #32 : 04 Eylül 2007, 14:16:53 14:16* »

İMAMI RABBANİ HAZRETLERİNİN MEKTUBU

YARATIKLARIN EN ÜSTÜNÜNE s.a.v UYMAYA TEŞVİK,BU UYUŞUN ,İLK OLARAK İNANÇLARI DÜZELTMEK ,İKİNCİ OLARAK DA;ÖĞRENİLMESİ GEREKEN ZARURİ FIKIH HÜKÜMLERİNİ ÖĞRENMEKLE MÜMKÜN OLABİLECEĞİ VE BUNA AİT MESELELER HAKKINDADIR


Allahu teala size afiyet ve selamet versin
bil ki iki cihan saadetine ulaşmak peygamberlerin efendisine (s.a.v) bağlıdır.Dua ve selamlar onun yakınlarının üzerine olsun.Ona tabi olma ehli sünnet alimlerinin bildirdikleri usül üzere olmalıdır.Allah onların çalışmalarını kabul buyursun
.Buda evvela bu büyük insanların görüşleri doğrultusunda inançları düzeltmek ikinci olarak helal haram fazr vacip sünnet  mendup mübah ve karışık şeyleri öğrenmekle olur .Daha sonra bilinen bu şeylerle amel edilmelidir bu iki inanç ve amel kanatları  elde edildikten sonra eğer ebedi mesud olması için ezeli yardım varsa mukaddes aleme doğru uçmak nasip olur .bu iki kanat takılmadan uçuş mümkün değildir.dökülen ağaç kabuğu gibi yerlerde sürünür

 bu alçak dünyanın yaptıkları gizli değil ki ulaşılmaya elde edilmeye layık olsun peşinden koşulmaya değsin öyleyse üstün gayretli olup kıymetli şeyleri aramak gereklidir insanoğlu allahu tealanın her şeyi bir sebebe bağladığını bildiğine göre ona kavuşturan sebebi yine ondan istemelidir


MISRA : işte iş bu gerisi boş

güzel bir iltifatla yardım istediğinizie göre size müjdeler olsun sağlam  ve kazanmış olarak dönersiniz yanlız bi şartla : o da kalbi yanlız bir yere bağlamak ber yere yönelmek tir.Çünkü bağlanılan dönülen yön başka yön olursa  salik kendini tefrikaya ayrılığa atmış olur


bir yerde duran her yerde durmuş olur ama her yerde duran hiç bir yerde durmuş olmaz , sözü meşhur bir sözdür.Allahu teala bizi sizleri muhammedi şeriatin yolunda devamlı kılsın onun sahibine dualar selamlar saygılar olsun


hakka tabi olan ve hazreti muhammedi in izinde bulunanlara selamlar..onun yakınlarının üzerine dualar ve saygılar

MEKTUBU İNCELEDİĞİMİZDE

1-SÜNNETİ SENİYYEYE UYMA
2-İMANİ MESELELERİ DÜZELTME VE  FARZLARI YAPMA


ZATEN ÜSTADIN ÜZERİNE DURDUĞU RİSALELERDE ASIL MESELELERDE BU AYRICA ÜSTAD ZATEN YUKARDAKİ MEKTUBUN DOĞRULTUSUNDA ÜSTAD BU ÇAĞIN HASTALIĞI İMAN HASTALIĞIDIR DER VE İNSANLARIN HER MESELEYİ İMAN BOYUTUNDA ELE ALIR

YUKARIDAKİ MEKTUBDADA ZATEN BU MESELE AÇIKÇA BEYAN EDİLMİŞTİR ALTI ÇİZİLİ YERLER OKUNURSA BU DAHADA AÇIKÇA GÖRÜLÜR

AYRICA BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ MEKTUBAT ADLI ESERİNDE BU KONUYU İZAH EDER VE O MEKTUBUN KENDİSİNE AİT OLDUĞUNU SÖYLER

BAKIN

İmam-ı Rabbânî ve Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed-i Farukî (r.a.) demiş: "Hakaik-i imaniyeden birtek meselenin inkişafı ve vuzuhu, benim indimde binler ezvak ve kerâmâta müreccahtır. Hem bütün tarikatlerin gayesi ve neticesi, hakaik-i imaniyenin inkişafı ve vuzuhudur."
Madem şöyle bir tarikat kahramanı böyle hükmediyor. Elbette, hakaik-i imaniyeyi kemâl-i vuzuhla beyan eden ve esrar-ı Kur’âniyeden tereşşuh eden Sözler, velâyetten matlup olan neticeleri verebilirler.
Üçüncü Nokta
Bundan otuz sene evvel, Eski Said’in gafil kafasına müthiş tokatlar indi,  -1- kaziyesini düşündü. Kendini bataklık çamurunda gördü. Medet istedi, bir yol aradı, bir hÂlâskâr taharri etti. Gördü ki, yollar muhtelif; tereddütte kaldı. Gavs-ı Âzam olan Şeyh-i Geylânî Radıyallahu Anhın Fütuhu’l-Gayb namındaki kitabıyla tefe’ül etti. Tefe’ülde şu çıktı:
 -2-
Aciptir ki, o vakit ben Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye âzâsı idim. Güya ehl-i İslâmın yaralarını tedaviye çalışan bir hekim idim. Halbuki en ziyade hasta bendim. Hasta evvelâ kendine bakmalı; sonra hastalara bakabilir.
İşte, Hazret-i Şeyh bana der ki: "Sen kendin hastasın. Kendine bir tabip ara."
Ben dedim: "Sen tabibim ol." Tuttum, kendimi ona muhatap addederek, o kitabı bana hitap ediyor gibi okudum. Fakat kitabı çok şiddetliydi. Gururumu dehşetli kırıyordu. Nefsimde şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı. Dayanamadım, yarısına kadar kendimi ona muhatap ederek okudum; bitirmeye tahammülüm kalmadı. O kitabı dolaba koydum.
Fakat sonra, ameliyat-ı şifakârâneden gelen acılar gitti, lezzet geldi. O birinci üstadımın kitabını tamam okudum ve çok istifade ettim. Ve onun virdini ve münâcâtını dinledim, çok istifaza ettim.
Sonra İmam-ı Rabbânî’nin Mektubat kitabını gördüm, elime aldım. HÂlis bir tefe’ül ederek açtım. Acaiptendir ki, bütün Mektubat’ında yalnız iki yerde "Bediüzzaman" lâfzı var. O iki mektup bana birden açıldı. Pederimin ismi Mirza olduğundan, o mektupların başında "Mirza Bediüzzaman’a Mektup" diye yazılı olarak gördüm. "Fesübhânallah," dedim. "Bu bana hitap ediyor." O zaman Eski Said’in bir lâkabı Bediüzzaman idi. Halbuki Hicretin üç yüz senesinde, Bediüzzaman-ı Hemedânî’den başka o lâkapla iştihar etmiş zatları bilmiyordum. Halbuki İmamın zamanında dahi öyle bir adam vardı ki, ona o iki mektubu yazmış. O zâtın hali MEKTUBAT


YUKARIDA YAZILANLARA BAKILDIĞINDA MEKTUB ÜSTADADIR ZORLAMA TEVİLLERLE HEM BEDİÜZZAMANI YALANCI DURUMUNA ÇIKARMAK HEMDE KENDİMİZİ ALDATMANIN BİR ANLAMI YOKTUR

