Yönetim
Mesaj Sayısı: 4384
Çevrimdışı
Her Şey Düşlerle Başlar...M.F.G
|
 |
« Yanıtla #15 : 23 Haziran 2007, 01:29:57 01:29* » |
|
HASTA RUHLAR II
Nitekim Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Uhud'da her şeye rağmen heyetin aldığı karara tâbi olmuştur. Evet, vahiy ile müeyyed olan bir Zât bile eğer istişare kararına uyuyorsa, dar akıllı ve dar ufuklu bir insanın itirazda bulunmaya hiçbir hakkı olmamalıdır.
Hocam, şimdi ben pek anlamadım. Öncelikle bu hasta ruhlar tabirindeki çizdiğiniz içimizdekiler profili ile Hz. Muhammed (s.a.v)' in Uhud Gazvesindeki; ashabı kırmayıp meydana çıkma kararı arasındaki uyum sağlama mantığı bence ziyadesi ile abes olmuş. anlamadığım ikinci şey ise ... ancak kabul görmediyse ondan sonra o kişiye susmak ve alınan karara uymak düşer ' i hasta ruh olarak tanımladığınız kesime nasıl terennüm ettirmek gerektiği. Yardımcı olur iseniz yazının devamını bekliyorum. Kardesim bu profili ben cizmiyorum bastan sona kadar Hocaefendinin sohbetidir...( M-fgulen TIKLAYIN )
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 23 Haziran 2007, 01:42:16 01:42* Gönderen: Ahmet Faruk Sakin »
|
Kayıtlı
|
Allâhümme salli âlâ Seyyidinâ Muhammedin tıb-bi'l-kulûbü ve devâihâ ve âfiyet'eli'bdâni ve şifâihâ ve nûri'l-ebsâri ve zıyâihâ
|
|
|
Yönetim
Mesaj Sayısı: 4384
Çevrimdışı
Her Şey Düşlerle Başlar...M.F.G
|
 |
« Yanıtla #16 : 23 Haziran 2007, 01:35:24 01:35* » |
|
Alinti yaptiginiz yerin neresi abes Hocaefendi Oarada Vahiyle desteklenen Ve Herseyiyle Allahin Teyid edip korudugu ulul azm bir peygamber dahi Istisare ediyor Istisare neticesinde kendi kararinindan farkli bir netice cikiyor ve o karara uyuyor Bu örnegi bizim uygulamamiz gerektigi anlatiliyor.Yani isitsarede heyet tarafindan alinan kararlara uyma...
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
Allâhümme salli âlâ Seyyidinâ Muhammedin tıb-bi'l-kulûbü ve devâihâ ve âfiyet'eli'bdâni ve şifâihâ ve nûri'l-ebsâri ve zıyâihâ
|
|
|
Mesaj Sayısı: 4805
Çevrimdışı
Zafer için değil, sefer için emir aldık.
|
 |
« Yanıtla #17 : 23 Haziran 2007, 02:01:15 02:01* » |
|
Alinti yaptiginiz yerin neresi abes Hocaefendi Orada Vahiyle desteklenen .... Alıntı üzerine alıntı yapmış olmayayım ve az önce tamamını yazdığınız ilk sorumda ne sorduğumu lütfen bir anlamaya çalışın. Sohbette bahsi geçenle sizin varmaya çalıştığınız yerin aynı yer olduğunu söylüyorsanız sorun yok (ki öyle bir sonuçlandırma duası olmamış). Ama bazı ruhları hem hasta olarak niteleyip hem Hz. Muhammed' in tavrıyla kısaslanıyor ise... ya da istemeden kısalttığınız cümleciklerden o anlaşılıyorsa, tanımın geniş alınması gerkir di demeye çalışıyorum. esenlikle...
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 23 Haziran 2007, 02:07:12 02:07* Gönderen: y.adiguzel »
|
Kayıtlı
|
Yalan bin boyalı, gerçek boyasız... Yalan-kıpkırmızı, gerçek- ak olur. Yalan kışkırıkçı, yalan hayasız... Gerçekse her zaman utangac olur.
