Moderatör
Mesaj Sayısı: 3832
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #180 : 25 Haziran 2010, 11:24:32 11:24* » |
|
İnsan iradesiz olmamalıdır İnsan, nefsine karşı hep ciddi bir iradeyle savaş vermeli ve ona kesinlikle teslim-i silah etmemelidir. Tabir-i diğerle nefis, insanın boynuna bir gem vurup -bağışlayın- istediği yere götürebilecek derecede onu tesir altına almamalı ve insan böyle bir zaaf içinde bu denli tutarsız ve iktidarsız olmamalıdır. Aslında insan, hiçbir zaman iradesiz olamaz ve olmamalıdır. İnsan her zaman, içindeki vesveselere, kalbinin ihmaline ve duygularının duyarsızlığına karşı isyan içinde bulunmalıdır. Ama bunlarla beraber, bir insanın yer yer düşmesi ve sürçmesi de fıtrat-ı beşeriyenin gereğidir. Sahih bir hadiste Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir gün bu hakikate dair şöyle buyurmuşlardı: "Hz. Âdem yanıldı, evlatları da yanıldı." (Tirmizi, Tefsir (7)  Binaenaleyh yanılma, unutma ve hata etme, fıtrat-ı beşeriyede mündemiç bir hakikattir. Bu itibarla insanın yanılması her zaman ihtimal dâhilindedir. Şu kadar vardır ki, kendisini umumiyetle iradeli ve dimdik ayakta tutabilenler daha az yanılırlar. Kendini salıvermiş bir kimse ise, pek çok defa yüzüstü düşebilir ve kendini şeytanın esiri ve zebunu haline getirebilir. Bu itibarla da yer yer nefs-i emmârenin bize çelme takması kaçınılmazdır. -Allah, nefsin bu desiselerinden bizi muhafaza buyursun ama- mümin olan herkes ömrü boyunca bu çelmelere maruz kalacağını da asla unutmamalıdır. Zira Efendimiz'in (aleyhissalâtü vesselam), Ka'b b. Malik'ten rivayet edilen sahih bir hadiste bildirdikleri gibi: "Mümin, ekin gibidir. Rüzgâr onu eğriltir. Kimi zaman yıkar, kimi zaman doğrultur. Nihayet sonunda kalkar doğrulur. Kâfir ise kökü üzerinde dimdik duran 'erze' ağacı gibidir. Onu hiçbir şey eğriltemez. Nihayet devrilince de bir daha doğrulamaz." (Müslim, Sıfâtu'l-münafikîn, 69) Binaenaleyh mümin, her zaman 'Aman Ya Rabbi!' deyip Allah'a koşar, kâfir ise gürül gürül ses çıkarmasına ve çok heybetli görünmesine rağmen bir kere yıkıldı mı bir daha doğrulamaz. Bu manada mümin, düşse dahi kalkacak, yürüyecek ve yine Allah'a doğru olan yolculuğunu devam ettirecektir. Her mümin, düşmeyi ve nefs-i emmâreye mağlubiyeti bu şekilde kabul etmelidir ki meselenin bir yönü bundan ibarettir. Nefsine Güvenen Aldanmıştır Diğer önemli bir yönü ise şudur: İnsan nefsine karşı galebe çaldığını düşünürse -hafazanallah- işte o zaman aldanmış demektir. Evet, bir insan "Artık ben nefsimi yendim, onun iğfâlât ve tesvîlâtından kurtuldum." diyorsa, o kimse aldanmıştır. Buna mukabil insan ahir ömrüne kadar, içinde sürekli bir düşmanın bulunduğunu düşünüyor, bundan dolayı da korkuyor ve titriyorsa, bu da onun, Allah'ın lütf u keremiyle ilâhî bir emn ü eman içinde olduğunu gösterir. Çünkü Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kudsi bir hadiste Cenab-ı Allah'ın iki emniyeti bir arada vermeyeceği gibi iki korkuyu da birden vermeyeceğini ifade buyurur. (Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 10/308) Yani bu dünyada bir kimse adeta ödü kopuyor gibi, şeytanın kendisini her an baştan çıkaracağı ve baş aşağı cehenneme gidebileceği korkusuyla yaşıyorsa, Allah'ın izni, inayeti ve dilemesiyle o insan ahrette herhangi bir korkuya maruz kalmayacaktır. Bunun aksine bir kimse, burada endişesiz ve korkusuz yaşıyor, arkasında şeytan bulunmuyormuş veya kendisini baştan çıkaracak, kundaklayacak bir nefsi yokmuş gibi rahat hareket ediyorsa -hafazanallah- o insan da ahrete ve kabre ait rahatını burada kullanıyor demektir. Binaenaleyh bu manada, her iki tarafta emniyette olacağını düşünenler, büyük bir aldanmışlığın içinde olmalarına mukabil, her iki cihanda korku içinde olacağını zannedenler de yanlış düşünüyorlar demektir. Hasan Basrî ve Şâh-ı Geylânî gibi din büyüklerinin evrâd-u ezkârına bakılabilse, bu zatların dünyada hep havf u haşyet