ÜSTAD BU ASRIN MÜCEDDİDİDİR

VESSELAM


Kayıtlı
*
Mesaj Sayısı: 38
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #33 : 04 Eylül 2007, 14:34:41 14:34* »

İMAMI RABBANİ HAZRETLERİNİN MEKTUBU

YARATIKLARIN EN ÜSTÜNÜNE s.a.v UYMAYA TEŞVİK,BU UYUŞUN ,İLK OLARAK İNANÇLARI DÜZELTMEK ,İKİNCİ OLARAK DA;ÖĞRENİLMESİ GEREKEN ZARURİ FIKIH HÜKÜMLERİNİ ÖĞRENMEKLE MÜMKÜN OLABİLECEĞİ VE BUNA AİT MESELELER HAKKINDADIR


Allahu teala size afiyet ve selamet versin
bil ki iki cihan saadetine ulaşmak peygamberlerin efendisine (s.a.v) bağlıdır.Dua ve selamlar onun yakınlarının üzerine olsun.Ona tabi olma ehli sünnet alimlerinin bildirdikleri usül üzere olmalıdır.Allah onların çalışmalarını kabul buyursun
.Bu da evvela bu büyük insanların görüşleri doğrultusunda inançları düzeltmek ikinci olarak helal haram farz vacip sünnet  mendup mübah ve karışık şeyleri öğrenmekle olur .Daha sonra bilinen bu şeylerle amel edilmelidir bu iki inanç ve amel kanatları  elde edildikten sonra eğer ebedi mesud olması için ezeli yardım varsa mukaddes aleme doğru uçmak nasip olur .bu iki kanat takılmadan uçuş mümkün değildir.dökülen ağaç kabuğu gibi yerlerde sürünür

 bu alçak dünyanın yaptıkları gizli değil ki ulaşılmaya elde edilmeye layık olsun peşinden koşulmaya değsin öyleyse üstün gayretli olup kıymetli şeyleri aramak gereklidir insanoğlu allahu tealanın her şeyi bir sebebe bağladığını bildiğine göre ona kavuşturan sebebi yine ondan istemelidir


MISRA : işte iş bu gerisi boş

güzel bir iltifatla yardım istediğinize göre size müjdeler olsun sağlam  ve kazanmış olarak dönersiniz yalnız bi şartla : o da kalbi yanlız bir yere bağlamak bir yere yönelmek tir.Çünkü bağlanılan dönülen yön başka yön olursa  salik kendini tefrikaya ayrılığa atmış olur


bir yerde duran her yerde durmuş olur ama her yerde duran hiç bir yerde durmuş olmaz , sözü meşhur bir sözdür.

Allahu teala bizi sizleri muhammedi şeriatin yolunda devamlı kılsın onun sahibine dualar selamlar saygılar olsun


hakka tabi olan ve hazreti muhammedi in izinde bulunanlara selamlar..onun yakınlarının üzerine dualar ve saygılar

MEKTUBU İNCELEDİĞİMİZDE ....


Sizin naklettiğiniz mektup kimin tercumesidir bilmem ama benim faruki.net'ten aldığım mektubun tercumesi Hüseyin Hilmi Işık'a aittir. Aslında iki tercume arasında küçük kelime farkları dısında anlamı bozacak fazla bir değişiklik de yok. (Sizce var mı ?)

Alıntıda kırmızı harf ile işaretlenen yerler açıkça gösteriyor ki bu dunyevi iktidar sahibi bir hükümdara yazılmıştır.

İnadı bırakınız. Ortada kayıtlı bir mektub var. Mektubu yazan belli ; kime yazıldığı belli ; yazılan adam aynı zamanda bir hükümdar.

Böylesine somut bir durumdan dahi esrarengiz neticelere varmanız ilginç bir durum doğrusu...

(İmam-ı Rabbani Mektubat'ında esrarengiz şeyler bulmak istiyorsanız o kdar çoktur ki ; isterseniz size yardımcı olabilirim. Mesela ; en sonuncu mektubu bir okuyun bakalaım ; ne kadar esrarengiz sırlar göreceksiniz.)
Kayıtlı
*
Mesaj Sayısı: 38
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #34 : 04 Eylül 2007, 14:42:14 14:42* »




tillakar iki siteden alıntı yapmıştır ikiside birbiryle çelişmektedir iki yazıda farklı kişiyi işaret etmiştir yukarda defaatle anlattım GEREK İMAMI RABBANİ HAZRETLERİNİN MEKTUBATINDA GEÇEN İFADELERİ VE RİSALEİNURDA BU KONU İLE İLGİLİ ifadeleri ayrıntısıyla gösterdim

mektub da üstadadır


Üstadımız, ordaki bir tevafukat'a dikkat çekiyor. Hem Abdukadir Geylani ve hem de İmam Rabbani hazretlerinin kitaplarından tefe'ül yapyor. İmam Rabbani hazretlerinin mektubatında tefe'ül yapılan yerde iki kez Bediüzzaman ismi zikrediliyor. Bu bir tevafuktur. Mirza Bediüzzaman diye geçmesi ise, bu tevafuk'u daha da güçlendirmektedir. Çünkü Üstadımızın babasının adı Mirza'dır. İşte bu tevafuk hatırına üstadımız, o mektupları kendine hitap ediyor gibi kabul ediyor.

Bu tevafukun bir diğer tarafı da o zaman Bediüzzaman ismiyle bilinen bir kimsenin olmamasıdır.

Bütün bu tavafukları topladımğmızda ortaya, acaba imam rabbani durbin nazarıyla, kendisinden sonra gelecek bir zat'ı dikkate alarak bu mektubu yazmış olamaz mı? İmam rabbani hazretlerinin bir keramati olamaz mı? Böyle bir yorumun ne gibi bir sakıncası olabilir ki tenkide tabi tutulsun.

Başkasına hitap ediyor diyenlerin de yorumlarını hoş karşılamak lazımdır. Zira bu bir kanaat meselesidir. Kimse kimseyi kanaatinden dolayı yargılamamak icab eder.




Tarih boyunca yaşamış birçok "Bediü'z-Zemân" gelip geçmiştir... Bazılarına burada da işaret edilmiş idi netekim...
Kayıtlı
*
Mesaj Sayısı: 38
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #35 : 04 Eylül 2007, 20:24:14 20:24* »

TDV İslam Ansiklopedisi'nden Bazı Bediüzzaman'lar :
 
*Bediüzzaman el- Hemedani : Arap edebiyatında makame türünün ilk örneklerini veren şair ve katip:   Ölümü: miladi : 1008  (5. cilt,sayfa.328)
 
*Ebul-Kasım Bediüzzaman Hibetullah : Astronom, matematikçi  şair, Ölümü: miladi : 1139-1140  (5. cilt,sayfa.322)
 
*Bediüzzaman Fürüzanfer: Mevlana Celaleddin Rumi hakkındaki araştırmaları ile tanınan İranlı alim. Doğumu: 1897  Ölümü: miladi : 1970 (5. cilt,sayfa.327) (EN TAZESİ BU !...)
 