|
|
|
Yönetim
Mesaj Sayısı: 4384
Çevrimdışı
Her Şey Düşlerle Başlar...M.F.G
|
 |
« Yanıtla #18 : 23 Haziran 2007, 02:48:53 02:48* » |
|
Adiguzel kardesim HASTA RUHLAR isimli yazi Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendinin bir sohbetinden yaziya aktarilmis ve Fikir Atlasi isimli eserinde yayinlanmsitir. Foruma virgulunu dahi dokunmadan payalasima sundum.ve size kaynagini link olarak verdim Icinde hicbir sahsi dusuncem yoktur.Parca tamamiyla butunluguyle Hocaefendinin...Burayi anladiniz umarim.. 1) Hocam, şimdi ben pek anlamadım. Öncelikle bu hasta ruhlar tabirindeki çizdiğiniz içimizdekiler profili ile Hz. Muhammed (s.a.v)' in Uhud Gazvesindeki; ashabı kırmayıp meydana çıkma kararı arasındaki uyum sağlama mantığı bence ziyadesi ile abes olmuş. anlamadığım ikinci şey ise .. Hasta ruhlarin özelligi : Şöhrete talip olma, "benim yaptığım" deme, yalnız kendiyle alâkalı şeylere alkış tutma.. Kendi cikarlarini umun fayadasina tercih etme... Örnek alincak insanin vasfi Nitekim Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Uhud'da her şeye rağmen heyetin aldığı karara tâbi olmuştur. Evet, vahiy ile müeyyed olan bir Zât bile eğer istişare kararına uyuyorsa, dar akıllı ve dar ufuklu bir insanın itirazda bulunmaya hiçbir hakkı olmamalıdır. Yani Vahiyle desteklenen Ve Herseyiyle Allahin Teyid edip korudugu ulul azm bir peygamber dahi Istisare ediyor.Yapilacak isleri uygulancak yöntemi belirlemek icin ona tabi olan insanlari toplayip fikrilerini sorma ve cogunlugun aldigi karari uygulama. Baskalarinin fikrini sorma..Onlara deger verme... Her isinde mesveret etme 2) ancak kabul görmediyse ondan sonra o kişiye susmak ve alınan karara uymak düşer ' i hasta ruh olarak tanımladığınız kesime nasıl terennüm ettirmek gerektiği. Yardımcı olur iseniz yazının devamını bekliyorum.
Istisarenin tabii bir neticesi itaat... Soru: İtaat edilmesi gereken bir noktada bazen aklımız ve mantığımıza ters düşen hususlar olabiliyor. Bu noktada itaati nasıl anlamalıyız?Cevap: Bizim anladığımız mânâda itaat ve inkiyad, umumun kabul ettiği, hizmetin sevk ve idaresini yapan bir şahsa, ya da insanların her türlü konuyu orada istişare edebilecekleri değişik kimselerden meydana gelmiş bir meşveret meclisinin, içtihat, tesbit ve kararlarını yerine getirmekten ibarettir. Ne var ki, ne itaat ve inkıyad edilen şahıs, ne de meşveret meclisinin kendilerine itaat ve inkıyad edilmeyi beklemek gibi hak ve istihkakları yoktur.
Zaman, hizmet zamanı olduğuna göre, meseleler, her zaman belli bir heyetin meşveretinden çıkmalıdır ve alınan kararlara da, mutlak mânâda itaat edilmelidir. Zira meşveret ve itaat bir vahidin değişik yüzleri gibidir.. ve bunlar, İslâm içtimaî hayatının önemli unsurlarıdır.
Soruda bahsedildiği gibi, meşverette alınan kararlar bazen herkesin aklına yatmayabilir ve herkes tarafından kabul edilmeyebilir. Meşveret meclisinde bulunanlar da, Allah katında kendilerini sorumluluktan kurtarmak için, içtihad farklılıklarını dile getirebilir, her meseleye ulu orta “evet” demeyebilir ve alınan kararlara muhalefet şerhi düşebilirler. Aslında, meşveretin gerçek anlamı da işte budur. Ancak bazılarının muhalefetlerine rağmen, eğer ilgili mevzuda bir karar alınmışsa, artık o muhalif kişilerin bu karar aleyhinde tek bir kelime bile konuşmamaları ve karara uymaları gerekir. Zira bu tür konuşmalar koskoca bir cemaati gıybet etmek demektir. Gıybet ise, Hakk’a hizmet eden bir cemaatin hukukunu ihlâl olduğundan, o cemaati teşkil eden bütün fertlerle onlar hakkında söylediklerini zikredip ferden ferda helâlleşmedikçe o şahsın kurtulması ve cennete girmesi mümkün olmayabilir.
Evet, istişarede alınan kararlara mutlaka uyulması lazımdır. Meselâ, meşveret meclisinde bir yere gidilmek üzere ekseriyetle karar alındı ve yola çıkıldı. Yolda -Allah muhafaza- kaza oldu. Kaza sonucu karara karşı çıkanların “Biz dememiş miydik?.. Gitmeseydik kaza olmayacaktı.. gittik başımıza bu iş geldi” gibi ifadeleri, kaderi tenkidin yanında, diğer arkadaşları gıybet sayılır.
Bu hususta Allah Rasulü’nün şu kararlılığı çok dikkat çekicidir: Allah Rasulü (s.a.s), Uhud Savaşı öncesi ashabı ile meşveret eder; kendi görüşü Medine’de kalıp müdafaa harbi yapma istikametindedir. Ancak, yapılan istişare sonucu, Medine’nin dışına çıkılarak taarruz harbi yapılmasına karar verilir. Bu karar gereği Nebiler Serveri (s.a.s) Uhud’a gider. Bu noktada Seyyid Kutub’un şu enfes yorumu çok yerindedir: “Allah Rasulü Uhud’a çıkarken orada 70 kişinin şehid verilmesi değil; Medine’de taş taşın üstünde kalmayacağını bilseydi, meşveretin hakkını vermek için yine çıkacaktı.” Evet, meşveretin İslâm’da ve İslâmî yapıda böyle önemli bir yeri vardır. Yıkılan Medine tekrar yapılabilir ama teşri döneminde İslâm’ın bir rüknü yıkılırsa onu yeniden inşâ etmek imkânsızdır. Öyleyse, meşveret heyetinde bulunan herkes sahip oldukları güzel fikirleri heyete sunmalı ve o güzel düşüncelerin herkese mâl olmasını sağlamalı.. ve tabiî aksi karara da mutlak mânâda uymalıdır.
Buraya kadar arzetmeye çalıştığımız esaslar, itaat etme ile ilgiliydi. Bu meselenin bir diğer yönü -ki o da itaat etme kadar önemlidir- kararlara itaat ettirme adına sevk ve idarede bulunan vazifelilere düşen sorumluluklardır. Hemen ifade edelim ki, bunun bütün misallerini Allah Rasûlü (s.a.s)’nün hayat-ı seniyyeleri içinde görmek ve göstermek mümkündür. Nebiler Serveri’nin hayatını bu perspektiften inceleyerek, ondan her zaman itaat ettirmeye yönelik genel prensipler çıkartabiliriz.
Şimdi isterseniz, bu çizgide cereyan eden bazı tarihî vak’alara kuşbakışı bir göz atalım: Cahiliye dönemi Arapları, oldukça ferdî hareket eden insanlardı. Hemen en küçük bir mesele bile, onları aile aile, oymak oymak, kabile kabile birbirine düşürebilirdi. Böyle bir toplumun fertlerinin birbirine düşmemesi, bazılarının bazılarına itaat etmesi âdetâ imkânsızdı. O dönemde Mekke ve Medine’de kendi içlerinde birçok parçaya ayrılmış pek çok kabile vardı. Bunlar, dışta kavga edecek insan bulamayınca, kılıçlarını çekerler ve birbirleriyle savaşırlardı. İşte böyle bir toplum içinde itaat düşüncesini geliştirip bir baş etrafında bunları toplamak, Allah Rasulü’nün peygamberliğine delil teşkil edecek ölçüde büyük bir hadisedir. Bana göre bu husus, felsefî siyer yazarlarının dikkatinden kaçmıştır. Evet, Nebiler Serveri (s.a.s), olabildiğine bedevî ve birbirini yiyen bir cemaatten; medenî ve birbirini dinleyen, itaat eden bir cemaat çıkarmıştır.
Yine o dönem anlayışı içinde, Araplar bir köleye hiçbir zaman -hele bu bir de siyahî ise- insan nazarı ile bakmazlardı. Sanki onlara göre, Allah’ın iki kulu vardı da bunlardan birine “şeytan ol” dedi; o da gidip siyah oldu. -Bugün pek çok siyahlar bunun aksini düşünürler- Onun için Bilal-i Habeşî (r.a), Ümeyye b. Halef’in yemek yediği odaya girme hakkına bile sahip değildi. Yani köle, insan mı değil mi, şayet bu köle siyah ise, hayvan mı insan mı meselesinin münakaşası yapılırdı. İslâm geldi ve köleleri öyle bir mevkiye yükseltti ki, mesela, saçları siyah ve kıvırcık, dudakları iki parmak kalınlığında “eşhedü enne Muhammeden Rasulullah” derken “şin” harfini çıkaramadığından dolayı “eshedü” diyen Bilal-i Habeşî (r.a), Bedir’de eşraf içinde hadiselere müdahale edebiliyor ve görüşlerini ortaya koyabiliyor.. ve hane-i risaletpenâhîye İbn-i Mes’ud’la aynı hakka sahip bir şekilde girip çıkabiliyordu.
Bunlardan bir diğeri Efendimiz’in azadlı kölesi Zeyd b. Harise’dir. O da Bilal-i Habeşî gibi siyahî bir insandı. Allah Rasulü (s.a.s.), Zeyd b. Harise’yi içinde Cafer b. Ebi Talib, Abdullah b. Revaha, Halid b. Velid.. (r.anhüm) gibi soylu harp dâhileri ve savaş kahramanları bulunan ordunun başına kumandan tayin etti ve önemli bir harbe gönderdi. Bunlar cahiliye dönemi anlayışlarını bir kenara iterek siyahî kumandan Hz. Zeyd (r.a)’e itaat ettiler.
Kaderin garip cilvesine bakın ki, aradan geçen onca yıldan sonra, yine Bizans üzerine gidecek bir orduya Nebiler Sultanı, Hz. Zeyd’in oğlu Üsame’yi kumandan tayin etti. Bu defa da ordunun içinde Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (r.anhüm) gibi devasa şahsiyetler vardı.
Asr-ı saadette bu istikamette cereyan eden bir başka olayı da, Abdullah İbn Hüzafetü’s-Sehmî anlatır. Allah Rasulü (s.a.s), bu büyük insanın emrine bir müfreze vererek bir yere gönderir. Orada emrindekilerden birinin itaat düşüncesinde kusur ettiğini anlayan Hz. Abdullah bir ateş yaktırır ve “kendinizi bu ateşe atın” emrini verir. Bu emir karşısında bazıları dolu dizgin kendilerini ateşe atmak ister. Bazıları ise “biz ateşten kaçıp Allah Rasulü’ne iman ettik, şimdi kendimizi ateşe mi atacağız?” deyip geri dururlar. Sefer dönüşü meseleyi Allah Rasulü’ne anlatırlar. Efendimiz, “eğer o ateşe girseydiniz ebediyyen çıkamazdınız” karşılığını verir. Çünkü bu bir intihardır. İntihar ise Allah’ın yasak ettiği bir ameldir. “Hâlıka isyanın bahis mevzuu olduğu bir yerde mahluka itaat yoktur.” Haram olduğu kat’î olan meselelerde hiç kimseye itaat edilmez.
İşte bu ve benzeri misallerden hareketle, sahabeyi o cahiliye Arap anlayışından uzaklaştırıp, itaat duygu ve düşüncesi ile dolduran sırrı keşfetmek ve onu hayata geçirmek, sevk ve idarede bulunan vazifelilerin görevleri olmalıdır. Meselâ, bu çerçevede Üstad Bediüzzaman’ın “kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini takınamaz” ölçüsüne uygun hareket etmek çok önemlidir. Bu, insanları köle gibi kullanmama, bulunduğu makamı baskı unsuru gibi görmeme, mütakabiliyet çizgisi içinde iş yapma ve yaptırma şeklinde anlaşılabilir. Evet, eğer bunlar hayata geçirilebilirse, soruda bahis mevzuu edilen olumsuzlukların hiçbiri sözkonusu olmaz. Burada Übeyy b. Ka’b ile İbn Abbas (r.anhümâ) arasında geçen hâdise, bizim düşünce ufuklarımızı aşacak boyuttadır. Bir gün Hz. Übeyy (r.a) ata binerken İbn Abbas atın üzengisinden tutar. Übeyy b. Ka’b onun bu davranışı karşısında: “Sen ne yapıyorsun, sen ki peygamberin amcasının oğlusun” deyince; İbn Abbas: “Biz büyüklerimize hürmet göstermekle emrolunduk” der. Bu defa Hz. Übeyy, İbn Abbas’ın elini tutup öper; “Biz de, ehl-i beyte karşı böyle davranmakla emrolunduk” karşılığını verir. Zannediyorum, bu mütekabiliyet duygusu geliştirilebilse, ne aşağıdakiler “biz itaat ediyoruz” diyerek üsttekilere karşı istiskalde bulunacak; ne de üsttekiler kendilerini dinlemeyen insanlar karşışında bazı şeyleri yaptırmada zorlanacaktır.
Hasılı istişare, nebevî; münferid hareket ise şeytanî bir davranıştır. İtaat ise meşveretin tabii bir neticesidir. Cihan tarihinde peygamberler, vahiyle müeyyed oldukları halde istişare ederek hareket etmişlerdir. Bunun aksine, Ramses’ten, Amnofis’e, Sezar’dan Napolyon’a; Cemil Meriç’in ifadesi ile ondan da deli teke Hitler’e, Stalin’e, Lenin’e kadar ne kadar firavun varsa bunların hepsi de müstebit, tek başlarına karar veren ve infaz eden insan görünümlü şeytanların çıraklarıdırlar.
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
Allâhümme salli âlâ Seyyidinâ Muhammedin tıb-bi'l-kulûbü ve devâihâ ve âfiyet'eli'bdâni ve şifâihâ ve nûri'l-ebsâri ve zıyâihâ
|
|
|
Mesaj Sayısı: 4805
Çevrimdışı
Zafer için değil, sefer için emir aldık.
|
 |
« Yanıtla #19 : 23 Haziran 2007, 02:55:59 02:55* » |
|
Yazıyı verdiğiniz link üzerinden de okumuştum, ama böylesi bir açıklamayla yardımda bulunduğun için Allah razı olsun harcadığın vakti ve emeği helal et.
Esenlikle...
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
Yalan bin boyalı, gerçek boyasız... Yalan-kıpkırmızı, gerçek- ak olur. Yalan kışkırıkçı, yalan hayasız... Gerçekse her zaman utangac olur.
|
|
|
Mesaj Sayısı: 719
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #20 : 29 Temmuz 2007, 04:18:50 04:18* » |
|
Aşağılık ve Adilik
Şimdi siz diriliş erlerisiniz, diriliş kahramanlarısınız. Bir yanda sizin dava düşüncenize, sizin hizmet felsefenize ihanet etmiş bu türlü şeyler varsa, yine onun ifadesine dönerek ifade edeyim “bilmeyerek kardeşlerinizin hukukuna tecavüz ediyorsunuz.” Hizmetin içerisinde beş kuruş dahi olsa kendi çıkarı istikametinde kullanıyorsa, bu kardeşlerinin hukukuna tecavüz eden bir alçaktır. Bu daire içine girmiş bilerek veya bilmeyerek hainlik yapan bir haindir. Allah'ın lütuflarının kesilmesine sebebiyet veren bir haindir, bir aşağılıktır. Eğer düzelmeyecekse hidayete ermeyecekse, Cenab-ı Hak bu cemaati onlardan temizlemek üzere yuvalarını başlarına yıksın onların. Sizin bu dairede olan insanlarınız hakkın hukukun olmadığı bir yerde bir talebenin ayakkabısına ayağını basmadı. Vallahi billahi basmadı, bir lokma ekmeklerini yemedi onların [4]. Ve bu bugüne kadar öyle geldi. Hizmetten istifadeyi düşünmedi, ondan üç kuruş elde etme mülahazasına kapılmadı, maddenin esiri zebunu olmadı, hür yaşadı, hür doğduğu gibi hür yaşadı ve dolayısıyla da diyet ödeme mecburiyetinde kalmadı hiç bir kimseye. Yoksa dairenin başına da ciddi gaileler açılırdı. Bana birisini anlattılar. “Hocam hiç tereddüt etmeden, müessesenin içerisinde başkasına ait kalemi kullanıyor ve bu benim hakkım diyor” dediler. Şimdi bu türlü parazitler, bu türlü güveler, hizmet-i imaniye ve Kur'aniye'nin içinde varsa endişe ederim ben. [4] Hocaefendi hayatının ilk yıllarından itibaren, başkasına ait şeylerden istifade etmedi. Kestanepazarı'ndaki hayatı buna ilk örnektir. Talebeye ait yatakta yatmadı, onların yemeğinden yemedi, kullandıysa bir tuzu bile sonra dışardan alıp yerine koydu. 20 yaşında Edirne'de vazifeli iken de bir devlet dairesinden verilen müsvedde kâğıtları bile kullanmadı. Buna şahit olan kişi “halbuki biz o kağıtları çöpe atıyorduk, buna rağmen kullanmıyordu” diyor. Ve bunun yüzlerce örneğini yakından şahit olanlar bilir.
|
|
|
|
« Son Düzenleme: 29 Temmuz 2007, 04:20:47 04:20* Gönderen: maad »
|
Kayıtlı
|
kovun beni de gideyim!...
|
|
|
Mesaj Sayısı: 719
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #21 : 29 Temmuz 2007, 23:30:30 23:30* » |
|
Cinler ve Cinnet Sağlam bir irade ile Allah'a tevekkülde bulunana cinler hiç bir şey yapamaz. Ama cinler içi bozulmuş, ruhu tefessüh etmiş, bakışı bulanmış, Allah ile irtibatı zayıflamış kişilerin peşini bırakmazlar. Cinlerin musallat olduğu böyle kişilere, Efendimiz'den (sav) rivayet edilen duâları, okumak, başvurulacak çarelerin başında gelir. Bundan başka zâhirî sebepler açısından mekan değiştirmek düşünülebilir. Evet, Allah'a hakkıyla kul ve O'na tevekkül olana, cinler bütün orduları ile de hücum etseler, zarar veremezler. FF-1
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
kovun beni de gideyim!...
|
|
|
Mesaj Sayısı: 719
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #22 : 02 Ağustos 2007, 04:18:52 04:18* » |
|
Daha önce yazılmış olabilir ama yineleyelim inşaAllah.. Paranoyak Ruhlar Ona-buna eksiklik-bozukluk atfedenler, kendilerini ifade etmek için herkesi hor görürler. Bunlar gönüllerine göre kendilerini ifade edemedikleri için hep alemin kusurları ile meşgul olurlar. Aleyhissalâtü vesselam Efendimiz, "O bozuk, bu bozuk, şu da bozuk" diyene "Bozuk olan asıl kendisidir" manasına şöyle buyurmuştur: "Insanlar helak oldu diyen asıl kendisi helak olmuştur." Kişinin vicdanı ve kalbi duru olsa her şeyi duru görür. Mizaç bakımından herkeste kusur arayanları, birkaç hafta Cebrail Aleyhisselam'la buluştursan onda da kusur bulur ve "ayağını nasıl kaydırabilirim?" yolları araştırır. Aslında bozukluk bu tip insanların karakterlerindedir. Bunların ahlak anlayışı geçimsizliktir. Bu tip hiç kimse ile geçinemeyenlerin bütün derdi, kendini ifade etmektir. Bunlar sürekli kendilerinden bahsedilmesini, hep kendilerine değer verilmesini ve her zaman öne çıkarılmalarını isterler. Bir işi üstün bir başarıyla tamamladığın zaman şunu diyebiliyor musun: " Eğer şu arkadaş veya benden başka birisi yapsaydı, bu iş neticeleri itibarıyla daha çok hayırlara vesile olacak ve dolayısıyla daha fazla başarı elde edilmiş olacaktı." Işte bu anlayış Kur'an ruhunun ve Peygamber ahlakının ifadesidir. Aksine hep beklenti içinde olup kendini her zaman öne sürmeye kalkanlar, hezeyanlarını bir ruh hastalığı içinde yaşayanlardır. *** Fıtrî davranmak ihlaslı olmayı kolaylaştırır. *** Kırık Testi
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
kovun beni de gideyim!...
|
|
|
Yönetim
Mesaj Sayısı: 4384
Çevrimdışı
Her Şey Düşlerle Başlar...M.F.G
|
 |
« Yanıtla #23 : 07 Eylül 2007, 17:58:58 17:58* » |
|
AZ YEMELI Çok hareketli olmayan bir insanın, günde 800 kaloriye ihtiyacı vardır. Bu ise, bir öğünde yarım dilim ekmek, 2 köfte, bir kibrit kutusu kadar da peynir eder. Fazlası yüktür. Az yemeli. Zira çok yiyenin, Allah ile münasebetinin kuvvetli olması düşünülemez.
Fasildan fasila 1
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
Allâhümme salli âlâ Seyyidinâ Muhammedin tıb-bi'l-kulûbü ve devâihâ ve âfiyet'eli'bdâni ve şifâihâ ve nûri'l-ebsâri ve zıyâihâ
|
|
|
Mesaj Sayısı: 499
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #24 : 07 Eylül 2007, 18:28:34 18:28* » |
|
AZ YEMELI Çok hareketli olmayan bir insanın, günde 800 kaloriye ihtiyacı vardır. Bu ise, bir öğünde yarım dilim ekmek, 2 köfte, bir kibrit kutusu kadar da peynir eder. Fazlası yüktür. Az yemeli. Zira çok yiyenin, Allah ile münasebetinin kuvvetli olması düşünülemez.
Fasildan fasila 1
hocam Allah razı olsun çok iyi bir hatırlatma. Kendimi de buna dahil ederek konuşuyorum. çoğu kere acıkmadan yemek üstüne yemek yiyoruz. bunun bir çok zararı var burda saymakla bitmez. En büyük tehlikesi midesi sürekli dolu olan birinin ibadetin feyzinden istifadesi çok az olur. Rabbim nefsimizi bize musahhar kılsın lezzeti şükür için yiyen kullardan eylesin...
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
“Eyvah, aldandık. Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzeran-ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgar gibi uçar
|
|
|
Yönetim
Mesaj Sayısı: 4384
Çevrimdışı
Her Şey Düşlerle Başlar...M.F.G
|
 |
« Yanıtla #25 : 02 Kasım 2007, 16:58:39 16:58* » |
|
Kalp Balansını Kontrol
Her insanın beslendiği bir kaynak olmalı ve sık sık bu kaynağa uğrayarak kendini yenilemelidir. Aksi takdirde sessizce kurur gider de farkına bile varamaz. İnsanın kendini kontrol etmesi, çok zor bir meseledir. Onun içindir ki, tasavvufta ilk olarak nefsin bilinmesi mevzûu ele alınmıştır. Mevlânâ Muhammed İkbal tasavvufa dair yazdığı "Esrar-ı Hodi" isimli eserinde nefsin sırlarını kavramaktan bahsederken, "Seyr Fillâh"a ulaşan insanın, benliğin sırlarından sıyrılması şarttır" der.
Keşke bir alet icat etseler de, herkes şekerini, tansiyonunu ölçer gibi manevî hayatını ölçebilse! Bu insanlığın kurtulması için çok büyük bir iyilik olurdu, insana kendisini tanıtmadan daha büyük bir iyilik mi olur? Şimdilik böyle bir şeye mâlik değiliz; yarın olacağımızı da bilemiyorum. Tekyeler, zâviyeler bir zaman bu misyonu eda ediyorlardı.
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
Allâhümme salli âlâ Seyyidinâ Muhammedin tıb-bi'l-kulûbü ve devâihâ ve âfiyet'eli'bdâni ve şifâihâ ve nûri'l-ebsâri ve zıyâihâ
|
|
|
Yönetim
Mesaj Sayısı: 4384
Çevrimdışı
Her Şey Düşlerle Başlar...M.F.G
|
 |
« Yanıtla #26 : 04 Kasım 2007, 11:53:37 11:53* » |
|
Kalp Balansı
Bazı kardeşlerimiz makro âlemdeki hâdiselere bakarak durum değerlendirmesine gidiyor ve bir kısım fikirler üretmeye çalışıyorlar. Halbuki bu, işin sadece bir yönüdür. Bence mikro âlem ihmal edilmektedir. Her arkadaş, evvelâ kendi rûh istikâmetine bakmalı. Allah'la ne kadar irtibatı var. Ev, bark, çoluk çocuk endişesi yanında, rûhî hayatı adına da bir kısım kaygılar taşıyor mu? Her gün Allah'ın dinini tebliğ etme düşüncesini ve ızdırabını duyuyor mu? Evet işte, bence herkes buna bakmalıdır. Âyette (Evvelâ) siz kendinize bakın" buyrulmuştur. Yani siz, kalp balanslarınızı, rûh saatlerinizi iyi ayarlarsanız, makro âlemde her şey sizin saatinize göre ayarlanacaktır. Eskiden saati saatçiye götürdüklerinde, ilk önce balansına bakarlardı. İşte bunun gibi, herkes ve her ferd evvelâ kalp balansına bakmalı. Şayet orada bir arıza varsa, ilk defa onun izalesine çalışmalı. Bugün Rusya yıkıldı, yarın ABD ve Avrupa yıkılır gider gider ama bunlara alternatif güç var mı? Osmanlı bunlara alternatif olma özelliğini kaybedince, ABD ve Avrupa girdi devreye... Öyle ise önce fikir, düşünce ve rûhî hayat açısından sağlam bir millet olmalı, ondan sonra da devletlerarası muvazenedeki yerimizi istirdada çalışmalıyız. İşte alternatif güç budur!.."
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
Allâhümme salli âlâ Seyyidinâ Muhammedin tıb-bi'l-kulûbü ve devâihâ ve âfiyet'eli'bdâni ve şifâihâ ve nûri'l-ebsâri ve zıyâihâ
|
|
|
Yönetim
Mesaj Sayısı: 4384
Çevrimdışı
Her Şey Düşlerle Başlar...M.F.G
|
 |
« Yanıtla #27 : 13 Kasım 2007, 00:56:49 00:56* » |
|
Allah Bizi İnsan Eyleye Alvar İmamı cezbeye gelince, o ürperten sesiyle “Allah bizi insan eyleye” derdi. Bu dileğiyle merhum, herhalde insan-ı kamil olmayı murad ediyordu. İnsan-ı kamil olmak, insanî değerlerin bulunması, elde edilmesi sonra da onların muhafazasıyla mümkün olur. Zira insan, insanî duygular, latifeler, hisler....vs. ile bilkuvve insandır. Fakat bu potansiyel değerleri bir tohumu toprağın bağrına gömüp, neşv u nemasını sağladığı gibi, hayatını da Allah’ın değer verdiği şeylerle yeşertmesi ve sonra da bu değerleri koruması lazımdır ki “Onlar hayvan gibidir, belki hayvandan da aşağı” (A’raf, 7/179) nazım-ı celiline masadak olmasınlar. Efendimiz (sav)’in, namazdaki davranışlarımız hakkında buyurduğu şu mübarek sözler bu hakikati ne kadar güzel ifade eder: “Kollarınızı köpekler gibi yere sermeyin”, “İmamdan önce başını secdeden kaldıran biri, yüzünün eşek şekline çevrileceğinden korkmuyor mu?”, “Secdeyi tavuk ve horozların yem gagaladığı gibi yapmayın.” İşte Allah Rasûlü (sav) bu sözleriyle insanın, hususiyle de namazda, insanlığını sergilemesi gerektiğini ifade etmektedir. Zaten, insanın insan-ı kamil olmayı yakalaması da ancak, ibadet ve ubudiyetle mümkündür. Yine insanın Muhammedî Ruhu, İlâhî Ahlak’ı bulması ve o ahlâkı insanda fıtrat ve tabiat haline getirilmesi de ancak ibadet ve ubudiyet gerçekleşebilir. Evet, insan kulluğu terk ettiği ölçüde hayvanlığa yaklaşır, kendisi için hazırlanan makamdan ve takdir ölçülerinden aşağıya düşer. Hasılı, insanî tavır, insanın Allah ile olan münasebetleri içinde aranmalıdır. Efendimizin “Allah sizin cisimlerinize ve suretlerinize değil, kalplerinize ve amellerinize bakar” nur-efşan beyanı, bu hükme işaret eder. İşte Alvar İmamı da “Allah bizi insan eyleye” derken herhalde bu ma’nâyı kasdediyordu.
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
Allâhümme salli âlâ Seyyidinâ Muhammedin tıb-bi'l-kulûbü ve devâihâ ve âfiyet'eli'bdâni ve şifâihâ ve nûri'l-ebsâri ve zıyâihâ
|
|
|
Mesaj Sayısı: 1295
Çevrimdışı
fikir - zikir - sükür
|
 |
« Yanıtla #28 : 13 Kasım 2007, 02:03:50 02:03* » |
|
Yine insanın Muhammedî Ruhu, İlâhî Ahlak’ı bulması ve o ahlâkı insanda fıtrat ve tabiat haline getirilmesi de ancak ibadet ve ubudiyet gerçekleşebilir.
ins Rabbim bizlere bu asku sevki versin ...
Allah razi olsun hocamizdan ve ahmet faruk gardasdan paylasimdan dolayi ...
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
>> Elfü elfi selatin ve elfü elfi selamin aleyke ya Resulallah >>
|
|
|
Yönetim
Mesaj Sayısı: 4384
Çevrimdışı
Her Şey Düşlerle Başlar...M.F.G
|
 |
« Yanıtla #29 : 13 Kasım 2007, 02:09:52 02:09* » |
|
Duaniza amin diyorum. Allah cümlemizden razi olsun
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
Allâhümme salli âlâ Seyyidinâ Muhammedin tıb-bi'l-kulûbü ve devâihâ ve âfiyet'eli'bdâni ve şifâihâ ve nûri'l-ebsâri ve zıyâihâ
|
|
|
|