içinde oldukları görülecektir. Bir keresinde Şâh-ı Geylânî'nin evrâdını okuyan ve oldukça takvası da yerinde bir hoca kardeşimiz bana şöyle demişti: "Büyük zâtların evrâd u ezkârlarını okurken bunların, 'Ben mahvoldum, yandım, bittim. Susuz bir insan cehennemde nasıl yanar ve kavrulur, çölde yapayalnız kalan bir insan nasıl vahşet içindedir, işte ben ondan daha beterim." şeklinde dualarında ifade ettikleri hususları biz kendimizde bulamıyoruz. Şâh-ı Geylanî neden böyle diyordu?" Aslına bakılacak olursa o mübarek kardeşimiz, "Çölde kalıp yanmamışız, vahşette hiç olmamışız, dolayısıyla biz bu duaları ne diye okuyalım?"a getiriyordu konuyu; ama o, bir noktada isabet etse de, başka bir noktada hem o hem de biz yanılıyorduk. Aslında meseleye şöyle bakmalı ve şöyle düşünmeliyiz: "Şâh-ı Geylânî gibi bir zât bu mevzuda böyle derse, acaba bize ne demek düşer?" Zira nefs-i emmâre çok ayyârdır. İnsana bir tane üzüm yedirir, elli tokat vurur. Dudağına bir kere bal sürüverir, fakat onu elli defa yüzüstü bırakır ve ömür boyu sürüm sürüm süründürür. Bu itibarla nefsine karşı hep mağlup olacağını düşünen bir insan, düşmanını tanımış ve Rabb'isine sığınacağından dolayı, nefsine karşı emniyet içinde yaşayan bir insandan daha emin demektir. Rabb'imiz -inşallah- nefsimiz gibi bir hasmımızı, bizlere idrak ettirir... Ayrıca selef-i sâlihin, emniyeti ve ümitsizliği küfür saymışlar ve bir insanın nasıl olsa, "ben cennete gideceğim" diye kendini salmasına küfür dedikleri gibi, Allah'ın rahmetinden ümidini kestiğini ifade eden ve "ben cehenneme gideceğim, benim için kurtuluş yoktur" şeklindeki düşüncelerine de küfür nazarıyla bakmışlardır. Bu ikisi arasındaki ölçüyü yakalama adına Hz. Ömer Efendimiz'e nispet edilen şöyle bir söz vardır: "Eğer tek insan hariç bütün insanlar cehenneme gidecek deseler, korkarım ki o ben olayım. Yine bir insan hariç bütün insanlar cennete gidecek deseler rahmet-i ilâhîden ümit ederim ki o ben olayım." ZAMAN
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
referandum da EVET demek:
ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
|
|
|
Moderatör
Mesaj Sayısı: 4576
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #181 : 25 Haziran 2010, 13:25:55 13:25* » |
|
Başka bir kürsüde
"Bu açıdan hiç kimse akıbetinden emin olmamalı, bilakis korkmalı. Akıbetinden korkmayanın akıbetinden korkulur"
"Hadd-i zatında, akıbet endişesiyle yaşamak güzel bir şey. Çünkü böyle bir endişe, sizi sürekli O’na teveccühe sevk eder. O’na her teveccühünüzde ve O’na doğru yükselmedeki her helezonda, bir basamak daha yukarı çıkar ve Allah’ın başka bir lütfuyla serfiraz olursunuz."
İrademizin varlığını hissetmek ve Rabbin irademize güç vermesi duasıyla Allah razı olsun
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
|
|
|
Moderatör
Mesaj Sayısı: 3832
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #182 : 02 Temmuz 2010, 18:32:52 18:32* » |
|
İbadet yolunda hevâ tuzakları İnsanın, Hak yolunda bulunurken dahi hiç farkına varmaksızın hüdâyı bırakıp kendi hevâ u hevesinin peşine takılıp gitmesi her zaman için ihtimal dâhilindedir. Bu sebeple hüdâ-hevâ ayrımı, üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir konudur. Hevâyı hüdâdan tefrik etmenin iki yolu vardır. Bunlardan birisi zahirî yoldur. Burada insan, dinin açık emir ve yasaklarını göz önünde bulundurarak neyin hevâ, neyin hüdâ olduğunu görüp anlayabilir. Mesela insanın, temel kaide ve disiplinler çerçevesinde, Din-i Mübin-i İslam'ı, vaz' ediliş esaslarına uygun olarak anlama cehd ve gayreti içinde bulunması hüdâdır. Fakat insanın, usulüddini, fıkıh metodolojisini göz ardı edip kendince vaz' ettiği kuralları esas alarak dini yorumlamaya kalkışması hevâdır. Dinin temel kaide ve prensiplere uygun olmayan bu kuralların pozitif bilimlerin bir gereği gibi takdim edilmesi ya da tecdit veya reform adı altında yeniliğin bir icabıymış gibi sunulması, onları, hevâ ve