-------
 
*** ALLAH c.c.'nun BEDİ'u(ayn ile) ismi için : Bkz.  TDV İslam Ansiklopedisi 5. cilt,sayfa: 319.
Kayıtlı
*
Mesaj Sayısı: 32
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #36 : 09 Eylül 2007, 20:27:52 20:27* »

Tarihte Meşhur Bediüzzamanlar
İslâm tarihinde Bediüzzaman Said Nursî'den başka bu isimle meşhur olan üç Bediüzzaman daha vardır. Bunlar:

1. Bediüzzaman-ı Hamedânî: Asıl ismi Ebu'l-Fadl, Ahmed bin Hüseyin'dir. Milâdî, 922'de Hemedan'da doğmuş, orada öğrenim yapmış, 941'de Horasan taraflarına gitmiştir.

O yıllarda Ebû Bekir Harezmi edebiyatta meşhur olmuştu. Hiç kimse ona cevap veremiyordu. Bediüzzaman-ı Hemedânî ona cevaplar vermiştir.

Makamat ismiyle hikâyeler yazan bu zât, Herat'da yerleşmiş, evlenmiş, 1007 tarihinde vefat etmiştir. Re'fet Ağabeyin suâline verdiği cevapta Bediüzzaman, bu zâtın harika bir zekâya sahip olduğunu ifâde etmiştir.

Mektûbat'ta da, "Hicretin üç yüz senesinde, Bediüzzaman-ı Hemedânî'den başka o lakapla iştihar etmiş [meşhur olmuş> zâtları bilmiyordum" diyerek yine bu zatın şöhretine dikkat çekmiştir.

2. Bediüzzaman Ebu'l-Kâsım Hibetullah Hüseyin Bağdadî: Doğum tarihi bilinmemektedir. İslâm felsefesinde, matematik ve astronomide eşsiz birisiydi. Astronomi ile ilgili olarak rasat âletleri icad etmiştir. Hekimliği ve şairliği de vardır. 1139'da vefat etmiştir.

3. Mirza Bediüzzaman. Timur'un torunlarından meşhur Hüseyin Baykara'nın oğlu ve halefidir. Babasının vefatından sonra tahta çıkmış, Özbeklerin hücumu üzerine Şah İsmail'e iltica etmiş Tebriz sarayında yaşamaya başlamıştır. Yavuz Sultan Selim Tebrizi fethettiğinde onu karşılamaya çıkmış; Yavuz da kendisine fevkalâde hürmet göstermiştir. Yavuz ile beraber İstanbul'a gelen Mirza Bediüzzaman, 1517'de vebadan vefat etmiştir. Eyüb civarına defnedilmiştir. Farsça yazılmış şiirleri vardır.

İmam Rabbânî, Mektubât isimli eserinde "Mirza~ Bediüzzaman'a Mektup" ismiyle bu zâta iki mektup yazmıştır.

Bediüzzaman Said Nursî, bu mektuplarla ilgili olarak şöyle der:

"İmam Rabbânî'nin Mektubât kitabını gördüm, elime aldım. Hâlis bir tefeül ederek açtım. Acâip-. tendir ki, bütün Mektûbât'mda yalnız iki yerde Bediüzzaman lafzı var. O iki mektup bana birden açıldı. Pederimin ismi Mirza olduğundan, o mektupların başında "Mirza Bediüzzaman'a Mektup" diye yazılı olarak gördüm. "Fesübhanallah" dedim. "Bu bana hitap ediyor." O zaman eski Said'in bir lakabı Bediüzzaman di. Halbuki Hicretin üç yüz senesinde, Bediüzzaman-ı Hamedânî'den başka o lâkapla iştihar etmiş [meşhur olmuş> zâtları bilmiyordum. Halbuki, İmamın zamanında dahi öyle bir adam vardı ki, ona o iki mektubu yazmış. O zâtın hâli, benim hâlime benziyormuş ki, o iki mektubu kendi derdime deva buldum." (13)...
Kayıtlı
*
Mesaj Sayısı: 32
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #37 : 09 Eylül 2007, 20:34:36 20:34* »

Değerli Kardeşimiz;

Herhangi bir eserden istifade etmenin en müessir yolu, kendi nefsine hitap ediyor gibi okumaktır. Kur'anın her bir ayetinin bir sebebi nüzulu vardır. Ancak sadece o olay için nazil olmamştır. Herkes, bu ayet, bana hitap ediyor, deyip okuması lazımdır ki, istifade edebilsin.

Nefsini ıslah etmek için herhangi bir sözü kendisine hitap ediyor gibi okumanın ne gibi bir sakıncası olabilir. İmam Rabbani Hazretlerinin zamanında, Bediüzzaman adında başka zatların olup olmaması, Üstadımızın bu dersi nefsine hitap ediyor gibi okumasına bir engel teşkil etmez. Herkes, her eseri tefe'ül ederek kendisine bir ders çıkarabilir. Hiç kimse "neden böyle bir ders çıkardın diyemez" derse haddini aşmış olur.

Kaldı ki, bu ifadelerden, Üstad için keramet olabilecek bir durum da söz konusu değildir. Bir eserden veya bir zattan ders aldım, faydalandım demek, bir tevazünün ifadesidir.

Diğer taraftan, keramet'ten, kendini nazara vermekten, şiddetle kaçan ve hatta gelen ziyaretçileri bile, nazik bir üslupla geri çeviren bir Üstad için, "bu ifadelerle kendisine bir hisse çıkarıyor, kendini nazara veriyor" yorumunu çıkarmak, tam bir art niyetin ifadesidir.

İlgili yorumda geçen "Zat-ı Şerif'in herşeyinde bir keramet arayan bazı muhibleri tarih bilgisizlikleri ile çamura batıyorlar" ifadelerinde bir kin ve nefretin feveran ettiğini anlamamak mümkün değildir.

Üstad'a bu çeşit tenkitler ve tahkirler yapıldığında, şu cevabı verirdi;

Eğer onun tahkiri ve beyan ettiği kusurlar şahsıma ve nefsime ait ise, Allah ondan razı olsun ki, benim nefsimin ayıplarını söyler. Eğer doğru söylemişse, beni nefsimin terbiyesine sevk eder ve gururdan beni kurtarmaya yardımdır. Eğer yalan söylemişse, beni riyadan ve riyanın esası olan şöhret-i kâzibeden kurtarmaya yardımdır. Evet, ben nefsimle musalâha etmemişim. Çünkü terbiye etmemişim. Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse, ondan darılmak değil, belki memnun olmak lâzım gelir.

Eğer o adamın tahkiratı, benim imana ve Kur'ân'a hizmetkârlığım sıfatıma ait ise, o bana ait değil. O adamı, beni istihdam eden Sahib-i Kur'ân'a havale ediyorum. O Azîzdir, Hakîmdir.



Selam ve dua ile...
Kayıtlı
*
Mesaj Sayısı: 38
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #38 : 10 Eylül 2007, 15:58:09 15:58* »

Son 2 mesajlara yazılanlar  hakikatin teslimi olmuş.

Ancak bazı kardeşler, Bediüzzaman Said-i Nursi'nin İmam Rabbani müceddidi Elfi Sani  Mektubat'tan tefeul edip kendisine bir işaret bulmanın ötesinde  bahsedilen iki mektubun kendisine yazığını iddia etmekte ve bundan da bazı manalar vehmetmektedirler. (mesela, burada keceli adlı uyenin yazdığı mesajlara bakarsanız ...)

Daha vahimi ise bu gibi zayıf delillere istinaden asırlık birer çınar gibi olan tasavvuf yollarını küçümser tarzda bir yaklaşım tabii olarak bir infiale yol açacaktır; nitekim açmaktadır da...
Kayıtlı
*
Mesaj Sayısı: 235
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #39 : 11 Eylül 2007, 16:45:17 16:45* »

tasavvuf yolunu kimse küçümsemez tillakar gibi kişilerde bediüzzaman yazılmadığını idda etmektedir ve gösterdiği iki linkte farkı iki kişi vardır dolayısıyla kendisiyle çelişmektedir bu mektub üstada değildir demek yanlıştır bunu diyen kişide üstada karşı saygısızlık etmiş olur kıskançlık ve hasedini ortaya koymuş olur zaten yukarda tillakarın yazısındada bu mevcuttur

toparlıyorum yazıyı

1-MİRZA ve BEDİÜZZAMAN isimleri birinci tevafuktur

2-mektubda anlatılanlar imani meselelerden bahsetmiştir ve üstad imani meseleleri bu asrın problemi olarak görmüştür  bunun üzerine düşmüştür  buda ikinci tevafuktur

3-üstad bu mektubun risalede kendisine yazıldığını söylemiştir buda 3.tevafuktur

sonuç:üstad bu günkü ve geçmişteki müceddidlerin alimlerin evliyaların hatta tabiinin ittifakıyla bu asrın bu müceddiddir

Kayıtlı
*
Mesaj Sayısı: 32
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #40 : 11 Eylül 2007, 18:29:23 18:29* »

üstad diyor ki:Halbuki, İmamın zamanında dahi öyle bir adam vardı ki, ona o iki mektubu yazmış. O zâtın hâli, benim hâlime benziyormuş ki, o iki mektubu kendi derdime deva buldum.
hem diyor ki:
                            Ehemmiyetlidir.
Risale-i Nur talebelerinden bir kısım kardeşlerimin, benim haddimin çok fevkinde hüsn-ü zanlarını ve ifratlarını tâdil etmek için ihtar edilen bir muhaveredir.

Bundan kırk elli sene evvel, büyük kardeşim Molla Abdullah (rahmetullahi aleyh) ile bir muhaveremi hikâye ediyorum.

O merhum kardeşim, evliya-i azimeden olan Hazret-i Ziyaeddin’nin (k.s.) has müridi idi. Ehl-i tarikatça, mürşidinin hakkında müfritane muhabbet ve hüsn-ü zan etse de makbul gördükleri için, o merhum kardeşim dedi ki:

“Hazret-i Ziyaeddin bütün ulûmu biliyor. Kâinatta, kutb-u âzam gibi herşeye ıttılâı var.” Beni onunla raptetmek için çok harika makamlarını beyan etti.

Ben de o kardeşime dedim ki: “Sen mübalâğa ediyorsun. Ben onu görsem, çok meselelerde ilzam edebilirim. Hem sen benim kadar onu hakikî sevmiyorsun. Çünkü kâinattaki ulûmları bilir bir kutb-u âzam suretinde tahayyül ettiğin bir Ziyaeddin’i seversin. Yani o ünvanla bağlısın, muhabbet edersin. Eğer perde-i gayb açılsa, hakikati görünse, senin muhabbetin ya zâil olur veyahut dörtten birisine iner. Fakat ben, o zât-ı mübâreki senin gibi pek ciddî severim, takdir ederim. Çünkü, Sünnet-i Seniye dairesinde, hakikat mesleğinde, ehl-i imana hâlis ve tesirli ve ehemmiyetli bir rehberdir. Şahsî makamı ne olursa olsun, bu hizmeti için ruhumu ona feda ederim. Perde açılsa ve hakikî makamı görünse, değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksan olmak, bilâkis daha ziyade hürmet ve takdirle bağlanacağım. Demek ben hakikî bir Ziyaeddin’i, sen de hayalî bir Ziyaeddin’i seversin.”HAŞİYE

Benim o kardeşim insaflı ve müdakkik bir âlim olduğu için, benim nokta-i nazarımı kabul edip takdir etti.

Ey Risale-i Nur’un kıymettar talebeleri ve benden daha bahtiyar ve fedakâr kardeşlerim,

Şahsiyetim itibarıyla sizin ziyade hüsn-ü zannınız belki size zarar vermez; fakat sizin gibi hakikatbîn zatlar vazifeye, hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim baştan aşağıya kadar kusuratla âlûde mahiyetim görünse, bana acıyacaksınız. Sizi kardeşliğimden kaçırmamak, pişman etmemek için şahsiyetime karşı haddimin pek fevkinde tasavvur ettiğiniz makamlara irtibatınızı bağlamayınız.

Ben size nispeten kardeşim; mürşidlik haddim değil. Üstad da değilim, belki ders arkadaşıyım. Ben sizin, kusuratıma karşı şefkatkârâne dua ve himmetlerinize muhtacım. Benden himmet beklemeniz değil, bana himmet etmenize istihkakım var. Cenab-ı Hakkın ihsan ve keremiyle sizlerle gayet kudsî ve gayet ehemmiyetli ve gayet kıymettar ve her ehl-i imana menfaatli bir hizmette taksimü’l-mesâi kaidesiyle iştirak etmişiz. Tesanüdümüzden hâsıl olan bir şahs-ı mânevînin fevkalâde ehemmiyet ve kıymeti ve üstadlığı ve irşadı bize kâfidir.