heves mahsulü olmaktan çıkarmaz. Dini anlama tarzında olduğu gibi, ibadet hayatında da insan, hüdâ yerine hevâsının peşine takılıp sürüklenebilir. Mesela bir insan namaz ibadetini kusursuz denecek ölçüde mükemmel bir şekilde yerine getirse, ancak eda ettiği bu namazı "Allah'ım ben namazımı eda ettim, kullukta bulundum. Bana bir oğlan evlat nasip et" gibi bir karşılığa bağlasa, o insan Allah'a ibadet ediyorken hevâsının peşinde gidiyor demektir. Yanlış anlaşılmasın, elbette ki insan, dualarında, arzu ve isteklerini Cenab-ı Hak'tan ister. Biz, bir sahabe anlayışıyla kaybolan ayakkabımızın bağını bile Allah'tan talep ederiz. Ancak asla unutulmamalıdır ki, bir insanın her şeyi Allah'tan istemesi başkadır; ibadetlerini, içindeki bir kısım hesaplara bina ederek âdeta kendi isteklerinin gerçekleşmesi maksat ve niyetiyle ibadet yapıyor olması ise tamamen başkadır. Çünkü ibadetler, Allah rızasından başka hiçbir şey üzerine bina edilemez. Aksi durum insanın, çizgi dışına çıkması ve �hafazanallah� Allah'a kulluk yolunda gözüktüğü halde, Allah'a değil de, hevâ u hevesine kulluk yapması manasına gelir. Bundan dolayıdır ki, ehlullah, ibadetlerin cenneti kazanma veya cehennemden azat olmaya bile bağlanamayacağını söylemişlerdir. Evet, cennet arzusuyla Allah'a kulluk yapma mahzurlu görülmüş ve bu tür kimselere 'cennetin kulu', 'cennetin boynu tasmalı kölesi' denmiştir. Aynı şekilde Cehennem endişesiyle Allah'a kulluk yapan kimseler de 'cehennemin kulu' olarak görülmüş ve netice itibarıyla Allah'a kulluğun sadece Allah rızasına bağlanması gerektiği ifade edilmiştir. HÜDÂ'DAN MI HEVÂ'DAN MI?Üstad Hazretleri'nin mesleğinde insan tabiatını inkâr etmeme bir esas olduğundan, eserlerde, zevk-i ruhaniye kapı aralandığını görüyoruz. Mesela hatırlanacağı üzere Yirminci Mektup'ta, önce iman-ı billâh zikredilmiş, sonra marifetullah, daha sonra muhabbetullah ve ardından da zevk-i ruhanî denilmiştir. Ancak burada bir hususun gözden kaçırılmaması gerekir. O da şudur: Eğer bu silsilede nazara verilen lezzet-i ruhaniye, ibadet neticesinde ve talep edilmeksizin ortaya çıkan bir zevk-i ruhaniyse, onda bir mahzur olmasa gerek. Fakat ibadet ü taat, zevk-i ruhaniye ulaşmaya bağlanmışsa, orada yine hevâ u hevese uyulmuş demektir. Çünkü hiç kimse Allah karşısında alacaklı değildir. Bizler ömür boyu başımızı secdeden kaldırmadan ibadetle meşgul olsak yine alacaklı konumunda olamayız. Çünkü biz zaten, Allah'ın ihsan buyurduğu sayısız nimetlerle alacağımızı ta baştan almışız. Üstad Hazretleri'nin enfes ifadeleri içinde: "Ubudiyet mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sâbıkadır." Mesela vücudumuzdaki her bir organımız Allah'ın büyük bir nimetidir. Bir düşünün; bir dudağınız olmasa belki yine konuşabilirsiniz. Ancak böyle bir durumda olsanız ve imkanınız da bulunsa, size bir dudağı bir milyar dolara verseler alır mısınız, almaz mısınız? Bence sahip olduğumuz nimetlerin gerçek fiyatı işte budur. Kısasta ortaya konan diyet miktarını, onun gerçek bedeli olarak anlamamak gerekir. Çünkü kısastaki diyet miktarı, tecziye mülahazasıyla ortaya konmuştur. Yani diyetle, zarar veren tarafı cezalandırma, mağdur tarafı da memnun etme esas alınmıştır. Yoksa ortaya konan diyet miktarı insanın o uzvunun gerçek kıymetini ifade etmemektedir. Cenab-ı Hakk'ın ahirette ihsan edeceği nimetlere gelince onların Allah'ın fazlından olduğu muhakkaktır. Buhari'de geçen bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahabeye "Unutmayın ki yaptığı amel, sizden hiç kimseye, cenneti kazandırmayacaktır." buyurmuştur. Sahabe efendilerimiz; "Siz de mi ey Allah'ın Resûlü?" diye sorduklarında Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): "Allah (celle celaluhu) fazl u rahmetiyle muâmelede bulunmazsa, evet, ben de!" (Buhârî, Rikak 18) şeklinde cevap vermiştir Efendiler Efendisi'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek beyanlarından açıkça anlaşılacağı