Hem madem bu zamanda herşeyin fevkinde hizmet-i imaniye en ehemmiyetli bir vazifedir. Hem kemiyet ise, keyfiyete nispeten ehemmiyeti azdır. Hem muvakkat ve mütehavvil siyaset âlemleri ebedî, daimî, sabit hidemat-ı imaniyeye nispeten ehemmiyetsizdir, mikyas olamaz, medar da olamaz. Risale-i Nur’un talimatı dairesinde ve bizlere bahşettiği hizmet noktasında feyizli makamlara kanaat etmeliyiz. Haddinden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ve müfritane âlî makam vermek yerine fevkalâde sadakat ve sebat ve müfritane irtibat ve ihlâs lâzımdır. Onda terakki etmeliyiz.
                               Kastamonıu Lâhikası - Mektup No: 59
HAŞİYE Çünkü sen, muhabbetini ona pek pahalı satıyorsun. Verdiğin fiyatın yüz defa ziyade bir mukabil düşünüyorsun. Halbuki onun hakikî makamının fiyatına en büyük muhabbet de ucuzdur.
ölçüyü üstadımız bizzat vermiş.
    hem bediüzzaman lakabıyla ilgili diyor ki:
   Celcelûtiye, Süryanice "bedi" demektir. Ve bedi' mânâsındadır. İbareleri bedi' olan Risale-i Nur, Celcelûtiye'de mühim bir mevki tutup ekser yerlerinde tereşşuhatı göründüğünden, kasidenin ismi ona bakıyor gibi verilmiş. Hem şimdi anlıyorum ki, eskiden beri benim liyakatim olmadığı halde, bana verilen "Bediüzzaman" lâkabı benim değildi. Belki Risale-i Nur'un mânevî bir ismiydi; zâhir bir tercümanına âriyeten ve emaneten takılmış. Şimdi o emanet isim, hakikî sahibine iade edilmiş. Demek, Süryanice bedi' mânâsında ve kasidede tekerrürüne binaen kasideye verilen Celcelûtiye ismi, işârî bir tarzda, bid'at zamanında çıkan Bediülbeyan ve Bediüzzaman olan Risale-i Nur'un hem ibare, hem mânâ, hen isim noktalarıyla bedîliğine münasebetdarlığını ihsas etmesine ve bu isim bir parça ona da bakmasına ve bu ismin müsemmâsında Risale-i Nur çok yer işgal ettiği için hak kazanmış olmasına tahmin ediyorum.
 Hata 55: "Hazret-i Ali'nin (r.a.) ilm-i hakikat itibariyle şakirdi olduğumdan, mânevî evlâdı olabilirim" demesiyle kendine atfedilen makamlara liyakatini kabul etmiş görülmektedir.
Cevap: Bedî' mânâsında olan Celcelûtiye kasidesinde İmam-ı Ali'nin (r.a.) çok cihetlerle Risale-i Nur'a sarahat derecesine yakın işarâtı içinde, Bediüzzaman ismini Risale-i Nur'a vermesinden, bana emaneten verilen o ismi Risale-i Nur'a iade ettiğimi yazmışım. Bununla beraber, "Ben de mânevî Âl-i Beytten sayılabilirim" demekten maksadım, bir kısım müçtehidlerin 1 duasında, "Seyyid olmayan, fakat ehl-i takvâ bulunanlar o duada dahildirler" dediklerinden, o umumî duada benim de bir hissem bulunması için ricakârâne bir tevildir. Yoksa, o hatâkârane mânâ hiç hatırıma gelmemiş.

Amma ba'd: Şu fakir, garip Nursî ki, "Bid'atüz-zaman" lâkabıyla müsemmâ olmaya layık iken, haberi olmadan "Bediüzzaman" ile meşhur olan biçare, tedennî-i milletten ciğeri yanmış gibi feryad ü figan ederek, "Ah, ah, ah! Vâ esefâ!" der ki:...


Kayıtlı
*
Mesaj Sayısı: 235
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #41 : 11 Eylül 2007, 19:39:43 19:39* »

“Risale-i Nur'un yüz bin nüshalarının bâki dilleri susmaz, konuşur. Ve hâlis talebeleri, binler kuvvetli lisanlar ile o kudsî ve küllî vazife-i Nuriyeyi şimdiye kadar olduğu gibi, inşâallah kıyamete kadar devam ettirecekler.” (Şualar sh: 377)


“Evet, dünya ilim ve irfan sahasına Türkiye’den bir güneş doğmuştur. Bu yeni doğan güneş, bin üç yüz yıl evvel âlem-i beşeriyete doğmuş olan güneşin bir in'ikâsıdır ve o manevî güneşin her asırda parlayan lem'alarından birisidir ve beklenilen son mucize-i manevîsidir!” (Tarihçe-i Hayat sh: 156)

Risale-i Nur, Kur'anın son asırlarda beklenen bir mu'cize-i mânevîsi olarak tulû etmiş.” (Tarihçe-i Hayat sh: 155)


Risale-i Nur, bu asrı ve gelecek asırları tenvir edecek olan bir mucize-i Kur'âniyedir." deyip, Nur'a ait hizmeti, zamanın en büyük meselesi olarak kabul eder, bu ehemmiyetle davranırdı.” (Tarihçe-i Hayat sh: 463)
Kayıtlı
*
Mesaj Sayısı: 235
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #42 : 11 Eylül 2007, 19:42:03 19:42* »

muktebes nasâyih-i kudsiyesinin tercümesine dair bir risaleyi, on üç sene mukaddem, Bursa'da Hocam Hasan Efendiden almıştım. Nasılsa mütalâasına muvaffak olamamıştım. Tâ bugünlerde, kitaplarımın arasında birşey ararken elime geçti. Dedim: "Bu Hazret-i Mevlânâ Hâlid, Üstadımın hemşehrisidir. Hem İmam-ı Rabbânî'den sonra, tarîk-ı Nakşînin en mühim kahramanıdır. Hem tarik-i Hâlidiye-i Nakşiyenin pîridir." Risaleyi mütalâa ederken, Hazret-i Mevlânâ'nın tercüme-i halinden şu fıkrayı gördüm:
Ashâb-ı Kütüb-i Sitteden İmam-ı Hâkim, Müstedrek'inde ve Ebu Dâvud, Kitab-ı Sünen'inde; Beyhakî, Şuab-ı İman'da tahriç buyurdukları,
 yani, "Her yüz senede Cenab-ı Hak bir müceddid-i din gönderiyor" hadis-i şeriflerine mazhar ve mâsadak ve müzhir-i tâm olan Mevlânâ eş-şehîr, kutbü'l-ârifîn, gavsü'l-vâsılîn, vâris-i Muhammedî, kâmilü't-tarikati'l-âliyye ve'l-müceddidiyye Hâlid-i Zülcenâheyn Kuddise sirruhu, ilh... Sonra tarihçe-i hayatında gördüm ki, tevellüdü 1193 tarihindedir. Sonra gördüm ki, 1224 tarihinde Saltanat-ı Hind'in payitahtı olan Cihanâbâd'a dahil olmuş. Abdullah Dehlevî Hazretlerinden aldıkları füyûzât-ı mâneviyeyle tarik-i Nakşî silsilesine girip müceddidliğe başlamış.
Sonra 1238'de, ehl-i siyasetin nazar-ı dikkatini celb ettiğinden, vatanını terk ederek diyar-ı Şam'a hicretle gitmiştir. Hem içinde gördüm ki, Hazret-i Mevlânâ'nın nesli, Hazret-i Osman bin Affan'a (radıyallahü anh) mensuptur.
Sonra gördüm ki, tercüme-i halinde istidad-ı fıtrî ve kabiliyet-i harika ile, sinni yirmiye bâliğ olmadan a'lem-i ulemâ-i asr ve allâme-i vakit olmuş. Süleymaniye kasabasında tedris-i ulûm ile iştigal eylemiştir.
Sonra Üstadımın tarihçe-i hayatını düşündüm. Baktım, dört mühim noktada tevafuk ediyorlar.
Birincisi: Hazret-i Mevlânâ 1193'te dünyaya gelmiş. Üstadım ise, 1293'te. Tam Mevlânâ Hâlid'in yüz senesi hitam bulduktan sonra dünyaya gelmiş.
İkincisi: Hazret-i Mevlânâ'nın tecdid-i din mücahedesine başlangıcı ve mukaddemesi, Hindistan'ın payitahtına 1224'te girmiş. Üstadım ise, aynen yüz sene sonra, 1324'te Osmanlı Saltanatının payitahtına girmiş, mücahede-i mâneviyesine başlamış.
Üçüncüsü: Ehl-i siyaset, Hazret-i Mevlânâ'nın fevkalâde şöhretinden tevehhüm ederek diyar-ı Şam'a nakl-i mekân ettirilmesi, 1238'de vaki olmuştur. Üstadım ise, aynen yüz sene sonra 1338'de Ankara'ya gidip, onlarla uyuşamayıp, onları



el-Hakim, el-Müstedrek, 4:522; el-Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, 2:281, hadis no: 1845
reddederek, küserek tekrar Van'a gidip, bir dağda inziva ederken 1338 senesini müteakip, Şeyh Said hadisesinin vukuu münasebetiyle ehl-i siyasetin vehmine dokunmuş. Üstadımızdan korkarak Burdur ve Isparta vilâyetlerinde dokuz sene ikamet ettirilmiş.
Dördüncüsü: Hazret-i Mevlânâ Hâlid, yaşı yirmiye bâliğ olmadan evvel allâme-i zaman hükmünde, fuhûl-u ulemânın üstünde görünmüş, ders okutmuş. Üstadım ise, tarihçe-i hayatını görenlere ve bilenlere malûmdur ki, on dört yaşında icâzet alıp a'lem-i ulemâ-i zamanla muarazaya girişmiş, on dört yaşında iken, icâzet almaya yakın talebeleri tedris etmiştir.
Hem Hazret-i Mevlânâ Hâlid, neslen Osmanlı olduğu ve Sünnet-i Seniyeye bütün kuvvetiyle çalıştığı gibi, üstadım da Kur'ân-ı Hakîme hizmet noktasında, meşreben Hazret-i Osman-ı Zinnûreyn'in arkasından gidip, Hazret-i Mevlânâ gibi, Risale-i Nur eczâlarıyla, bütün kuvvetiyle Sünnet-i Seniyenin ihyâsına çalıştı.
İşte bu dört noktadaki tevafukat, tam yüz sene fasılayla Risale-i Nur'un takviye-i din hususundaki tesirâtı, Hazret-i Mevlânâ Hâlid'in tarik-i Nakşiye vasıtasıyla hizmeti gibi azîm görünüyor. Haşiye
Üstadım kendine ait medh ü senâyı kabul etmiyor. Fakat Risale-i Nur, Kur'ân'a ait olup medh ü senâ, Kur'ân'ın esrârına aittir. Yalnız Üstadımla Hazret-i Mevlânâ'nın birkaç farkı var:
Birisi: Hazret-i Mevlânâ, zülcenâheyndir. Yani, hem Kadirî, hem Nakşî tarikat sahibi iken, Nakşîlik tarikatı onda daha galiptir. Üstadım, bilâkis, Kadirî meşrebi ve Şâzelî mesleği daha ziyade onda hükmediyor. Ben Üstadımdan işittim ki: Hazret-i Mevlânâ Hindistan'dan tarik-i Nakşîyi getirdiği vakit, Bağdat dairesi Şâh-ı Geylânî'nin ba'del-memat hayatta olduğu gibi, taht-ı tasarrufunda idi. Hazret-i Mevlânâ'nın mânen tasarrufu, bidâyeten câ-yı kabul göremedi. Şâh-ı Nakşibend ile İmam-ı Rabbânî'nin ruhaniyetleri Bağdat'a gelip Şâh-ı Geylânî'nin ziyaretine giderek rica etmişler ki, "Mevlânâ Hâlid senin evlâdındır, kabul et." Şâh-ı Geylânî, onların iltimaslarını kabul ederek Mevlânâ Hâlid'i kabul etmiş. Ondan sonra Mevlânâ Hâlid birden parlamış. Bu vakıa, ehl-i keşifçe vâki ve meşhud olmuştur. O hadise-i ruhaniyeyi, o zaman ehl-i velâyetin bir kısmı müşahede etmiş, bazı da rüyayla görmüşler. Üstadımın sözü burada hitam buldu.
İkinci fark şudur ki: Üstadım kendi şahsiyetini merciiyyetten azlediyor. Yalnız Risale-i Nur'u merci gösteriyor. Hazret-i Mevlânâ Hâlid'in şahsiyeti, kutbü'l-irşad, mercii'l-hâs ve'l-âmm olmuştur.

Haşiye
Madem Hazret-i Mevlânâ Halid, milyonlar etbâlarının ittifaklarıyla müceddiddir ve baştaki hadis-i şerifin bir mâsadakıdır. Ve madem tam yüz sene sonra, dört mühim cihet-i tevafukla beraber Risale-i Nur aynı vazifeyi görüyor. Demek, nass-ı hadis ile, Risale-i Nur eczaları tecdid ve takviye-i din vazifesini görüyorlar.
Üçüncü fark: Hazret-i Mevlânâ Hâlid, zülcenâheyndir. Fakat, zamanın muktezasıyla ilm-i tarikatı ve sünnet-i seniyeyi esas tutmak cihetiyle tarikatı daha ziyade tutmuşlar. O noktada sarf-ı himmet etmiş. Üstadım ise, şu dehşetli zamanın muktezâsıyla ilm-i hakikati ve hakaik-i imaniye cihetini iltizam ederek, tarikata üçüncü derecede bakmışlar.
Elhasıl: Baştaki hadis-i şerifin "Her yüz sene başında dîni tecdid edecek bir müceddidi gönderiyor" vaad-i İlâhîsine binaen, Hazret-i Mevlânâ Hâlid, ekser ehl-i hakikatın tasdikiyle, 1200 senesinin, yani on ikinci asrın müceddididir. Madem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevafuk ederek Risale-i Nur eczaları aynı vazifeyi görmüş. Kanaat verir ki-nass-ı hadisle-Risale-i Nur tecdid-i din hususunda bir müceddid hükmündedir.
Benim Üstadım daima diyor ki: "Ben bir neferim, fakat müşir hizmetini görüyorum. Yani kıymet bende yoktur. Belki Kur'ân-ı Hakîmin feyzinden tereşşuh eden Risale-i Nur eczâları bir müşiriyet-i mâneviye hizmetini görüyorlar."
Üstadımı kızdırmamak için şahsını senâ etmiyorum.
Şamlı Hafız Tevfik
Kayıtlı
*
Mesaj Sayısı: 235
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #43 : 11 Eylül 2007, 19:43:45 19:43* »

İkincisi: Eski zamanda, on dört yaşında iken icâzet almanın alâmeti olan üstad tarafından sarık sardırmak, bir cübbe bana giydirmek vaziyetine mâniler bulundu. Yaşımın küçüklüğüyle, memleketimizde büyük hocalara mahsus kisve giymek yakışmadığı...
Saniyen: O zamanda büyük âlimler, bana karşı üstadlık vaziyeti değil, ya rakip veyahut teslimiyet derecesine girdikleri için bana cübbe giydirecek ve üstadlık vaziyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı. Ve evliya-yı azimeden dört beş zâtın vefat etmeleri cihetiyle, elli altı senedir icazetin zahir alâmeti olan cübbeyi giymek ve bir üstadın elini öpmek, üstadlığını kabul etmek hakkımı bugünlerde, yüz senelik bir mesafede Hazret-i Mevlânâ Zülcenâheyn Hâlid Ziyâeddin kendi cübbesini, o cübbeye sarılan bir sarıkla, pek garip bir tarzda bana giydirmek için gönderdiğini bazı emarelerle bana kanaat geldi. Ben de o mübarek ve yüz yaşında cübbeyi giyiyorum. Cenab-ı Hakka yüz binler şükrediyorum. Haşiye • • •