üzere biz ancak Cenab-ı Hakk'ın fazl u rahmetiyle sarıp sarmalanır, sıyanet edilirsek cennete girebiliriz. O zaman diyebiliriz ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) cennete girmeyi Allah'ın fazlına bağladığına göre bizler de kulluğumuzu Allah'ın rızası dışında hiçbir şeye dayandırmamalıyız. Evet, kulluğumuzu ne zevk-i ruhaniye, ne cennete girmeye ne de cehennemden tevakkiye bağlamamamız gerekir. Allah deyip oturmalı, Allah deyip kalkmalı, Allah deyip yatmalı ve böylece hevâ u hevesten uzak kalmaya çalışmalıyız. ÖZETLE:1- Dini, usulüddin prensiplerine göre değil de kendi koyduğumuz kaide ve prensiplere göre anlamaya çalışmak, gerçeğin değil hevamızın peşinden koşmak demektir. 2- İbadetlerimizi, karşılığında elde edeceğimiz birtakım dünyevi veya uhrevi karşılıklara bina etmemiz bir yönden o karşılıkların kulu olmamız anlamına gelir. 3- Cennete girmek de dâhil, ibadetlerimizin bütününden hiçbir karşılık beklememeyi itiyat haline getirmeli, sadece Allah'ın rızasına talip olmalıyız. ZAMAN
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
referandum da EVET demek:
ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
|
|
|
Moderatör
Mesaj Sayısı: 3832
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #183 : 26 Temmuz 2010, 13:15:00 13:15* » |
|
Efendimiz, fıtrî hayatın talimcisidir Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hz. Aişe vâlidemizin ifadesiyle Ramazan-ı Şerif dışında muttasıl (ara vermeden) oruç tutmamıştır. Evet Allah Rasulü, Ramazan ayı dışında hiçbir ayı devamlı olarak oruçlu geçirmemiştir. Efendimiz, fıtrî hayatın talimcisidir. O, öyle namaz kılmış, oruç tutmuş ve ibadet etmiştir ki, bu ibadet şekli herkesin örnek alabileceği mahiyettedir.. ve O'nun ibadet hayatı fıtrat-ı beşere en uygun olandır. Hiçbir selim tabiat ve fıtrat nazarında Efendimiz'in ibadet ü taati reddedilmeyecek mahiyettedir. Evet Allah Rasulü, en çok Şaban-ı Şerif'te oruç tutardı. Ancak bu ayı da bütünüyle oruçlu geçirmezdi. Bir manada zaruri olanların dışında Efendimiz'in ibadeti adeta belli olmazdı. Belki her gün aynı hamule altında bulunurdu da insanların gözünün önünde belirecek ve dikkatlerini çekecek şeylerden tevakki buyururlardı. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) her zaman kendisiyle beraber yürüyen insanların zaafını hesaba katardı. "Zayıfların ayağıyla yürüyün." buyurduğu sözüne önce kendisi uyardı. Bu itibarla O, Şaban-ı Şerif'i muttasıl oruçlu geçirseydi herkes de oruç tutacaktı; bu ise bir ölçüde külfet demekti. Allah Rasulü hayatî sayılabilecek, insanı zorlayan bütün hususlarda dağ gibiydi. Bir üstûre Efendimiz'le Ebu Cehil'i güreş tutturur. Böyle bir vak'anın cereyan edip etmediği tartışılabilir ama Efendimiz o mağrur adamı ezer geçer. Aslı olsun olmasın, hiçbir kimse ve hiçbir şeyin kendisini deviremeyişini ifade eden bu vak'ayı ben bu yönüyle kabul ediyorum. Evet Efendimiz, gençlik yıllarında güreşte herkesi yenen ve çok güçlü bir pehlivan olan Ebu Cehil ile güreş tutar. Allah Rasulü, güreş için meydana çıktığında, O'na, "O soyunmuş, yağlanmış, kıspet giymiş. Sen de aynısını yap" derler. Ancak Efendimiz, buna gerek duymaz ve Ebu Cehil'e şöyle bir teklifte bulunur: "Ben ayakta duracağım. Sen bir adım ileri-geri veya sağa-sola götürürsen kendimi yenilmiş sayacağım. Daha sonra da sıra bana gelecek ve hamleyi ben yapacağım." (İhtimal o zamanın güreşi böyle imiş. Taraflar bellerine sıkıca birer kuşak bağlayıp birisi savunmaya geçer, diğeri de onu yıkmaya çalışırmış, sonra o savunmaya geçer diğeri yıkmaya çalışırmış.) Güreş başlar ve teklifi kabul eden Ebu Cehil, dimdik duran Allah Rasulü'nü onca zorlamasına rağmen hareket bile ettiremez. Defalarca hamle yapar ama bir türlü başaramaz ve şöyle diyerek pes eder: "Ya Muhammed, sende büyük bir sihir var. Ben bu şekilde dağı zorlasaydım yerinden oynatırdım." Sıra Efendimiz'e gelince, Allah Rasulü Ebu Cehil'i tuttuğu gibi yere vuruverir ve Ebu Cehil'in sırtında derin bir yara açılır. Hatta Ebu Cehil, Uhud'da İbn Mesud tarafından öldürüldüğünde Efendimiz, İbn Mesud'a, "Gençken bir güreş esnasında onun sırtını yere getirmiştim. Bak bakalım sırtında iz var mı?" der. Bunun üzerine İbn Mesud, Ebu Cehil'in sırtına bakar ve hakikaten yumrukları içine girecek büyüklükte sırtında bir boşluk olduğunu görür. Vâkıa bu, bir üstûredir. Fakat bu üstûre bana, Efendimiz'in müthiş iradesini ve insanın başını döndürecek ölçüdeki gücünü anlatmaktadır. Bir rivayette Efendimiz, beşerî garîzada, erkeklik hormonları yönüyle kendisinin otuz insan kuvvetinde, başka rivayette ise otuz peygamber kuvvetinde olduğunu söyler. Başka bir rivayette her nebinin yirmibeş beşer kuvvetinde olduğu söylenir. Buna rağmen bir iffet abidesi olan Rasulü Ekrem, yirmi beş yaşına kadar herhangi bir kadına gözünün ucuyla bile bakmamıştır. Hatta Hz. Hatice, kendisine anlatıldığında utancından buram buram ter dökmüştür. Acizane ben, Rasulü Ekrem'in iffeti adına hodri meydan diyorum. O'na sâhir veya mecnun demişlerdir. Ancak katiyen iffetine toz kondurabilecek bir şey söyleyememişlerdir. Evet Allah Rasulü, emin bir insandır. Her meselede olduğu gibi O'nun ibadeti de öyledir. Fakat O, beşere rehberlik yaptığı için hep beşer ayağıyla yürümüştür. Meselenin fıkhi yönüne gelince, üç aylarda muttasıl oruç tutmak mekruhtur. Çünkü Rasulü Ekrem tutmamıştır. Efendimiz'in, sahabenin en âbid ve zâhidlerine tavsiye ettiği oruç şekli şöyledir: Abdullah bin Amr bin Âs evlenince, "rûhî kemalatıma mani oluyor, ibadetlerimi aksatıyor" diye günlerce hanımının yanına gitmez. Bu durumdan rahatsız olan eşi, Allah Rasulü'ne şikâyette bulunur. Bunun üzerine Efendimiz, Abdullah bin Amr bin Âs'ı yanına çağırır ve ona, "Allah'ın, senin üzerinde hakkı vardır. Nefsinin, ailenin senin üzerinde hakkı vardır. Her hakkı, hak sahibine ver." buyurur. Daha sonra Efendimiz ile Abdullah bin Amr bin Âs arasında şöyle bir diyalog geçer: "-Her ayda üç gün oruç tut. (Kameri ayların onüç, ondört ve onbeşinde) -Daha fazlasını yapabilirim ya Rasulallah! -Her perşembe ve pazartesi günü oruç tut. -Daha fazlasını yapabilirim ya Rasulallah! -Savm-ı Davud tut. Bir gün oruç tut, bir gün ye. -Daha fazlasını yapabilirim ya Rasulallah! -Hayır daha fazlası yoktur. En faziletli oruç işte budur." buyurur. Hasılı, sürekli tutulan Recep ve Şaban orucu Kitabullah'ta, Sünnet-i Rasulullah'ta, kütüb-ü fıkhiyede yoktur. Ancak avam halkın kafasında vardır. Bir de insan, devamlı oruca alışabilir, böylece oruçtan matlup olan tesir kaybolur. Böyle bir durumda onun faydası olmaz. Bu itibarla bu işin nihâî noktası, nefsi terbiye etmek için bir gün oruç tutup bir gün yemektir. ÖZETLE1- Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hz. Aişe validemizin ifadesiyle Ramazan-ı Şerif dışında muttasıl (ara vermeden) oruç tutmamış ve böyle bir orucu da tavsiye etmemiştir. 2- Efendimiz, fıtrî hayatın talimcisidir. O, öyle namaz kılmış, oruç tutmuş ve ibadet etmiştir ki, bu ibadet şekli herkesin örnek alabileceği ve insan tabiatına en uygun mahiyettedir. 3- Allah Rasulü, hayatî sayılabilecek, insanı zorlayan bütün hususlarda dağ gibi yerinden hareket etmezdi. O, bir şeye karar verdi mi artık O'nu kararından vazgeçirmek imkânsızdı. ZAMAN
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
referandum da EVET demek:
ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
|
|
|
Moderatör
Mesaj Sayısı: 3832
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #184 : 30 Temmuz 2010, 11:59:41 11:59* » |
|
Sefahetin yok etmeyeceği toplum yoktur Sefahet (Sefeh), sözlük anlamı itibariyle zevk ve eğlenceye ve Allah'ın yasak kıldığı şeylere düşkünlük demektir. Akılsızlık edip lüzumsuz yere, sonunu düşünmeden, hazz-ı nefs için masraf etmek de sefahetin bir başka tarifidir. Sefahet ve sefalet nereye girmişse orayı helake sürüklemiştir. Neredeyse bu iki virüsün şimdiye kadar içine girip helak etmediği herhangi bir memleket göstermek mümkün değildir. Evet, sefahet, ruh sefaleti ile birleşince önce Emevî, sonra Abbasî daha sonra da Endülüs'ü tıpkı bir canavar gibi yutmuştur. Selçukîlerin sefahet ve sefalet demeye imkân ve zamanlarının olup olmadığını bilemiyorum. Zira onlar zaten bir vahdet tesis ve temin edememişlerdi. Bununla beraber Anadolu'ya girdikleri dönemdeki kıvamları, canlılıkları ve hareketliliklerini koruyup koruyamadıklarına dair mülahaza dairesini de açık bırakmanın uygun olacağını düşünüyorum. Hatta bu iki virüs, altı asır boyunca bütün canlılığı ve zindeliği ile devam etmiş olmasına rağmen, koca bir milleti, koskoca, canlı, muhterem ve muazzez Osmanlı devlet-i âliyesini bile yutmuştu. Osmanlı öyle bir devlet-i âliye idi ki toprakları bugünkü Türkiye'mizden yirmi kattan daha fazla koca bir devlet idi. Osmanlı Devleti, padişahları ordusunun başında, halkının içinde olup rahatı ve rehaveti terk ettiği dönemlerde daima ilerliyordu. Kanuni'den iki üç göbek sonra, onun oğlu ve torunu (bir kere müstesna zannediyorum) ordusunun başında ve onların içinde olmamıştı/olamamıştı. İşte bu mübarek seferlere iştirak durup da sarayda rahat etme arzusu belirip ve millet fertlerinde de rahatlarını milletleri için feda etme ulvî düşüncesi kaybolunca onlar da eriyip gittiler. En azından paşalara ait saraylarda cariyelerin, altının, gümüşün, paranın, servet hırsının ve çalıp çığırıp oynamanın çoğalması, koca bir imparatorluğu hâk ile yeksan etti ve adeta bitirdi. Tarihte çok misallerini gördüğümüz bu sünnetullah'a (değişmez ilahî âdet) binâen denebilir ki, bugün sefahate giren ülkeler de er-geç bir gün tarih sahnesinden silineceklerdir ve bunu önlemeye de kimsenin gücü yetmeyecektir. Ve o ülkelerin şu veya bu sahada gelişmiş olmaları da yıkılmalarının önünü alamayacaktır. Şu kadarı vardır ki devletin bir süre devletliğini koruması ve milletin de eskiden gelen hızını muhafaza edebilmesi her zaman ihtimal dâhilindedir. Nitekim Kanuni'den sonra rind (Bâtını irfan ile müzeyyen olduğu halde zâhiri sâde görünen, dış görünüşü laübali olduğu halde, aslında kâmil olan kimse) bir adam olan Sarı Selim devletin başına geçti ama Kıbrıs o devirde fethedildi, Selimiye cami-i muhteşemi de o devirde yapıldı. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) yine o devirlerde rüyalara girdi. Hatta o rind Selim'in rüyasına giren Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ona: "Selim! Edirne'mde bir cami yap!" dedi. Ne var ki, güzellik adına sayılan bu hususlar, Yavuz ve Kanuni devrinde hızlı bir şekilde çağlayıp gelişen anil-merkez bir hareketin hızıyla gerçekleşiyordu. Kanuni'nin 1566'da ölümüyle bu hız bir bakıma 35�40 sene daha sürmüştü. Beş-on sene sonra İran ve Alman cephelerinde bozgunlar birbirini takip etmeye başlayınca durgunlaşma da kendini göstermeye başlamıştı. BATI TOPLUMLARINI KEMİREN KURTBazı ülkeler İkinci Cihan Harbi'nden sonra Batı ve Amerika düşmanlığı içinde derlenip toparlandı, bir vahdet ve birlik kurdu, sonra da insanlarında çalışma düşüncesi uyardılar. Daha sonra da Batılılar kendi düşüncelerini onlara okutmak için alfabelerini değiştirmek istediler. Adeta onların ruhlarının içine birer kurt gibi girdiler ve onları karmakarışık bir renk mozaiğine çevirip delik deşik ettiler. Batı, sefahet ve sefaletin bin türlüsünü, daha önce bize bıraktıkları bütün erâcifi götürüp onların dünyalarına boşalttı. Bu ülkelere gidip gelen arkadaşlarımızın müşahedelerine göre onlar şimdilerde kendi toplumlarını da yanlarına alarak yavaş yavaş sefahete kayıyorlar. Bu konuda düşünürlerin ekserisi aynı istikamette görüş beyan etmektedirler. Bu itibarla da daha şimdiden bu ülkelerin istikbal vaat edemeyeceğini söylemek mümkündür. Zira sefahet ve sefaletin yaygın olduğu hiç bir ülke istikbal vaat etmemektedir/etmeyecektir. Evet, ruh sefaletine maruz kalan hiçbir millet iflah olmamıştır. Sadece iktisadî durumları iyi olan, maddeten müreffeh insanların yaşadığı ülkeler ruhen çökmüş insanlarla doludur ki oraların da bir muhalif rüzgâr esintisiyle savrulup gitmeleri kaçınılmazdır. Tabir-i diğerle o ülkeler dıştan çok görkemli görünen çınarlar gibidirler, ama içleri çoktan karbonlaşmış, çürümüş, yanmış ve devrilme sath-ı mailinde bulunmaktadırlar. Bir misal vererek konuyu sona erdirmek istiyorum. Bundan on beş sene evvel, yukarıda sözünü ettiğimiz ülkelerde intihar nispeti yüzde on iki idi. Aynı yıllarda bu oran az buçuk dinine ve diyanetine bağlı bazı ülkelerde yüzde bir nispetindeydi. Türkiye'mizde ise belki yüzde bir veya iki oranlarındaydı. İstatistiklerin ifade ettiği bu rakamlara bakılacak olursa böyle bir dünyada huzurun var olduğunu söylemek mümkün değildir. Zira bu ülkelerde insanlar mesut olmadığı gibi pek çoğu itibariyle çürümüş ve kokuşmuş insanlardan müteşekkil bu tür toplumların itminan içinde olduklarını söylemek de çok zordur. Netice itibariyle denebilir ki, nasıl insan hayatında değişmeyen Allah'ın kanunları vardır, aynen öyle de Âdetullah'a göre sefalet ve sefahetin yoğun bir şekilde bulunduğu toplumlarda da çökmeler kaçınılmazdır. Evet, her yeni eskir, her gelen gider. Ne var ki yukarıda sözünü ettiğimiz ülkelerde olan imkân ve zenginlikler ile devlet hayatında gerçekleşmesi muhtemel çökmeler de hemen birdenbire olmayacaktır. Mesela bizim için bir yönüyle 1600 senesinde başlayan çökme, ondan hemen hemen 300 sene sonra tahakkuk etmiş ve acı neticesini göstermiştir. Bu itibarla da insanları kokuşan ve çürüyen memleketlerin hemen çökmesini beklemeleri doğru değildir. Allah (cc) bizi ruh ve mana köklerimizle ilelebet payidar eylesin. ÖZETLE1- Sefahet ve sefalet hangi toplumun içine girmişse onu içten içe bir kurt gibi kemirmiş ve zamanla o toplumun yok olmasına sebep olmuştur. 2- Dışarıdan bakıldığında ulu çınar gibi görünen birçok devlet vardır ki içlerine nazar edildiğinde yıkılmak üzere olan içi boş ağaçlar gibi olduğu görülür. Köklü bir devletin yıkılma süreci çok uzun olabilir. Altı asır ömür süren Osmanlı'nın yıkılması bir yönüyle tam üç asır sürmüştü. 3- Köklü bir devletin yıkılma süreci çok uzun olabilir. Altı asır ömür süren Osmanlı'nın yıkılması bir yönüyle tam üç asır sürmüştü.
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
referandum da EVET demek:
ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
|
|
|
Moderatör
Mesaj Sayısı: 3832
Çevrimdışı
|
 |
« Yanıtla #185 : 06 Ağustos 2010, 10:53:32 10:53* » |
|
Ramazan-ı Şerif, bize ruh disiplini kazandırmalı Disiplin, Frenkçe bir kelimedir; intizamın te'mini için uyulması gereken emir ve yasaklar, dengeli bir insan olabilmek için lazım gelen zihnî, ahlâkî, ruhî terbiye ve "düzen ruhu" manalarına gelmektedir. Disiplin insanı ise belli kaide ve prensipler çerçevesinde yaşayan, tertip ve düzen hususunda hassas davranan insan demektir. Aslında, bir mü'minin hayatı her zaman çok ahenkli olmalıdır. O, ne zaman ne yapması gerektiğini, nelerle meşgul olması ve hangi işlerle uğraşması lazım geldiğini önceden bilmeli ve ona göre davranmalıdır. Onun, hangi işi önce yapacağını belirleme ve bir programa göre çalışma niyeti haricinde "Acaba şimdi ne yapsam?" şeklinde bir düşüncesi olmamalıdır. O, hem Cenâb-ı Hakk'a karşı kulluk vazifelerini hem diğer insanlarla alakalı sorumluluklarını hem de kendi şahsî işlerini ve bunlardan hangisini ne zaman yapacağını mutlaka önceden tayin etmeli; her haliyle bir düzen ve intizam örneği sergilemelidir. Haddizatında, ibadetler iş tanzimi ve vakit taksimi için çok önemli birer köşe taşıdır ve inanan insan çoğu zaman işlerini o ibadet takvimine göre ayarlar: "Öğle namazından sonra; akşam namazından önce.." diyerek gününü belli dilimlere ayırır ve hiçbir anını boş geçirmemeye çalışır. Zamanın kıymetini bilen ve ömrü, değerlendirilmesi gereken çok önemli bir nimet olarak gören kimseler, yeme içmeden yatıp-kalkmaya kadar her şeyi zabt u rabt altına alırlar; hiçbir meselelerini dağınıklık içinde ve sürüncemede bırakmazlar. Onlar bilirler ki, hem insanların hem de kurumların en verimli oldukları anlar, en düzenli oldukları zamanlardır. İşte, Ramazan ayı, yemek-içmek-uyumak gibi nefsin arzu ettiği şeylere karşı tavır belirleyerek, bunları ihtiyaç ölçüsünde ve hamd ü şükür duyguları içerisinde gidermek suretiyle hayatı disipline etmeyi öğretir. Nefsanî isteklere karşı, kalb ve ruh atmosferine sığınarak, vicdanı harekete geçirip iradeyi güçlendirerek sürekli istikamet üzere olabilmeyi ders verir. GELİN HEPİMİZ BİRER VEFÂ VE SADAKAT ERİ OLALIMRamazan-ı Şerif, insanın en zayıf damarlarından biri olan yeme-içme isteğini sınırlamayı ve kontrol altında tutmayı sağlar. Adeta bir beslenme disiplini talim eder. Evet, hayatı devam ettirebilmek için mutlaka yemeye, içmeye ihtiyaç vardır. Ne var ki, sağlık prensipleri hesaba katılmadan yenip içilen her şey beden için zararlı olduğu gibi; midenin, kalbi ezecek kadar güçlenip insanı kalb ve ruhun derece-i hayatından hayvaniyet ve cismaniyet çukurlarına düşürmesi de bir felakettir. Evet, vakitli vakitsiz sürekli bazı şeyler yiyip içmek ve mideyi hep dolu bulundurmak, hem bedene zarardır hem de Cenâb-ı Hakk'ın hoşlanmadığı bir davranıştır. Bu mübarek ay boyunca tutulan oruç, yemek vakitlerini belirleme, israftan ve mideyi tıka-basa doldurmaktan kaçınma, hem beden hem de ruh sağlığına zarar veren şeylerden uzak durma ve aynı zamanda mutlaka helâl dairesinde kalarak harama asla el uzatmama hususlarında temrinat yaptırır; Ramazanlaşan insanlara bu konularda disiplin ruhu kazandırır. Ramazan, ondan nasiplenmesini bilen her insanı, seviyesine göre bir sadâkat eri haline getirir. Oruç tutan ve ondaki sırrı kavramaya çalışan bir mü'min, hem Hakk'a teveccühünde hem de halkla münasebetlerinde hep vefa ve sadâkat peşinde olur. O, sadece belli vakitlerde ibadet eden bir insan olmakla yetinmeyip, ubudiyet ufkuna yürür ve bütün gününü kulluk şuuruyla değerlendirir, her an ibadet ediyor olma duygusuyla yaşar. Dünyevî eğilimlerden ve cismanî temayüllerden birazcık sıyrılınca, kendini Cenâb-ı Hakk'a adama ve bir hakikat eri olma hedefi belirir önünde. Bu hedefe ulaşmak maksadıyla, Bediüzzaman Hazretleri'nin ifadesiyle, hep Allah için düşünme, Allah için konuşma, Allah için muhabbet duyma, "lillah, livechillah, lieclillâh" dairesi içinde kalma ve her zaman Hakk'a müteveccih bulunma denemeleri yapar; bu denemeler neticesinde başarıyı yakalamaya her gün biraz daha yaklaşır. Derken, tam bir vefa ve sadâkat insanı olur. Aslında, inananlar için, insan ömrü bir Ramazan, büluğ çağı imsak vakti ve ölüm de iftar anıdır. Bir aylık Ramazan, bir ömür süren kulluk orucunun alıştırması gibidir. Otuz günde kazandığı güzel hasletleri hayat boyu devam ettirmesini bilenlerdir ki, onlar, burada biraz aç ve susuz kalmaya bedel, ötede "Kullarım, çok defa sizi renginiz kaçmış, benziniz sararmış-solmuş, gözleriniz içine çökmüş ve avurtlarınız çukurlaşmış olarak görüyordum. Buna Benim için katlanıyordunuz. O geçmiş günlerde takdim ettiklerinize bedel haydi bugün afiyetle yiyin, için." hitabını duyacak ve işte o gün asıl iftarı yapacaklardır. ÖZETLE:1- Bir mü'minin hayatı her zaman çok ahenkli olmalıdır. O, ne zaman ne yapması gerektiğini, nelerle meşgul olması ve hangi işlerle uğraşması lazım geldiğini önceden bilmeli ve ona göre davranmalıdır. 2- Ramazan ayı, yemek-içmek-uyumak gibi nefsin arzu ettiği şeylere karşı tavır belirlemeyi; bunları ihtiyaç ölçüsünde ve hamd ü şükür duyguları içerisinde gidermek suretiyle hayatı disipline etmeyi öğretir. 3- Aslında, inananlar için, insan ömrü bir Ramazan, büluğ çağı imsak vakti ve ölüm de iftar anıdır. Bir aylık Ramazan, bir ömür süren kulluk orucunun alıştırması gibidir.
|
|
|
|
|
Kayıtlı
|
referandum da EVET demek:
ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
|
|
|
|