Haşiye Bu mübarek emaneti Risale-i Nur talebelerinden ve ahiret hemşirelerimizden Âsiye namında bir muhterem hanımın eliyle aldım.
Kayıtlı
*
Mesaj Sayısı: 235
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #44 : 11 Eylül 2007, 19:57:56 19:57* »

Sekizinci Lem'a


Gavs-ı âzamın Hizbü'l-Kur'ân'a dair keramet-i gaybiyesidir. Haşiye


Şu risale içindeki imzalarla gösterildiği gibi, hizmet-i Kur'âniyedeki arkadaşlarıma iştirakim var. Bir kısmı, benim imzam iledir. Bir kısmı onların tasvip ve istihracıyla ve tasdikleriyle olduğundan, bana ait hizmetten fazla hisseyi, onların hatırı için sükût ile kabul ettim. Yoksa, bu risalenin başında söylediğim gibi, bunda öyle bir hisse-i şerefe hakkım yoktur. On sene mukaddem, o kaside-i gaybiyeyi gördükçe bana mânevi bir ihtar gibi "Dikkat et!" diye kalbime geliyordu. O hatırayı iki cihetle dinlemiyordum:

Birincisi: Benim gibi, ehemmiyetli ömrü şan ve şeref perdesi altında hubb-u cah zehiriyle zehirlenip öldüğü için yeniden bu suretle nefs-i emmareye diğer bir şeref kapısı açmak istememekti.

İkinci cihet: Bu muannid zamanda, bedihî dâvâları ve zâhirî hüccetleri kabul etmeyenlere karşı, böyle işârât-ı gaybiye nev'inden hodfuruşâne bir tarzda izhar etmek hoşuma gitmemekti.

En nihayet, esaretimin sekizinci senesinde, en işkenceli ve en sıkıntılı bir zamanda, gayet kuvvetli bir teselli ve teşvike muhtaç olduğumuzdan bana ihtar edildi ki: Bunu, tahdis-i nimet ve bir şükr-ü mânevî nev'inden izhar et. Hem korkma, kanaat verecek derecede kuvvetlidir. Bu izharda en mühim maksadım, esrar-ı Kur'âniyeye ait olan risalelerin makbuliyetine Gavs-ı âzamın imza basması nev'inden olduğudur. İkinci maksadım, o kudsî Üstadımın kerametini izhar etmekle, keramat-ı evliyayı inkâr eden mülhidleri iskât edip, hizmet-i Kur'âniyeye fütur verecek çok esbaba mâruz ve çok avâika hedef olan arkadaşlarımın kuvve-i mâneviyesini takviye ve şevklerini tezyid ve füturlarını izale etmek idi.

Benim için bir nevi hodfuruşluk nev'inden olduğu için ehemmiyetli zarardır. Fakat o zararımı, o kudsî Üstadım ve arkadaşlarım hatırı için kabul ettim.



* * *



--------------------------------------------------------------------------------


Haşiye: Üstadımızın şahsına sarihan işaret eden bu gibi gaybi keramet ve işaratın neşrini Üstadımız Bediüzzaman Said Nusri Hazretleri arzu etmiyor. Fakat bizler düşündük ki; bu gibi delalet derecesinde olan gaybi işaretlerin ehl-i imanca bilinmesine bu zamanda kati luzum ve ihtiyaç var. Buna binaen neşr ediyoruz.

Naşirler

Şu "Keramet-i Gavsiye Risalesi" tedricen istihraç edildiği için, birkaç parça ve tetimmelere inkısam etti. Gittikçe, birbirini tenvir ve teyid ettikçe vuzuh peyda ediyor. İşaretin bazısında zaaf varsa da, sair arkadaşlarının ittifakından aldığı kuvvet o zaafı izale eder.

* * *


ŞAYAN-I HAYRET BİR TEFEÜL ve
MÜHİM BİR İHBAR-I GAYBÎ


Sabri, Süleyman, Bekir, Galip ve Tevfik'in fıkrasıdır. Hem Hüsrev, Hâfız Ali ve Refet ve âsım'ın ve Kuleönünden Mustafa'ların fıkrasıdır.

Lâtif ve müjdeli bir tefe'ül

Üstad, Galip ve Süleyman, Ümmî Sinan Divanında mesleğimize ve Sözlere dair tefe'ül edildi, şu beyitler çıktı. Baktık, "Sözler" lâfzı, bütün divanında yalnız bu kafiyelerde görünüyor. Demek Sözler "hak söz," hem "nur söz" oluyor.

Derim ki yardımcım Allah,

Şefaatçım Resulullah.

Ki bürhanım kitabullah,

Budur bendeki hak söz.

Senin kapında kul çoktur,

Hesabı, haddi hiç yoktur.

Ve lâkin bir dahi yoktur.

Sinan-ı Ümmî gibi nur söz.

* * *


MÜHİM BİR İHBAR-İ GAYBÎ


Şeyh-i Geylânî'nin kendinden sekiz yüz sene sonra gayb-âşinâ gözüyle haber verdiği bir hâdise-i Kur'âniyedir.

Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın hizmetindeki kudsiyete, kerametkârane sekiz yüz küsur sene evvel "Gavs-ı âzam" ünvanıyla bihakkın iştihar eden Kutb-u âzam Şeyh-i Geylânî,




fıkrasıyla başlayan kasidesinin âhirinde, Mecmuatü'l-Ahzâb'ın birinci cildinin beş yüz altmış ikinci sayfasında, beş satırla, şu zamanda hizmet-i Kur'âniyedeki heyete ve başında bulunan Üstadımıza beş vecihle bakıyor ve gösteriyor. İşte o beş satır şudur



Beşinci satırdan sonra gelen hâtime-i kaside:


Evet, bu hizmet-i Kur'âniye içindeki zat, hakikaten esaretle şarka gitti. Ve yine acip bir esaretle Asya'nın garbında on dokuz sene kaldı. Hazret-i Şeyhin dediği gibi, çok şehirleri gezdi. Mücahedesi Sözlerledir.  hükmüyle, çekinmeyerek, Hazret-i Şeyhin dediği gibi yapmış. Yirmi sene zarfında yirmi fitne ve mehâlik-i azîmeye düştüğü halde, bir hıfz-ı gaybî ile Hazret-i Şeyhin dediği gibi mahfuz kalmış. Hem fevkalme'mûl, bir gurbet diyarında fevkalâde inayete mazhariyeti o dereceye gelmiş ki, bir risale sırf o inâyâtın tâdâdında yazılmıştır. Hazret-i Gavs'ın dediği gibi, biz onun etrafında  fıkrasının meâlini gözümüzle görüyoruz.

Beşinci vecih: Üstadımız kendisi söylüyor ki: "Ben sekiz-dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahali Nakşî tarikatında, ve oraca meşhur Gavs-ı Hizan namıyla bir zattan istimdat ederken, ben akrabama ve umum ahaliye muhalif olarak "Yâ Gavs-ı Geylânî" derdim. Çocukluk itibarıyla elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz birşey kaybolsa, "Yâ Şeyh! Sana bir Fatiha, sen benim bu şeyimi buldur." Acaiptir ve yemin ediyorum ki, bin defa böyle Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiş. Onun için bütün hayatımda umumiyetle Fâtiha ve ezkâr ne kadar okumuşsam, zât-ı Risaletten (a.s.m.) sonra Şeyh-i Geylânî'ye hediye ediliyordu. Ben üç-dört cihetle Nakşî iken, Kadirî meşrebi ve muhabbeti bende ihtiyarsız hükmediyordu. Fakat tarikatla iştigale ilmin meşguliyeti mâni oluyordu.

Sonra bir inayet-i İlâhiye imdadıma yetişip gafleti dağıttığı bir zamanda, Hazret-i Şeyhin Fütuhu'l-Gayb namındaki kitabı hüsn-ü tesadüfle elime geçmiş. Yirmi Sekizinci Mektupta beyan edildiği gibi, Hazret-i Şeyhin himmet ve irşadıyla eski Said (r.a.) yeni Said'e inkılâp etmiş. O Fütuhu'l-Gayb'ın tefe'ülünde en evvel şu fıkra çıktı:  Yani, "Ey biçare! Sen Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiyede bir âzâ olmak cihetiyle güya bir hekimsin, ehl-i İslâmın mânevi hastalıklarını tedavi ediyorsun. Halbuki, en ziyade hasta sensin. Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul; sonra başkasının şifasına çalış." İşte o vakit, o tefe'ül sırrıyla, maddî hastalığım gibi mânevî hastalığımı da kat'iyen anladım. O şeyhime dedim: "Sen tabibim ol." Elhak, o tabibim oldu. Fakat pek şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı. Fütuhu'l-Gayb kitabında "Yâ gulâm!" tâbir ettiği bir talebesine pek müthiş ameliyat-ı cerrahiye yapıyor. Ben kendimi o gulâm yerine vaz ettim. Fakat pek şiddetli hitap ediyordu: "Eyyühe'l-münafık," "Ey dinini dünyaya satan riyakâr" diye, diye... Yarısını ancak okuyabildim. Sonra o risaleyi terk ettim. Bir hafta bakamadım. Fakat ameliyat-ı cerrahiyenin arkasından bir lezzet geldi; iştiyakla o mübarek eseri acı tiryak gibi veya sulfato gibi içtim. Elhamdü lillâh, kabahatlerimi anladım, yaralarımı hissettim, gurur bir derece kırıldı." Hocamızın sözü bitti.


İşte hocamızın bu macera-yı hayatiyesi gösteriyor ki, Hazret-i Şeyhin müteveccih olduğu ve ehemmiyetle bahsettiği ve istikbalde gelecek müridi bu olmak için kuvvetli bir ihtimaldir. Hazret-i Şeyhin vefatından sonra hayatta oldukları gibi tasarrufu ehl-i velâyetçe kabul edilen üç evliya-yı azimenin en âzamı o Hazret-i Gavs-ı Geylânî'dir. Ve demiş:






fıkrasıyla ba'delmemat dua ve himmetiyle müridlerinin arkasında ve önünde bulunmasıyla, böyle harika keramet-i acibe ile meşhur bir zat, elbette böyle bir zamanda kıymettar bir hizmet-i Kur'âniye bir müridinin vasıtasıyla olacağını onun görmesi ve göstermesi şe'nindendir. Şeyhin bahsettiği ehemmiyetli müridi ve talebesi ve himayegerdesi olan şahıs, binden sonra, on dördüncü asırda geleceğine bir imadır.



Süleyman, Sabri, Zekâi, âsım, Refet, Ali, Ahmed, Hüsrev, Mustafa Efendi, Rüşdü,
Lütfü, Şamlı Tevfik,
Ahmed Galib, Zühtü, Bekir Bey, Lütfi, Mustafa, Mustafa,
Mesud, Mustafa Çavuş, Hâfız Ahmed, Hacı Hâfız, Mehmed Efendi, Ali Rıza.


* * *


ŞEYH-İ GEYLÂNÎ'NİN, FIKRASIYLA KERAMETKÂRANE VERDİĞİ HABER-İ GAYBÎNİN TETİMMESİDİR


 fıkrasında  "Molla Said" kelimesine tam tevafuk ediyor. Yalnız bir elif fark var. Elif ise, kaide-i sarfiyece "elfün" okunur. Elfün ise, bindir. Demek bin iki yüz doksan dörtte dünyaya gelecek bir müridi, bu  lâfzında muraddır. Çünkü '
de lâm sayılsa iki yüz doksan dört eder ki, bir tek fark ile Said'in tarih-i velâdetine tevafuk eder. Esas Arabî sayılsa fark yoktur. Lâm'sız  ise iki yüz altmış dört eder. "Molla Said" dahi iki yüz altmış beş eder. "Molla"daki elif bine işaret olduğu için mütebakisi iki yüz altmış dört kalır.

Elhasıl: Şu zamanda dellâl-ı Kur'ân ve hâdim-i Furkan olan o adamın iki ismi ve iki lâkabı var. "Elkürdî" lâkabı ile "Molla Said" ismi,  fıkrasında zâhir görünüyor. "Nursî" lakabıyla "Bediüzzaman Said" ismi  fıkrasında âşikâr görünüyor. Hattâ hizmet-i Kur'âniyede en mühim bir arkadaşı ve hâlis bir talebesi olan Hulûsi Beye "lillahi mûhlisen. taişü saiden sadıkan bi muhabbeti" fıkrasında işaret olduğu gibi, diğer bir kısım talebelerine işaretler var.



Risale-i Nur talebeleri namına
Rüşdü, Hüsrev
Said kendi Söylüyor:

Hazret-i Şeyh-i Geylânî, hizmet-i Kur'âniyeye nazar-ı dikkati celb etmek ve o hizmet-i Kur'âniye, âhirzamanda dağ gibi büyük bir hadise olduğuna işaret için, kerametkârane şu hizmette istidat ve liyakatimin pek fevkinde bulunması ve fedakâr, çalışkan kardeşlerimle çalıştığımıza fazilet noktasından değil, belki sebkatiyet noktasından ismimi bir derece göstermesi beni epey zamandır düşündürüyordu. Acaba bunun izharında mânevî bir zarar bana terettüp eder, bir gurur, bir hodfuruşluk getirir diye sekiz-on senedir tevakkuf ettim. Bugünlerde izhara bir ihtar hissettim.

Hem kalbime geldi ki: Hazret-i Şeyh bana bir pâye vermedi. Belki Said isminde bir müridim mühim bir hizmette bulunacak, fitne ve belâlardan izn-i İlâhî ile ve Şeyhin duasıyla ve himmetiyle mahfuz kalacak.

Hem uzak yerde taşlar görünmez, dağlar görünür. Demek, sekiz yüz sene bir mesafede görünen, hizmet-i Kur'âniyenin şâhikasıdır; yoksa Said gibi karıncalar değil. Madem bu keramet-i Gavsiyeyi ilân ve izharından, Kur'ân şakirtlerinin ve hizmetkârlarının şevki artıyor; elbette arkalarında Şeyh-i Geylânî gibi kahramanlar kahramanı zatlar himmet ve dualarıyla ve izn-i İlâhî ile himaye ettiklerini bilseler, şevk ve gayretleri daha artar.

Elhasıl: Bunu, kardeşlerimi fazla şevke ve ziyade gayrete getirmek için izhar ettim. Eğer kusur etmişsem, Cenab-ı Hak affetsin.  *




Kayıtlı
Sayfa: 1 2 [3] 4   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: