Burdasiniz: NurForum.OrgM. Fethullah Gülen HocaefendiEserleri (Moderatör: Hizmetim)KÜRSÜ'DEN FORUMA
Sayfa: 1 ... 7 8 9 10 11 [12] 13   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: KÜRSÜ'DEN FORUMA  (Okunma Sayısı 2049 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Yönetim
*
Mesaj Sayısı: 188
Çevrimdışı Çevrimdışı
Diyalog nedir? Diyaloğun meyveleri ve Türk Okullar
Site
« Yanıtla #165 : 01 Mart 2010, 00:15:01 00:15* »

Evet, tebliğ temsilin gücüne inzimam etmezse çok fazla tesirli olmaz. Temsil noktasında eksik kalan bir tebliğ bütün bütün tesirsiz olmasa da beklenen tesiri de gösteremez. Günümüzde dinin anlatılması hususundaki eksik-gedik de bundan kaynaklanmaktadır. Bugün, insanlar maksatlarını güzel ifade ediyorlar, süslü-püslü sözlere ve beyanın gücüne televizyon, radyo ve gazete gibi, gelişmiş teknolojiyle gelen nimetleri de ekleyerek maksatlarını çok güzel seslendiriyorlar. Ellerinde geniş imkânlar var; meseleleri istedikleri gibi kompoze edip câzip hale getirebiliyor ve bir anda milyonlarca insana ulaşabiliyorlar. Fakat yine de o ilkler seviyesinde müessir olamıyorlar. Demek ki onlarda olup da günümüz insanında bulunmayan bir haslet var; işte o haslet, tebliği temsille destekleme ve derinleştirme hususiyetidir.

Evet, bu önemli vazifeyi yüklenenler ve peygamberlik mesleğinde yürüyenler, ihsân-i İlahî olarak omuzlarına konan mukaddes bir yükün taşıyıcıları olduklarını çok iyi bilmelidirler. Nasıl bir eczacının ya da bir doktorun kendine göre bir kıyafeti oluyorsa, nasıl bir ameliyatta insanlar değişik kılık-kıyafete giriyorlarlarsa, bu önemli vazifenin tebliğcilerinin de kendilerine göre tavır ve davranışları olmalıdır. Onların, çok samimi, çok sâdık, çok vefalı ve vazifelerinde ısrarlı olmaları gerekir.

Sözün Özü

Günaha girmeme düşüncesiyle insanlardan uzak yaşamak ve topluma karışmamak bir yönüyle kabul edilebilir görünse de, böyle bir mülahaza bir başka açıdan egoizmanın değişik şekilde tezahürüdür ve büyük bir bencilliktir. Zira mü'min, diğer insanların ebedî saadete ulaşmalarını da düşünmek zorundadır ve kurtuluşunu başkalarını kurtarmaya bağlamalıdır. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "İnsanların arasına karışan, onların eza ve cefalarına katlanan mü'min, halktan uzak duran ve onların eziyetlerinden emin olmaya çalışan mü'minden daha faziletlidir."
Kayıtlı

Aç herkese, açabildiğin kadar sineni; ummanlar gibi olsun İnançla geril ve insana sevgi duy; kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül..
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #166 : 05 Mart 2010, 11:27:00 11:27* »

Gıybet ve Fitnenin Olduğu Bir Görüşme Kısırdır 
    

 Kısaca fısıltı ve fiskos demek olan "necvâ" kelimesi, iki ya da daha fazla insanın fısıldaşması, başkalarının duyamayacağı şekilde gizli ve alçak sesle konuşması ve birbirine bazı sırları açması demektir. Kur'an-ı Kerim'de zikredilen "necvâ" tabiri ile de birkaç insanın bir araya gelerek bazı meseleleri gizlice ve özel mahiyette görüşmeleri kastedilmiştir ki, bu türlü faaliyetler günümüzde "kulis" adı altında sıkça yapılmaktadır.

Kur'an-ı Kerim'de, "necvâ" tabiriyle dile getirilen fısıldaşmalar ve gizli konuşmalar mutlak surette yasaklanmamıştır; ne var ki, bu türlü görüşmeler bazı şartlara bağlanmıştır. Öncelikle inanmak gerekir ki, göklerde ve yerde bulunan her şeyi, meydana gelen her hadiseyi Allah bilir. Bir araya gelip fısıldaşan, gizlice konuşan üç kişinin dördüncüleri muhakkak Allah'tır. Ve O, gerek bundan az gerekse daha çok sayıdaki insanın konuşmalarını da mutlaka görüp duyar. O halde mü'minler, bu hakikate bağlı olarak konuşup görüşmelidirler. Kur'an'da daha sonra da, Cenâb-ı Hak yasakladığı hâlde günah, zulüm ve Peygambere isyan hususunda kulis yapan ve Müslümanların aleyhinde fısıldaşan münafıklar kınanmış; onların ikiyüzlü oldukları, inanmadıkları şeyleri söyledikleri, iman esaslarıyla alay ettikleri ve işte bu fena tavırlarından, kötü davranışlarından dolayı Cehenneme atılacakları belirtilmiştir. (Mücadile, 58/7-8)

Evet, münafıklar asıl duygu ve düşüncelerini sürekli gizliyor ve hep gerçekten inanıyorlarmış gibi davranıyorlardı. Onlar, konuşurken yalan söylüyor; bugün söz verdikleri bir konuda ertesi gün vefasızlık edip sözden dönüyor ve hemen her zaman en haince düşmanlık duygularını dostluk tavırları içinde icra ediyorlardı. Sürekli şartlara göre hareket edip ikiyüzlü davranıyor ve Müslümanlara karşı hep açık-kapalı kötülük düşünüyorlardı; içten içe kin, nefret ve düşmanlık hislerini besliyor ve mevhum hasımları olan mü'minler için türlü türlü komplolar planlıyorlardı. Diğer dinlerin mensuplarıyla gizli gizli biraraya gelerek Müslümanlar aleyhine çirkin çirkin oyunlar tezgâhlıyor; Peygamber Efendimiz'in tebliğine mani olmak, İslam'a yakınlaşmakta olanları çeşit çeşit hilelerle inananlardan uzaklaştırmak, samimi Müslümanların aralarını bozmak ve toplumun fertleri arasına düşmanlık tohumları atarak fesat çıkarmak için birtakım karanlık planlar yapıyorlardı.

Müslümanlarla beraber oldukları anlarda onların hoşuna gidecek sözler söyleyen, duygu ve düşüncelerini açıkça ifade etmeyip hep olduklarından farklı görünen ve inananlarla aynı mülahazaları paylaşıyormuş gibi davranan münafıklar, ancak kendi yandaşlarıyla başbaşa kaldıklarında gerçek yüzlerini açığa vuruyor; Allah'a isyan, düşmanlık, haksızlık ve Allah Resûlü'ne karşı husûmet içeren sözler söylerek fısıldaşıp duruyor ve sadece şer etrafında dönen kulisler yapıyorlardı.

Görüşmeler İyilik ve Hayır Düşüncesine Bağlı Yapılmalı

İşte, Cenâb-ı Allah, onların bu kötü tabiatlarını ve genel tavırlarını anlattıktan sonra, münafıkların yaptıkları şekilde kötülük üzere fısıldaşmamaları hususunda mü'minleri ikaz etmiş; "Ey iman edenler! Şayet siz gizlice konuşacak olursanız sakın günah, zulüm ve Peygambere isyan hususlarında kulis yapmayın. Bunu hayır ve takvâ hususunda yapın. Dirilip huzurunda toplanacağınız Allah'a karşı gelmekten sakının." (Mücadile, 58/9) buyurmuştur. Demek ki, günaha girme, suç işleme ya da düşmanlık, haksızlık ve zulüm irtikâp etme gibi hususların konuşulduğu, bu türlü meseleler hakkında planların yapıldığı bir meclis mü'minlere göre değildir. İnananlar ancak iyilik yapmak, salih ameller ortaya koymak ve dinin yasak ettiği şeylerden uzak durmak gibi "birr ü takva" ile alakalı meselelerde dar dairede istişareler yapabilir, birkaç kişi özel olarak görüşebilirler. Bu görüşmelerin başından sonuna kadar da takva mülahazasına bağlı kalmaya çalışır ve Cenâb-ı Allah'ın her zaman onlarla beraber olduğunu hep hatırda tutar; Allah'ı görüyormuşçasına ya da en azından O'nun tarafından görülüyor olma duygusuyla temkinli konuşurlar. Dolayısıyla, mü'minlerin gizli konuşmalarında su-i zanlara, gıybetlere, yalan ve iftiralara yer olmaz. Onlar, hayır düşüncesiyle bir araya geldikleri gibi hayır ve hasenat hesabına kararlar almış olarak ayrılırlar.

Nitekim Allah Teâlâ bir başka ayet-i kerimede "Onların kendi aralarında yaptıkları gizli görüşmelerin, fısıldaşmaların çoğunda hayır yoktur. Bu görüşmelerde hayır olması için onların muhtaçlara yardımı, güzel bir davranışı yahut dargın insanların arasını bulmayı gözetmeleri gerekir. Kim Allah'ın rızasını arzulayarak bunu yaparsa, Biz de ona çok büyük mükâfat veririz." (Nisâ, 4/114) buyurmuştur. Evet, gıybeti adet haline getirenlerin, sürekli koğuculuk edenlerin, yalan ve iftiradan çekinmeyen kimselerin meclisi hayır adına kısırdır. Bir araya gelen üç-beş kişinin konuşmalarında bir hayır olabilmesi için, bu insanların, muhtaçların ihtiyaçlarını giderme, dertlilerin derdine derman olma, bazılarına iyilik ve ihsanda bulunma ya da dargınların arasını bulma gibi maksatlar etrafında toplanmaları şarttır.

Özetle


    * Göklerde ve yerde bulunan her şeyi Allah bilir. Bir araya gelip fısıldaşan, gizlice konuşan üç kişinin dördüncüleri muhakkak Allah'tır. Ve O, gerek bundan az gerekse daha çok sayıdaki insanın konuşmalarını da mutlaka görüp duyar.
    * Münafıklar konuşurken yalan söylüyor; bugün söz verdikleri bir konuda ertesi gün vefasızlık edip sözden dönüyor ve hemen her zaman en haince düşmanlık duygularını dostluk tavırları içinde icra ediyorlardı.
    * Günaha girme, suç işleme ya da düşmanlık, haksızlık ve zulüm irtikâp etme gibi hususların konuşulduğu, bu türlü meseleler hakkında planların yapıldığı, gıybet ve fitnenin kol gezdiği bir meclis mü'minlere göre değildir.
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #167 : 12 Mart 2010, 12:13:26 12:13* »

Gıybet edeni yanınızda konuşturmayın     
[/size]


Sadece rıza-yı İlahi'yi tahsil etmek kastıyla salih ameller için toplantı düzenleyip gizlice konuşmak, insanların problemlerini çözme düşüncesiyle istişare yapmak caizdir, hatta mendubdur (dinin yasaklamadığı veya emretmediği bir iş olmakla beraber yapıldığında sevap kazanılan bir ameldir).

Aksine, herhangi bir hayra esas teşkil etmeyen bir araya gelmeler, şununla-bununla alakalı fiskos etmeler ve hele gizli cemiyetler kurup karanlık planlar yapmalar mü'minlerden fersah fersah uzaktır.

Bu tür toplantıların hayra vesile olabilmesi için "birr ü takva"ya bağlı olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. "Birr" kelimesi, genel itibarıyla iyilik manasında kullanılır. Hadis mecmualarında "Kitabu'l-birri ve't-takva" unvanıyla fasıllar yer almaktadır. Kitap müellifleri ve hadis ravileri bu fasıllarda iyiliğe dair ne kadar mesele varsa hepsini bir bir saymış; anne-babanın haklarını gözetmekten başkalarına iyilikte bulunmaya, çocukların bakımı ve görümünden komşuları koruyup kollamaya, muhtaçlara yardım etmekten güzel ahlaklı olmaya kadar imanın şubeleri içinde anlatılan yetmiş küsur iyilikle alakalı hadisleri zikretmişlerdir. Dolayısıyla, geniş, bol ve sürekli olan her türlü hayırlı iş ve salih amel "birr" kategorisinde mütalaa edilmiştir. Takvaya gelince; o, Cenâb-ı Hakk'ın emirlerine uyup, yasaklarından kaçınmak suretiyle O'nun azabından korunma ve rızasına erme gayretidir. Şeriat-ı fıtriye kanunlarına riâyet etmek, sosyal münasebetlerde dikkat edilmesi gereken esasları gözetmek ve duygu-düşüncede, yeme-içmede, hayat tarzında başkalarına benzemekten sakınmak da takvanın çerçevesine dâhil edilmiştir.

GIYBET MECLİSLERİNE İLTİFAT ETMEYİN

Öyle ise, ille de bir gizli görüşme yapacaksanız, bunu mutlaka en geniş manasıyla "birr" ve "takva" çerçevesinde yapmalısınız. Biriyle fısıldaşırken, bir arkadaşınızı çekip ona gizli gizli bir şey anlatırken, içtimaî münasebetler açısından bazı kimselerle bir araya gelip görüşürken ya da iman ve Kur'an hizmeti adına bazı hususi meselelerin istişaresini yaparken sürekli kalbinize bakmalı, Allah'la irtibatınızı kontrol etmeli, meclisinizin "birr ü takva" üzere devam edip etmediğini gözden geçirmeli ve o necvânın sonuna kadar böyle bir temkinle hareket etmelisiniz. Faydasız fısıltılara girmemeli, mâlâyânî fiskoslara yanaşmamalı ve insanları çekiştirme, gıybet etme, başkalarının kusurlarını sayıp dökme... gibi günahlar işlememe hususunda çok hassas olmalısınız.

Dudu nineler gibi, ona laf yetiştiren, öbürünün gıybetini eden, diğeriyle fiskosa giren ve böylece herkesin yanında herkes hakkında konuşup toplum fertlerinin birbirine düşmesine sebep olan insanlara da fırsat vermemelisiniz. Günah etrafında sürüp giden necvâlara (fısıldaşma) katılmamalı, o şekilde fısıldaşıp duranları dinlememeli, onlara iltifat etmemelisiniz. Dinlemeyin gıybet ehlini ve koğucuları; yanınızda konuşturmayın insanlar arasında laf götürüp getirenleri.. mü'minleri çekiştiren bir kimse, en azından bir günahkâr, bir mücrim, bir fasık ve bir müfsittir; bu itibarla da, onu dinlemeniz ve onun o müfsidâne sözlerine değer vermeniz, aranızdaki vifak ve ittifakın zarar görmesine ve ilahî teveccühlerden nasipsiz kalmanıza sebep olabilir.

Bilmelisiniz ki, inancı sağlam olmayan bir insanla bile omuz omuza verseniz, vifak ve ittifak ettiğiniz sürece Allah işinize bereket ihsan eder.. ve yine bilmelisiniz ki, -faraza- Hazreti Cebrail, Hazreti Mikail ya da Hazreti İsrafil ile ortaklık kurup iş yapsanız, fakat sonra aranızdaki münasebette az zedelenme olsa, mesela, birbirinize karşı hayalleriniz kirlense, iç şetimlere girseniz, su-i zanda bulunsanız, Allah bereketini alır ve sizin üzerinizden tevfîkini keser.

Evet, üç-beş kişi hususi mahiyette bir araya geldiğinizde, tebliğ ve temsil vazifesinin gereklerini konuşursanız, daha fazla iyilik yapmanın yollarını araştırırsanız; muhtaç talebeye burs bulmayı planlarsanız, kurban himmeti yapıp fakirlerin yardımına koşmanın, mesela dünyanın herhangi bir yerindeki depremzedelere el uzatmanın hesaplarıyla meşgul olursanız; bir öğrenci yurdunun yanına bir yenisini, bir okuldan sonra bir başkasını inşa etmenin fizibilitesiyle uğraşırsanız.. ya da elindeki meşalesiyle dünyanın dört bir yanındaki karanlıkları nura garketme sevdasıyla yollara dökülen karasevdalıların adedini çoğaltma hülyalarıyla oturup kalkarsanız.. işte o zaman makbul ve mendup bir necvâ akdetmiş olursunuz.

Ne var ki, "birr ü takva"ya bağlı olmayan fısıldaşmalarınız kat'iyen fiskostan öteye geçmez ve o türlü bir necvâda asla hayır bulunmaz. Ayrıca, umumu alakadar eden meselelerin üç-beş kişi arasında ve hele tenkit nazarıyla fısıldaşılması vahdet-i ruhiyeyi zedeler ve kuvve-i maneviyeyi kırar. O türlü toplantı ve görüşmeler sadece şeytanı ve avenesini memnun eder. Nitekim Cenâb-ı Allah, necvâ ile alakalı ayetlerin devamında, "Böyle meşrû olmayan kulisler, mü'minleri üzüntüye boğmak için şeytan tarafından telkin edilir. Ama Allah dilemedikçe bu onlara asla zarar veremez. Onun için müminler de yalnız Allah'a güvenip dayansınlar." (Mücadile, 58/10) buyurmaktadır.
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #168 : 19 Mart 2010, 16:15:45 16:15* »

Yaptığınız Hiçbir İş Şeytanı Sevindirmesin     


Münafıkların gönlünde günah, düşmanlık ve Peygamber Efendimiz'e isyan gibi cürümler üzerine kulis yapma duygusunu tetikleyen şeytandır. Onların bozuk tabiatları şeytandan gelen küçük bir tahrik karşısında hemen harekete geçmiş ve "Nasıl yapsak da şu Müslümanların hakkından gelsek; ne etsek de Peygamberin herhangi bir emrinin, herhangi bir teklifinin yerinde olmadığını dile dolayıp bir isyan cephesi oluşturuversek!" şeklindeki mülahazaların zihinlerine yerleşmesine zemin hazırlamıştır. Bu mevzuda yaptıkları fiskos ve fısıltılar o kötü duygu ve fena düşüncelerde boğulmalarına yol açmıştır. Bu itibarla da, o türlü meşru olmayan kulisler şeytandandır.

Ayrıca, bu tür uygulamalar, birer psikolojik muharebe unsuru olarak Müslümanların kuvve-i maneviyelerini kırmaları açısından da şeytandan sayılır. Çünkü münafıklardan beş-on tanesi gizli gizli toplantılar yapıp fısıldaşırlarsa, bu bazı mü'minler arasında bir kısım tereddüt ve endişeler hâsıl edebilir. "Acaba şu gizli toplantıda ne konuştular; ne türlü karar aldılar; nasıl bir "eylem planı"nda karar kıldılar?" gibi sorular akıllarına gelebilir. Bu zaviyeden, münafıklar günah, düşmanlık ve Peygamber Efendimiz'e isyan mevzuunda sürekli fiskos yaparlarken belki de bunların duyulacağını biliyorlardı. Fakat o necvâlarını aynı zamanda bir psikolojik savaş silahı olarak kullanıyorlardı. Mesela, Uhud'a çıkılırken kuvve-i maneviyenin takviyesine ve birlik ruhuna çok ihtiyaç vardı. Ne var ki, öyle kritik bir anda on tane insan bir araya geliyor, kafa kafaya veriyor ve gizli gizli bazı şeyler konuşuyorlardı. Onları gören sahabe efendilerimiz ister istemez "Acaba ne konuştular; kim bilir nerede ne yapacaklar? Yoksa diğerleriyle mi anlaşacaklar?" şeklindeki bazı endişelerle doluyorlardı. Dolayısıyla, münafıkların bu hareketleri bir psikolojik savaş silahı olarak mü'minler arasında az da olsa sarsıntı meydana getiriyor ve kuvve-i maneviyelerinin kırılmasına sebep oluyordu. Bu açıdan da öyle bir fısıltı şeytandan demekti.

Şeytan, böyle bir oyunu sadece münafıkların eliyle sahneye sürmez; bazen mü'minleri de kandırıp onlara da değişik roller oynatabilir. Kollektif şuuru zedelemek, inananlar arasına kuşku ve güvensizlik atmak ve böylece mü'minleri üzmek için şeytan türlü türlü tefrika tuzakları ve ayrılık komploları planlar. Aslında, salih bir toplumda, samimi birkaç insanın bir araya gelerek hususi mahiyette konuşmasından kimse rahatsız olmaz; çünkü Allah'tan korkan kimselerin şer üzere ittifak edeceklerinden endişe duyulmaz. Fakat şeytan gizli gizli konuşanları, hayırda necvâ yapıyor olma düşüncesiyle bir araya gelenleri zamanla aldatarak, onları "birr ü takva" çizgisinden uzaklaştırmak suretiyle gıybet ve tenkitlere sürükleyebilir. Bununla beraber, onların fısıldaşmaları ve gizlice konuşmaları diğerlerinin kalblerine de bir şüphe salabilir. Böylelikle mü'minler arasında bir güvensizlik atmosferi meydana gelir. Dolayısıyla, o türlü necvâlar da netice itibarıyla şeytandan sayılır.

Şeytanın oyuncağı kulis faaliyetleri

Böyle bir su-i akıbete duçar olmamak için, özel mahiyette konuşan ve gizli görüşen insanlar her zaman niyet ve maksatlarını gözden geçirmeli; konuşma süresince hemen her an makbul bir necvâ için ortaya konan şartlara riayet edip etmediklerinin muhasebesini yapmalı ve deyip ettiklerinde mutlaka Allah rızasını esas hedef edinmelidirler. Ayrıca, olabildiğine şeffaf davranmalı, gizli işler çeviriyormuş gibi bir hâl sergilememeli; görüşme zamanını, yerini ve mevzuunu bilmesi mahzurlu olmayan bazı insanlara da haber vermelidirler. Dahası, Peygamber Efendimiz'in (aleyhi ekmelü't-tehaya) "İki kişi kendi arasında, üçüncü kişiden izin almadan konuşmasın. Aksi takdirde, o kimse bundan alınır." hadis-i şerifleri istikametinde davranarak, kendilerini gören insanlardan izin almalı, toplantının muhtevasını anlatmasalar bile mevzuu hakkında kısa malumat vermeli ve o insanların tereddütlerini izale etmelidirler.

Zannediyorum, görüşmelerin en tehlikelisi, en öldürücüsü ve en kahredicisi ise, bir ya da birkaç Müslümanın bir mü'min veya mü'minler grubu hakkındaki fısıldaşmaları ve fiskoslarıdır. Birkaç kişinin arasındayken bir mü'min hakkında "Huyu huyuma uymuyor; şu yanını tasvib etmiyorum!.." diyerek onu tahkir etmek ve gıybetini yapmak günahtır. Ne var ki, gönülden bir pişmanlığın ardından helallik isteyip istiğfarda bulunmak suretiyle o günahın bağışlanması her zaman ihtimal dâhilindedir. Fakat, bir de bir mü'minler grubu aleyhine CD'ler hazırlamak; şeytanın bile aklına gelmeyecek iftiralarla o CD'leri doldurmak; aynı bühtanları gazete, radyo ve televizyon yoluyla da yayarak binlerce lisanla gıybet ve iftira etmek; hatta yalan ve iftira metinlerini dosyalar halinde yurt dışına kadar gönderip Müslümanları ehl-i dünyaya ve inancı dahi olmayan kimselere gammazlamak.. ve sırf bu maksada matuf kulisler yapmak, her mekanı bir fısıltı meclisi olarak kullanmak, sürekli komplolar ve eylem planları kurgulamak var ki, işte bu türlü şeytanî senaryolarda başrol oynayan kimseler, kutbiyet davasında ve gavsiyet iddiasında bulunan insanlar olsalar bile onların affedilmeleri mümkün değildir. Çünkü bunlarınki öyle şeytanî kulislerdir ki, yaptıklarının günah olduğu mülahazası bile yoktur onların içinde. Şayet, bir günahın günah olduğu kabul edilmiyorsa, ondan pişmanlık duymak ve istiğfar etmek de söz konusu olmaz, o günah devam eder, gider.. onu işleyen mücrimler de hiç vicdan ızdırabı çekmezler; nedamet hissetmezler; dolayısıyla, tevbe duygusuna da asla yanaşmazlar.

Özetle

    * Kolektif şuuru zedelemek, inananlar arasına kuşku ve güvensizlik atmak ve böylece mü'minleri üzmek için şeytan türlü türlü tefrika tuzakları ve ayrılık komploları planlar.
    * Toplantılarda şeffaf davranılmalı, gizli işler çeviriyormuş gibi bir hâl sergilenmemeli; görüşme zamanı, yeri ve mevzuu, bilmesi mahzurlu olmayan bazı insanlara da haber verilmelidir.
    * Görüşmelerin en tehlikelisi, en öldürücüsü ve en kahredicisi ise, bir ya da birkaç Müslümanın bir mü'min veya mü'minler grubu hakkındaki fısıldaşmaları ve fiskoslarıdır.
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #169 : 26 Mart 2010, 11:24:31 11:24* »

Menkıbeler Bize Neyi Anlatır? 

Günümüz hastalıklarından biri de Allah dostlarına karşı tavır almaktır. Büyükleri küçük gösterme veya onları kendi seviyemizde insanlar olarak değerlendirme korkunç bir düşünce çarpıklığıdır. Böylelerinin hezeyanlarına kulak verirseniz şunları duyarsınız: "İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam Şafiî, Ahmed b. Hanbel, İmam Mâlik, Gazalî, İmam Rabbanî, Şazilî, Abdülkadir Geylanî gibi kişiler de bizim gibi insanlardır. Dolayısıyla da onlara âit menkıbelerin aslı-astarı yoktur." Böyle müfrit veli düşmanları, şunu kat'iyen bilmelidirler ki, onları küçültmeye çalışmakla onlar küçülmedikleri gibi, böyle bir gayretle kendileri de asla büyüyemezler. Böylelerinin kazandıkları başka değil sadece mahrumiyettir.. büyüklerin feyiz ve bereketlerinden mahrumiyet.. büyüklüğe inanmadıkları için kendileri adına mahrumiyet.

Birinci mahrumiyetten kasdettiğimiz ma'nâ açıktır ve izah istemez zannediyorum, ikinci mahrumiyetle ise, şunu kasdediyoruz: İnsan bir neticeye inanmadıkça, onun yolunda olsa dahi, o neticeye ulaşamaz. Diyelim ki, bir insan evliyaya âit kerameti inkâr ediyor. Bu insan, velayet yoluna girmiş olsa bile, keramet ufkunu yakalayamaz. Çünkü o böyle bir şeye inanmamaktadır. Bu basit misali daha başka sahalara da teşmil etmek mümkündür. Meselâ; rûh ve kalbin kendilerine göre birer derece-i hayatları bulunduğuna inanmayan insanın, kat'iyen o mertebelere çıkması söz konusu değildir. Bu bölüme dâhil mahrumiyetler çoktur. Biz birkaçına işâret edip geçelim:

1    * Allah dostları velilere karşı takınılan menfî tavır, himmetin kolunu kanadını kırdığı için büyük bir mahrumiyettir. Zira onlar, İmam Rabbanî'yi, Abdülkadir-i Geylanî'yi kendi seviyelerine indirmekle, kendi ufuklarını kapatmış sayılırlar. Yani bu nasipsizler, onlarla aynı seviyede olduklarına göre, gidecek yol, alınacak mesafe kalmamış ve yolun sonuna varılmış demektir. Eğer yolun sonu bu zavallıların vardığı yerse, bu ne kötü sondur! Çünkü insan herkesi kandırsa da kendini kandıramaz ve vicdanını aldatamaz. Vardığı yeri netice kabul eden bu insanlar, herşeye rağmen kat'iyen bilmektedirler ki, yolun sonu bu olamaz. Ayrıca bir üst dereceyi kabul etmeme, ümide indirilmiş büyük bir darbedir. Ümidi mefluç bir insanın ise, rûhî hayat adına en küçük bir kıpırdanışa dahi mecali yoktur.
2   * Büyükleri saran bunca ilâhî lütufları görmemezlikten gelmek, bir yönüyle Cenâb-ı Hakk'ın lütuflarına da göz kapamak demektir. "Kul Allah'ı nasıl bilirse Cenâb-ı Hakk'tan öyle muâmele görür" prensibinden hareketle, böyle bir göz kapamayı değerlendirecek olursak, o kişinin mahrumiyetinin büyüklüğü kendiliğinden ortaya çıkar...
  3 * Büyükleri kendi seviyelerine indirenler büyük bir zulüm içindedirler. Zira o makamı onlara Cenâb-ı Hakk vermiştir. Allah tarafından verilen böyle bir makamı onların elinden almaya yeltenmek -zaten almak da imkânsızdır- zulüm değil de ya nedir? Birçok ayetin işâretiyle, mütecaviz ve saldırganlar felah bulmayacaklarına göre, bu haddini bilmezlerin de bir yere varması mümkün değildir.

Menkıbeyle Teselli Olmak Yetmez

İşte evliya menkıbelerinin nakledilmesini tenkîd edenlerden bir kısmı böyle insanlardır. Onların tenkitlerinin temelinde, evliyayı inkâr ve kerameti tezyif vardır. Çıkış noktaları hata olduğu için de iddia edip ortaya koydukları mes'elelerde hatadan kurtulamamaktadırlar..

Ancak ikinci bir grup insan daha vardır ki, zâhiren onların söyledikleri de tenkîd gibi görülebilir. Fakat diğerleriyle bunların arasında ciddi farklar söz konusudur. İkinciler, kat'iyen evliya menkıbelerinin nakline karşı değillerdir. Onların şikâyetleri bu menkıbelerin hayata geçirilemeyişidir. Yani onlar da, bir İmam Rabbanî'nin, İmam Şazilî'nin, Şah-ı Nakşibendî'nin ve diğer büyüklerin menkıbelerinin anlatılması hususunda hemfikirdirler; ama sadece bu menkıbeleri dinlemek onların mazhariyetlerini elde etme adına yeterli değildir. Eğer bu menkıbeler, bizlerde teşvik adına bazı latifeleri uyandırıyorsa, en azından menkıbelerini okuduğumuz zatlara benzemeye özenmeli ve onları yükselten amelleri hayatımıza tatbik etmeliyiz, derler. Bu ikinci görüş gayet masumdur, yerindedir ve kat'iyen birinci görüş sahipleriyle iltibas edilip aynı kefede değerlendirilmemelidir.

Biz de, kanaat olarak son görüşü destekliyor ve diyoruz ki: Menkıbelerle teselli olma, bir ölçüde menkıbe kahramanı olamamanın ifadesidir. Öyleyse bizler, sadece büyüklere âit menkıbeleri dinlemek ve okumakla yetinmemeli; himmetlerimizi âli tutarak onlar gibi olmaya çalışmalıyız. Zira İslâm, mebde ile müntehayı birleştiren bir dindir. İşin başındaki bir insan, kendine göre ondan istifade edebileceği gibi, Cibril de kendine göre istifade edebilmektedir. Öyleyse her insan, kendi istifadesi açısından işin zirvesine ve en münteha noktasına talip olmalıdır.. ve Allah'a kurbiyette "daha yok mu?" ufkunu yaşamalıdır. Bu da ancak, büyüklük yolunda yürünürse imkân dâhiline girecektir. Bu yol ise a'zami takvâ, ihlâs, zühd ve vera gibi esaslar üzerine kurulmuştur. Onlarsız Allah'a yaklaşmak ve onlarsız büyüklere benzemek mümkün değildir...

Özetle

    * Günümüz hastalıklarından biri de Allah dostlarına karşı tavır almaktır. Büyükleri küçük gösterme veya onları kendi seviyemizde insanlar olarak değerlendirme korkunç bir düşünce çarpıklığıdır.
    * İnsan bir neticeye inanmadıkça, onun yolunda olsa dahi, o neticeye ulaşamaz. Evliyaya âit kerameti inkâr eden insan, velayet yoluna girmiş olsa bile, keramet ufkunu yakalayamaz. Çünkü o böyle bir şeye inanmamaktadır.
    * Menkıbelerle teselli olma, bir ölçüde menkıbe kahramanı olamamanın ifadesidir. Öyleyse bizler, sadece büyüklere âit menkıbeleri dinlemek ve okumakla yetinmemeli; himmetlerimizi âli tutarak onlar gibi olmaya çalışmalıyız.

Tükenme Çizgisi

İbn İshak veya İbn Hişam gibi magâzî yazarları vahyin kesintiye uğradığı dönemde, Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)'in dağlara çıkıp hayat bezginliği izhar ettiğini yazarlar. Biz böyle bir yorumu Efendimiz'e isnaddan Allah'a sığınırız. Onun gibi peygamberlik hamulesini taşımaya hazırlanmış bir iradeden, irade zaafıyla arız olabilecek böyle bir niyet ve teşebbüsün söz konusu olabileceğini aklımızın köşesinden bile geçiremeyiz. Şimdi bunu böylece tesbîtten sonra vak'anın kısa bir analizini yapalım.

Allah Resûlü (aleyhi ekmelü't-tehâyâ), kırk yaşına kadar hep zirvelerde yaşadı. Uzun uzun uzletlere girdi ve insanlığın kurtuluşu adına çareler aradı-durdu. Evet, âdetâ tâ baştan Cenâb-ı Hakk, O'nun pak ve nezih rûhunu, nübüvvetin ağır yükünü taşımaya hazırlıyordu. Öyleki O, İlâhî bir sevkle, sanki bu uzletlerinde sürekli temrinler yapıyordu.. ve gün geldi vahiyle taltif edildi. Böyle bir paye ile şereflendirilme Efendimiz için, müjdelerin, muştuların en sevindiricisi, tabii aynı zamanda en düşündürücüsü olmuştu. Artık O'nun için insanlığın kurtuluşu adına bir kapı aralanmıştı.

Ama bu arada hiç beklemediği bir hâdise olmuştu; vahiy birden bire kesilivermişti. Daha önceki sevincin yerini şimdi bir hüzün kaplamıştı. Efendimiz kendi hassasiyet ve derin tefekkürü ölçüsünde düşünüyor, düşünüyor ve vahyin kesilişine bir yorum arıyordu. İhtimal O'nu en çok tedirgin eden de, "acaba ben liyakatımı kaybetmiş olmayayım?" şeklindeki düşünceleri olabilirdi.. bu, eğer böyle idiyse, elbette ki kendisine âit bir yorumdu; O'ndan başkasının böyle bir yorumda bulunması edepsizlik sayılırdı.

Diğer taraftan Ebu Leheb'in karısının şirretçe hâdisenin üzerine gitmesi ve her gördüğü yerde Efendimiz'le istihza ederek "Artık şeytanın gelmiyor mu?" demesi de O'nu ciddi şekilde rencide ediyordu. İşte bu ma'nâda dağlara çıktı. İnsanlardan ayrıldı. Ve kendini bütünüyle tefekküre verdi. İşin dış yüzü itibariyle onun davranışlarına bakan ve bu davranışları Efendimiz'deki (aleyhi's-salâtü ve's-selam) irade gücünü nazara almadan değerlendiren bir insan, "Acaba bu insan intihar mı edecek?" diyebilir ve O'nun yağmur yüklü bulutlara benzer hüznünü böyle te'vil edebilirdi. Ama bu te'vil, kat'iyen Efendimiz 'in içinde bulunduğu rûh hâlini doğru olarak yansıtmamaktadır. Ve O'nu kendi büyüklüğüyle aksettirmekten uzaktır.

Burada, Efendimiz'in insanların hidayeti mevzuundaki "hırs"ını da -ki Kur'ân O'nun durumunu bu kelime ile ifade ediyor- düşünecek olursak O'nun davranışlarında kendi rûh yapısına göre daima böyle bir heyecanın mevcut olduğunu görürüz. Bu, insanlık adına kendini tüketme çizgisine gelmiş asil bir rûhun davranışlarındaki derinliktir. Bu hâli yakalayamamış insanların O'nu anlaması da mümkün değildir.
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
*
Mesaj Sayısı: 80
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #170 : 26 Mart 2010, 11:30:48 11:30* »

Burada, Efendimiz'in insanların hidayeti mevzuundaki "hırs"ını da -ki Kur'ân O'nun durumunu bu kelime ile ifade ediyor- düşünecek olursak O'nun davranışlarında kendi rûh yapısına göre daima böyle bir heyecanın mevcut olduğunu görürüz. Bu, insanlık adına kendini tüketme çizgisine gelmiş asil bir rûhun davranışlarındaki derinliktir. Bu hâli yakalayamamış insanların O'nu anlaması da mümkün değildir.


"Bu cümlede  'nin hususi nüktesi, bu ayetin muhatabı olan Hazret-i Muhammed'e (a.s.m.) şek ve inkar bulunmadığı halde şek ve inkarı ref etmek şe'ninde olan ile karşılanması, onların İmân etmesi için peygamberin (a.s.m.) şiddet-i hırsına işarettir." İ.İ'caz


Kayıtlı
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 921
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #171 : 26 Mart 2010, 15:26:52 15:26* »

sebep izah edilmiş..

hak noktasında şiddet-i hırs esastır ..hırs burada hasaret olmaz..

mesela ayette 

inne fi halgıs semavaati vel erzı..

muhakkak ki şüphe yoktur ki..şeksiz ve şüphesiz yaratan Allah cc dır...

siz de biliniz ki herşeyi yaratan hakkı tanıyın...

sıbğatallah olun..hırslı olun..Yaradana kul* olun
Kayıtlı

yakında....bekleyin...
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #172 : 09 Nisan 2010, 10:35:47 10:35* »

Töhmet Noktalarında Bulunmaktan Sakının     



Tarih boyunca, her türlü gösterişten ve dünya kaygısından uzak kalmayı benimseyip giyim-kuşam, yeme-içme, tavır ve davranış açısından farklılıklar sergileyen ve gerçek konumundan çok daha dûn görünen kimseler olmuştur ki bunlara genel olarak "melâmî" adı verilmiştir. Hakiki mertebelerini sezdirmemek için toplum içinde sıradan birer insan gibi davranıp kendilerini belli etmeden yaşamaya çalışan melâmîler, Allah'la münasebetlerinin tezahürü olan hallerini halktan gizlemeye gayret etmiş; bunun için de, insanlara yalnız kötü taraflarını göstererek çevrede kusurlu kimseler olarak bilinip ayıplanmaya ve kınanmaya razı olmuşlardır.

Bazı melâmîler, kimi zaman çok hırpânî elbiselere bürünmüş, bir dilenci edasıyla sokaklarda dolaşmış, bazen de zühd ve vera anlayışından bütün bütün nasipsiz kimselermiş gibi bir tavır sergileyerek en gösterişli kaftanlar giymişlerdir; fakat her zaman sıradan insanlarmış, hatta ehl-i dünyaymış gibi görünmeyi tercih etmişler ve kendilerini saklamaya çalışmışlardır. Dahası, bazıları bu mevzuda ifrata girerek, ara sıra meyhaneye bile uğramış; orada diline-dudağına bir yudum haram bulaştırmamış ama halkın sandığı kadar salih bir kul olmadığı intibaını uyarmak için bu yolu da denemişlerdir. Onlar, ehlullahtan biri olarak bilinmeyi ve parmakla gösterilmeyi kendi haklarında felaket saymış; insanların nazarında zavallı bir adam olmak gerektiğine inanarak, "dini disiplinlere karşı lâkayt, ciddiyetsiz, yüzergezer bir adam" şeklinde tanınmayı yeğlemişlerdir.

Ne var ki, günümüzde kendini sıfırlamak, halk nezdinde büyük bilinmekten kaçmak ve düz bir insan gibi görünmek için böyle ifratkâr bir metoda sarılmayı tasvip etmek mümkün değildir. Çünkü bugün her Müslüman'ın dini temsil etme ve hem diğer mü'minlere hem de farklı inanç ve felsefelerin tâbilerine örnek olma vazifesi vardır. Dolayısıyla, gizli enginliklere sahip bir insan olma meselesinde de dengeyi gözetmek gerekmektedir. Hâlis mü'min, kendini ifade etmekten kaçınmalı, her fırsatta şahsî faziletlerini anlatmamalı, ticaret metaını bir vitrinde sergiliyor gibi kendine ait değerleri sık sık ortaya dökme bayağılığından uzak durmalı ve her zaman düz bir insan görünümünde olmalıdır; fakat bunu yaparken, aynı zamanda İslam'a ve bir uzvu olduğu şahs-ı maneviye laf getirmemeye de azamî çaba harcamalıdır.

Şahs-ı Manevînin Haysiyeti

Evet, töhmete sebebiyet verebilecek hususları, hususiyle de günümüzde tasvip etmek kat'iyen mümkün değildir. Çünkü bugün ferdîlikten ziyade şahs-ı manevi ve heyet-i İslamiye söz konusudur. Her Müslüman'ın tavır ve davranışının şahs-ı maneviye ve İslam'a mal edilmesi mevzubahistir. Bundan dolayı, çok önemli bulduğum dualardan biri de, "Allah'ım bizim tavır ve davranışlarımızdan dolayı Müslüman kardeşlerimizi yere baktırma, bizim hatalarımızla onları mahcup etme!.." yakarışıdır. Her mü'min bu duayı günde bin defa tekrar etse, içinde bulunduğumuz şartlar göz önünde bulundurulunca yine de az sayılır. Zira şimdilerde tek ferdin yakışıksız bir hareketi bütün inananlara kredi kaybettirebilmektedir. Tutarsız davranışlar sergileyen bir insan, bütün Müslümanları zan altında bırakmaktadır. Onun haline bakan kimseler, genellemelere gitmekte ve "Şayet, İslam bir şey ifade etseydi, bunların tavırlarında bir istikamet ve mütemadîlik olurdu; oysa bunlar hep böyle zikzaklar çiziyorlar." demektedirler. Dolayısıyla, inanan insanlara has vakar ve ciddiyet içinde bulunmayan ve Necip Fazıl'ın ifadesiyle, zıp orada zıp burada gezinen kimseler, çevrelerine güven telkin edemedikleri gibi Müslümanların inandırıcılığına da zarar vermektedirler.

Bu açıdan, günümüzde "İttekû mevâdia't-tühem – Sizi zan altında bırakacak yerlerden uzak durun, töhmet noktalarında bulunmaktan sakının." mealindeki hadis-i şerife bağlı hareket etmek eskiye nisbeten daha da hayatî bir ehemmiyeti haizdir. Evet, töhmet ve sû-i zanna sebep olacak pespaye davranışlardan kaçın mak gerektiği gibi, töhmet fiillerinin cereyan edebileceği yerlerden, onlara götüren duyguları tetikleyebilecek mekânlardan ve bir lokma, bir kelime, bir dinleme ve bir tecessüsle insanı özünden uzaklaştırabilecek kaygan zeminlerden de elden geldiğince uzak durmaya çalışmak lazımdır. İslam'ın aydın simasına kara çalmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Bu itibarla da, "Kendimi sıfırlayayım, sığ görüneyim, hafî olayım!" derken, İslam'ın ve Müslümanların yanlış anlaşılmasına ve ayıplanmasına sebebiyet verebilecek hal ve tavırlara girmemeye de özen gösterilmelidir.

Her meselede ümmetine numune-i imtisal olan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in hayatı boyunca tenkit edilebilir hiçbir tavır ve davranışı olmamıştır. O, hem peygamberliğinden evvel hem de risaletle tavzif edildikten sonra "Keşke şunu yapmasaydı!" dedirtecek bir harekette bulunmamış ve sorgulanacak bir tavır ortaya koymamıştır. Peygamberlik gelmeden önce, hatta risalet döneminin yarısı geçtikten sonra bile henüz dinî emirlerin ve İslam ahlakının esaslarının tamamı ortada yoktur; dolayısıyla dinî kurallar tamamen vaz'edilmemiştir ki, İnsanlığın İftihar Tablosu İslamî kaideler çerçevesinde yaşasın ve dinî esasların rehberliğinde numune-i imtisal bir insan olsun. Fakat, mübarek hayatının ilk döneminden başlamak üzere, O hep genel insanî değerler çizgisinde hareket etmiş; kendisine vahiy gelene kadar Hazreti İbrahim'in çok perdeler arkasında kalmış bakiyye-yi diniyle amel etmek suretiyle mükemmel bir hanîf olarak yaşamıştır. Sonra da, Allah Teâlâ, o hanîflik üzerine habîblik hakikatini yüklemiş ve Rasûl-ü Ekrem'i bütün insanlığa rehber kılmıştır.

Evet, O'nun hayatının hiçbir dönemindeki hiçbir hal, tavır ve davranışını tenkit etmek mümkün değildir. Bu açıdan, gizli derinlikli bir insan olmanın çerçevesi de ancak Rehber-i Ekmel (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz'in örnek hayatına göre belirlenebilir. O, hakperest ve mütevazı tabiatına uygun olarak ve bazen de başkalarını kıskandırmama maksadıyla gerektiğinde hemen tavrını ortaya koymuş, tevazu ve mahviyet içinde iki büklüm olmuştur; fakat Fazilet Güneşi, daha sonra ümmetini mahcup edebilecek hiçbir davranışta bulunmamıştır.

Özetle

  1  Günümüzde kendini sıfırlamak, halk nezdinde büyük bilinmekten kaçmak ve düz bir insan gibi görünmek için böyle ifratkâr bir metoda sarılmayı tasvip etmek mümkün değildir.
  2 Hâlis mü'min, kendini ifade etmekten kaçınmalı, her fırsatta şahsî faziletlerini anlatmamalı, ticaret metaını bir vitrinde sergiliyor gibi kendine ait değerleri sık sık ortaya dökme bayağılığından uzak durmalıdır.
  3 Çok önemli bulduğum dualardan biri de, "Allah'ım bizim tavır ve davranışlarımızdan dolayı Müslüman kardeşlerimizi yere baktırma, bizim hatalarımızla onları mahcup etme!.." yakarışıdır.
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #173 : 30 Nisan 2010, 12:42:32 12:42* »

Büyükler Geceleri Hep Uyanık Geçirmiş     

Gece, melekût âleminin kapılarının aralandığı, semavî birtakım menfezlerin açıldığı ve ötelerin müşâhede edildiği bir zaman dilimidir. Bediüzzaman'ın tespitiyle, teheccütle gecenin ihya edilmesi, berzah âlemini aydınlatan bir projektördür. Abdullah İbn Ömer'in rivayet ettiği bir hadis ve bir hâdise, bu mevzua ışık tutar.

Bu hadiste Abdullah İbn Ömer mealen diyor ki: "Herkes rüya görür ve gelir Allah Resûlü'ne anlatırlardı. Ben de kendi kendime: Keşke berzah âleminin kapıları bana da aralansa, ben de bir kısım şeyler görsem ve gördüğüm şeyleri gelip İnsanlığın İftihar Tablosu'na anlatıversem; O da bunları tabir etse.. derken, bir gün rüyamda gördüm ki, iki zat beni kollarımdan tutup derdest ederek, derin ve alevli bir kuyunun başına getirdiler. O derince kuyunun içinden âdeta bir hortum gibi döne döne alevler yükseliyordu. Vakumunu bile yutacak kadar korkunçtu. Anladım ki bu, Cehennem'dir. Beni başına getirdiklerinde, oraya atacaklar diye çok korktum. Allah'a sığınıp, "Yâ Rab!" diye yalvarmaya başladım. Birisi bana dedi ki: "Korkma! Senin için endişe edecek bir şey yok. Sen oraya girmeyeceksin." Sonra uyandım ve ablam Hafsa'ya rüyamı anlattım ve bunun tabirini Resûlullah'a sormasını istedim. Ablam sorunca Allah Resûlü buyurdular ki: "Abdullah İbn Ömer ne güzel bir insandır ama keşke geceleri ihya etse!"

Tecellî avına çıkanlar için en müsait zaman dilimlerinden biridir geceler. Gecelerde tefekkür ağlarıyla metafizik gerilime geçen kalb, ruh, latîfe-i Rabbaniye ile her zaman beklenilenin ötesinde tecellîler yakalanabilir. Allah'a vuslat, gecelerde olur. En aydınlık işler, karanlığın sinesinde gerçekleşir. Mesafeler gecelerde kat'edilir. Miraca yükselme gecelerde mümkündür. Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ihya etmediği bir tek gece dahi yok gibidir. O Nebîler Serveri, bazı geceler kalktığında, Âl-i İmrân sûre-i celîlesinin son kısmında bulunan tefekkürle ilgili âyetleri okur, hatta bazen birkaç defa okur, dolan mübarek gözlerini semaya çevirip hıçkırıklara boğulurdu. Sonra uzun mu uzun kıyam, rükû ve secdeleriyle gece namazını ikame ederdi.

Gecelerin Tecelli Avcıları

Efendiler Efendisi'ne tâbi olan sahabe-i kiram, tabiîn-i izam efendilerimizden niceleri de, geceleri hep uyanık geçirmiş; zamanın o altın dilimlerini namaz, dua ve tefekkürle azamî ölçüde değerlendirmeye çalışmışlardır. Tabakât kitaplarına baktığınızda, Allah dostlarının hemen hemen bütününün, gecelerini kıyamla ihya ettiklerine şahit olursunuz.

Evet, ehlullah gecelerin sessizliğini çok iyi değerlendirmişler, ağlarını kurmuş ve hep tecellî avlamışlardır. Bu mânâda insanın ağı; teveccüh, nazar ve konsantrasyon da diyebileceğimiz im'ân-ı nazardır. Böyle bir im'ân-ı nazarla yoğunlaşabilen tecellî avcısının sinesine her zaman tasavvurları aşkın duygular akar, dilinden de daha önce kimsenin söylemediği kelimeler dökülür. Evet, insan tam teveccühe muvaffak olduğu böyle anlarda bazen öyle heyecan tufanları yaşar ki, âdeta Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz kuvvetini yanına almış da, Allah'ın izniyle yerkürenin yörüngesini bile bir manivelayla değiştirebilecekmiş gibi olur.

Kalbin rikkat kesbettiği, gözün ve gönlün dolup âdeta taşacak hâle geldiği bu 'hâl'lerin bir fırsat olarak görülüp rantabl değerlendirilmesi hak ve hakikat yolcuları için çok büyük önem arz eder. Nasıl insanın, Kâbe'de, Arafat'ta, Müzdelife'de, Muvâcehe'de bulunması ya da Kadir Gecesi, cuma günü birlerin bin olduğu eşref saatlerini idrak etmesi Cenâb-ı Hak'tan gelecek olan vâridâtı yakalamak adına çok büyük bir ehemmiyet arz ediyorsa, aynen öyle de kalbin yumuşadığı, istiğrak, kalak, heyman gibi hâllerin yaşandığı anlar da Hak'tan gelecek tecellîleri avlama ve dergâh-ı İlâhî'den talepte bulunma hesabına büyük bir önem taşır. Bundan dolayı insan bu tür bir hâl yaşadığında, bütün bütün kendini unutmalı ve "Allah'ım! Yeryüzünün her yerinde yüce dinini bir kez daha i'lâ buyur. Bizim ve bütün kullarının kalblerini iman, İslâm ve ihsana aç!" diyerek dua etmelidir. Bu, bir mânâda, "Milletimin imanını selamette görürsem Cehennem'in alevleri içinde yanmaya razıyım." ufku, bir mânâda da her mü'minin vazifesi sayılmalıdır. O ufuktur ki, orada insan kendi ızdırabını unutmuş, sadece başkalarının ızdırabını duyar hâle gelmiştir.

Bir Tek Dakikan Var, Deseler...

Sözgelimi Cenâb-ı Hak bana, "Sana bir tek dakika veriyorum; bu tek dakikada ne istersen onu kabul edeceğim!" buyursa ben evi, köyü, sandıklar dolusu altını hatta İstanbul'un, Belgrad'ın fethini değil, sadece yeryüzünde Nâm-ı Celîl-i Sübhânî'nin bir kez daha bayraklaşmasını, Rûh-u Revân-ı Muhammedî'nin her tarafta şehbal açmasını isterim. "Allah'ım! Bütün kalbler Sana ve Resûlü'ne karşı muhabbetle dolsun. Her yerde Senin nâmın duyulsun ve biz bu işin hizmetçileri olalım." derim. Evet, Rabb'imden yine Rabb'imi isterim. Çünkü her şeyin kaynağı ve her şeyi verecek sadece O'dur. Bundan dolayı istenilecek bir şey varsa o da, sadece O'nun rızası, O'nun hoşnutluğudur. Öyle zannediyorum ki, benimle bu recada müttefik olan arkadaşlarım da başka değil sadece bunu isterler.

Bugün insanlık Allah'a ve Resûlullah'a, Rabb'imizin Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) eliyle insanlığa ulaştırdığı nurlu ve mübarek mesaja muhtaçtır. Dolayısıyla kalblerin, zikretmeye çalıştığım istikamette feth u inşirahı adına yapılacak gayretler, küçük bile görünseler, Allah nezdinde çok büyük önemi hâizdirler. Böyle düşünmek, bu hususta gayret etmek ve dua dua yalvarmak da peygamberâne bir tavırdır.

Özetle

    * Gece, melekût âleminin kapılarının aralandığı, semavî birtakım menfezlerin açıldığı ve ötelerin müşâhede edildiği bir zaman dilimidir. Teheccütle gecenin ihya edilmesi, berzah âlemini aydınlatan bir projektördür.
    * Efendiler Efendisi'ne tâbi olan sahabe-i kiram, tabiîn-i izam efendilerimizden niceleri, geceleri hep uyanık geçirmiş; zamanın o altın dilimlerini namaz, dua ve tefekkürle azamî ölçüde değerlendirmeye çalışmışlardır.
    * Allah'a vuslat, gecelerde olur. En aydınlık işler, gecelerin sinesinde gerçekleşir. Mesafeler gecelerde kat'edilir. Miraca yükselme gecelerde mümkündür. Allah Resûlü'nün ihya etmediği bir tek gece dahi yok gibidir.

Seni Sena Etmeye Gücümüz Yetmez

İbadet etmek bir lütuf; ibadete karşı içte hissedilen arzu ve alaka da o lütfun üzerine ayrı bir lütuftur. Cenâb-ı Allah bazen bir kula bu duyguyu lûtfeder; o da ibabetleri tabiî ihtiyaçları, âdetleri gibi görür. Bu, o insanın iyi ve güzel hallerinin iştiyaka dönüşmesi demektir. Bu iştiyakla, "Ne kadar yapsam az" der.

Ne kadar ibadet yaparsa yapsın, ne kadar evrâd u ezkârda bulunursa bulunsun "Lâ uhsî senâen aleyk, ente kemâ esneyte alâ nefsike Senin zatını senâ ettiğin (övdüğün, methettiğin) ölçüde Seni senâ etmeye gücüm yetmez." felsefesine bağlı vazifesini eda edemediği, iyi bir kul olamadığı gibi bir duygu içinde varsa, yani yaptığı her şeyi azımsıyorsa bu kişi Allah'ın epey bir lütfuna mazhar demektir.

Yaptığı ile iktifa eden mümindir, inanıyordur, ibadet ü taatındadır; ama bu ölçüde mazhariyete ulaşamamış demektir. Yani, günde bin rekat namaz kılsa da "Hayır, Rabb'ime karşı borcumu kat'iyen ödeyemedim." demek "O'na karşı şükran borcumu eda edemedim." mülahazasına girmek mevhibe üstü bir mevhibedir. Onun için mükemmelini anlatma sadedinde hadis olarak da rivayet edilir "Mâ arafnâke hakka marifetike Ya Ma'rûf; Ey bütün mahlukat tarafından bilinen Rabb'im, Seni bilinmesi gereken ölçüde bilip tanıyamadık.", "Mâ abednâke hakka ibadetike Ya Ma'bûd; Ey yalnızca kendisine ibadet edilen Allah'ım, Sana hakkıyla kulluk edemedik.", "Mâ şekernâke hakka şükrike Ya MeşkûrEy her dilde meşkûr olan Rabb'im, Sana gereğince şükredemedik.", "Ma zekernâke hakka zikrike Ya Mezkûr; Ey yerde gökte her varlık tarafından adı anılan Allah'ım, şanına layık zikri yapamadık."... sözleri, vicdanın kriterlerine ve kadirşinaslığına göre "Tam eda edemedik" şuurunu anlatır.

İmanın kalbte sebat bulması çok önemli olduğu için ben dua ederken mütemâdiyen (sürekli olarak) "Allahümme yâ mukallibe'lkulûb, sebbit kulûbenâ alâ dînik; Ey kalbleri evirip çeviren Allah'ım! Kalblerimizi dininde sabitleyip perçinle." diyorum. Başka bir dua da, "Allahümme ya musarrife'lkulûb, sarrif kulûbenâ ila tâatik; Ey kalbleri evirip çeviren, kalblerimizi ibadet ü tâat sevdasına çevir!" diyorum. Buna ilaveler yapabilirsiniz: "Kalblerimizi sevip razı olduğun işlere, hususiyle de ihlâsa yönelt." diyebilirsiniz. "Kamil iman ve mükemmel yakîne yönelt." diyebilirsiniz. "Yumuşak huyluluk ve düşünerek, temkinli davranmaya yönelt." diyebilirsiniz. Bunlar istenir Allah'tan. Fiille de ısrar edilirse Cenâb-ı Hak her şeye rağmen, cismaniyete ve bedene rağmen ibadete aşk u iştiyak verir. O hale gelir ki insan, santim eksik yapsa çok ızdırap duyar ve yaptığı her şeyi az görür, küçük kabul eder.

Evet, elinden geldiğince O'na karşı kulluğunu ifade edeceksin; ama sonunda "diyemedim" diyeceksin; "Söyleyemedim, edemedim, yapamadım... Nerede Rabb'imin sonsuz lütufları, nerede O'na tam şükürle mukabele!.." Bize, bunları söyleme, bu istikametteki istekleri ortaya koyma düşer.

Gecelerde

    Ey dîde nedir uyku gel uyan gecelerde
    Kevkeblerin et seyrini seyrân gecelerde

    Bak, hey'et-i âlemde bu hikmetleri seyret
    Bul Sâni'ini ol O'na hayran gecelerde

    Çün gündüz olursun nice ağyâr ile gâfil
    Ko gafleti, Dildârdan utan gecelerde

    Gafletle uyumak ne revâ abd-i hakîre
    Şefkatle nidâ eyleye Rahmân gecelerde

    Cümle geceyi uyuma Kayyûm'u seversen
    Tâ hay olasın Hayy ile ey cân gecelerde

    Âşıklar uyumaz gece hem sen uyuma kim
    Gönlün gözüne görüne Cânân gecelerde

    Dil beyt-i Hudâdır onu pâk eyle sivâdan
    Kasrına nüzûl eyler o Sultân gecelerde

    Az ye az uyu hayrete var fânî ol ondan
    Bul cân-ı bekâ, ol O'na mihmân gecelerde

    Allah için ol halka mukârin gece gündüz
    Ey Hakkı, nihân-ı aşk oduna yan gecelerde..
    Erzurumlu İbrahim Hakkı
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #174 : 14 Mayıs 2010, 12:26:55 12:26* »

Müslüman zengin olamaz mı?     

Kanaatimce fakirlik ve zenginlikten birini mutlak mânâda nimet ya da onun zıddı olan nikmet şeklinde değerlendirmek doğru değildir.

Zira tarih boyunca fakirlerden pek çok salih kimse olduğu gibi yine zenginlerden de kendini Allah'a adamış, "Allah adamı" diyebileceğimiz pek çok insan var olmuştur. Bu sebeple diyebiliriz ki, yerine göre fakirlik yerine göre de zenginlik hayırlıdır; her iki durum da yerine göre hem nimet hem de nikmet olabilir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) fakir bir hayat yaşamıştı. Fakat O'nun yaşadığı, ızdırarî bir fakirlikten ziyade iradî bir fakirlikti. Evet, O, hususi konumu itibarıyla fakir bir hayatı tercih etmişti. İsteseydi dünya serveti hane-i saadetlerine akıp dururdu. Ancak çok iyi biliyoruz ki, mübarek hanelerine servetin aktığı zaman bile O Mukteda-yı Küll Rehber-i Ekmel Efendimiz (aleyhi salavâtullahi ve selâmuh), hayat-ı seniyyelerini hiç mi hiç değiştirmemişti. Mesela, Hazreti Hatice (radiyallahü anhâ) bütün servetini Efendimiz'e teslim etmişti. O da, bütün bunları Allah yolunda sarf etmişti. Nitekim bir defasında Hazreti Ömer'e, "İstemez misin ey Ömer, dünya onların, ahiret de bizim olsun?" buyurmuştu. Peygamberlerden sonra insanların en faziletlisi olan Hazreti Ebû Bekir'in (radiyallahü anh) Sunh'taki evi de tam bir fakirhaneydi. Zaten kendisi uzun süre mahallenin koyunlarının sütlerini sağarak geçimini sağlamıştı. Hazreti Ömer'in (radiyallahü anh) durumu da farklı değildi. Bütün Müslümanların halifesi olduğu zaman bile mâil-i inhidam/yıkılacak gibi duran bir evde oturuyordu.

Diğer taraftan fakirlik mutlaka hayırlıdır diyecek olursanız enbiya-yı izamdan çok geniş imkânlara sahip Hazreti Davud ve Hazreti Süleyman (alâ nebiyyina ve aleyhimesselam); sahabe-i kiram efendilerimizden Hazreti Osman ve Hazreti Abdurrahman ibn Avf (radiyallahü anhüm ecmaîn) ve evliyaullahtan Şah-ı Geylânî (kuddise sirruh) gibi zatları değerlendirmeye almamış olursunuz. Yine tarih boyunca pek çok hayr u hasenatta bulunmuş, camiler, külliyeler, bedestenler yaptırmış Osmanlı padişahlarını ve mesela cömert ve fedakâr hanımlardan, Mekke-i Mükerreme'den Arafat'a kadar su yolları inşa eden Harun Reşid'in eşi Zübeyde Hatun'u görmemiş olursunuz. Daha bunlar gibi fani şeyleri bakîleştiren, birleri bin yapan, Hakk'ın kendilerine ihsan ettiği imkânları kullarının istifadesi için kullanan sayılamayacak kadar insan vardır. Dolayısıyla bu kadar insan ve onların yaptığı bu kadar güzel işler görmezden gelinirse mesele sağlıklı bir şekilde değerlendirilemiyor demektir. Ne var ki, bütün bunlara rağmen, bazı inananlar arasında bile �maalesef� fakirliğin zenginlikten hayırlı olduğu, malın-mülkün insanı sırat-ı müstakimden çıkarma ihtimalinin çok güçlü bulunduğu şeklinde yaygın diyebileceğimiz bir kanaatin oluştuğu da bir vakıadır. Hâlbuki dine bir bütün olarak bakıldığında, onun emir ve yasakları küllî bir nazarla tahlile tabi tutulduğunda, serveti kaldırıp atma, mutlak mânâda fakirliğe sahip çıkma düşüncesinin doğru olmadığı anlaşılacaktır.

"Bundan Sonra Yaptıkları Osman'a Zarar Vermez"

Şimdi isterseniz söylediğimiz bu mücerred hususları müşahhas bazı misallerle izah etmeye çalışalım. Yukarıda da ifade edildiği gibi Hulefa-i Raşidîn efendilerimizden olan Hazreti Osman (radiyallahü anh) çok geniş imkânlara sahip bir insandı. Tabiî aynı zamanda baş döndüren bir semahat ve cömertliğin de kahramanıydı. Öyle ki, i'lâ-yı kelimetullah yolunda maddî desteğe ihtiyaç duyulduğu bir zaman diliminde Hazreti Osman üç yüz-beş yüz deveyi, hem de yüküyle beraber birden tasadduk ediyordu. O günkü toplumun imkânları ve zenginlik limiti açısından meseleye bakacak olursanız bunun günümüzde üç yüz-beş yüz Mercedes bağışlama gibi bir değere mukabil geldiğini görürsünüz. Zannediyorum günümüzde semahat sahibi birisi Hazreti Osman'ın (radiyallahü anh) Allah yolunda infak ettiği miktarın yüzde birini bağışlayacak olsa onu takdir u tebcillerle yâd eder, bu cömertliği herkese duyururuz. İhtimal o zat da, reca duygusuyla "ümit ederim beni de sahabe-i kiramla beraber Cennet'e korlar" diye düşünmeye başlar. Bu mülahaza karşısında o zata "hakkın yok" da diyemezsiniz, çünkü Allah'ın rahmeti çok geniştir. Umulur ki, Hazreti Osman'ın yolunda giden, onun cömertlik ve civanmertliğini örnek alan böyle bir insanı Cenab-ı Hakk onunla beraber haşredip onunla beraber cennetiyle serfiraz kılar. İşte Allah Resûlü'nün üçüncü halifesi Hazreti Osman, Allah yolunda bu ölçüde infakta bulunmuş ve bundan dolayı Efendiler Efendisi'nin (aleyhi ekmelüttehâyâ), "Bundan sonra yaptıkları artık Osman'a zarar vermez." şeklindeki o çok büyük müjdesine nâil olmuştu. Evet, imkânları ve bu imkânlarını Hak yolunda kullanmış olması onu âlâ-yı illiyyîne yükseltivermişti. Demek ki servet, Allah yolunda kullanılınca insanı alıp cennete ulaştıran nurdan bir helezona dönüşmektedir.
Kazanma Kuşağında Kaybedenler de Var

Diğer taraftan, Kur'an-ı Kerim'in, zıt kutupta bize göstermiş olduğu başka bir örnek var: Kârun. Cenab-ı Hakk, Hazreti Musa'nın (aleyhisselam) kavminden olan Kârun'a, hazinelerinin anahtarlarını bile güçlü, kuvvetli bir topluluğun zorla taşıdığı büyüklükte bir servet vermiş, fakat o bu serveti kendi becerisiyle kazandığını iddia etmişti. Hakk'ın kendisine yaptığı iyilik ve ihsanlara bir şükür ve teşekkür ifadesi olarak insanlara iyilik yapacağı yerde, iyiliğin arkasındaki iyilik sahibini unutmuş, kendini bencilliğin gayyalarına salıvermiş ve sahip olduğu servet u sâmânla şımarmış, böbürlenmiş, ferîh-fahûr yaşamaya ve ifsada başlamıştı. Tabiî Cenab-ı Allah da yaptıklarının karşılığı olarak onu bütün varlığıyla beraber yerle bir etmişti. Böylece Kârun, ülü'l-azm bir peygambere yakınlığın hakkını veremeyip kazanma kuşağında kaybeden ibret vesilesi, talihsiz bir servet sahibi olarak tarih defterinin yaprakları arasında yerini almıştı.

ÖZETLE
1 - Zenginlik veya fakirlik tek başına hayır veya şer olarak değerlendirilmemeli, insanların onu nasıl kullandığına bakılmalı. Efendimiz, iradesiyle fakirliği tercih etmiş, eline geçen her şeyi Allah yolunda infak etmiştir.

2 - Umulur ki, günümüzde Hazreti Osman'ın yolunda giden, onun cömertlik ve civanmertliğini örnek alan bir insanı Cenab-ı Hakk onunla beraber haşredip onunla beraber cennetiyle serfiraz kılar.

3 - Kârun ise, ülü'l-azm bir peygambere yakınlığın hakkını veremeyip kazanma kuşağında kaybeden ibret vesilesi, talihsiz bir servet sahibi olarak tarih defterinin yaprakları arasında yerini almıştır.
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
*
Mesaj Sayısı: 3367
Çevrimiçi Çevrimiçi
LiLiiiiiiiiiii
« Yanıtla #175 : 16 Mayıs 2010, 15:47:41 15:47* »

"İnsanın kazandığı paradan değil, paranın kazandığı insandan korkulur... ''
Kayıtlı

"Senden bilirim yok bana bir faide ey gül,
Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül"
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #176 : 28 Mayıs 2010, 12:30:54 12:30* »

Mazeretler, hataları büyütür     

Şeytanın önemli hilelerinden biri de, insana hatalarını kabul ettirmemesi, onu hata ve kusurlarına mazeret aramaya itmesi ve yaptığı yanlışları içtihâdî bir kısım görüş farklılıklarının neticesiymiş gibi göstermek suretiyle, meseleye bir mazeret bulma yoluna sevk etmesidir.

Eğer bir insan, yaptığı hataların kendi hatası olduğunu kabul etmiyor, onlara dışarıdan sebepler arıyor, "şundan dolayı yaptım, bundan dolayı yaptım" diyerek mazeretler arkasına sığınmaya çalışıyorsa, o hiçbir zaman hatalarını telafi edemez. Hatalarını telafi edemediği gibi, günahtan uzaklaşma ve ukûbet endişesiyle Hakk'a sığınma kurnası olan "tevbe" ile temizlenemez, makam ve derecâtı muhafaza arzusuyla O'nda fâni olma manasına gelen "inabe" kapısına kat'iyen yönelemez ve O'ndan başka her şeye kapanma da diyebileceğimiz "evbe" serasına asla giremez.

İşlediği kabahat küfür çerçevesinde ise küfür karanlığındaki karalığı devam eder; suçu bir dalâlet çerçevesinde ise yolunu yitirmişliği sürer gider; büyük bir günah işlemişse o kebire arkasına başka büyük günahları da katar ve o insanı sonunda küfür bataklığına kadar iter. Dolayısıyla, bir kabahate mazeret aramak, daha büyük bir kabahattir. Hata bir hatadır; o haliyle kalsa ve telafi yolları aransa basit bir hata sayılır. Fakat o hataya bahaneler ileri sürmek ve başkaları nezdinde onu mazur göstermeye çalışmak mürekkep ve katlanmış bir hatadır. Hatayı hata olarak görmeme, onu bir kabahat kabul etmeme ve onun bir suç olduğuna inanmamaya gelince, o da mük'ab (katmerli) bir hatadır. "Bana şunu ettiler, şöyle yaptılar; beni anlamadılar" türünden sözler şeytanın ve nefsin hırıltılarından başka bir şey değildir. Allah Resûlü'nden kopup giden kim olursa olsun, onun mazeret adına bir şey söylemeye hakkı yoktur. Ne sebeple olursa olsun, iman ve Kur'an yolundan sapan bir kimsenin bahaneleri geçersizdir.

Bugün, kalbinde azıcık insafı olan herkes, gönüllüler hareketinden bahsederken, "Bunlar, millî ve manevî değerlerimizin temsilciliğini yapıyorlar, dünyanın her yerinde bizim eşsiz kültür mirasımızı tanıtıyorlar; öyleyse hiç olmazsa kalben destek vermeliyiz" şeklinde duygularını seslendiriyorlar. Böyle bir hakkaniyete mazhar olmuş bir gönüllüler hareketine karşı yıkıcı ve tahrip edici davranışlarda bulunan kimsenin "Kıymetimi bilemediler, sözlerimi dinlemediler, yüksek fikirlerimden istifade etmediler" türünden sözleri de sadece nefsin mırmırları ve şeytanın hırıltılarıdır.

DİNE İHANETİN MAZERETİ OLMAZ

Kur'an'da Nebiler Serveri'ne "Rabb'in seni kat'iyen terk etmedi ve sana darılmadı." (Duha, 93/3) mealindeki hitabı, hakiki manasıyla Peygamber Efendimiz'e mahsus olsa bile, zıllî keyfiyetiyle onun yolunda olan insanlar için de geçerlidir. Allah Teâlâ, bir adımla dahi olsa Kendisine yaklaşanı hiçbir zaman yalnız bırakmadığı gibi, Peygamber Efendimiz de, kendisine "Efendim" diyenlere daima "ümmetim" cevabı verecek ve sahip çıkacaktır.

Efendimiz'in ümmetine küsmesi ve darılması söz konusu olamaz. O'nun kendi hakları açısından hiç kimseye küsüp darılmayacağından emin olabilirsiniz. Fakat Allah Resûlü'ne karşı yapılan bazı hatalar ve cinayetler vardır ki, doğrudan doğruya O'na karşı yapılmış olsa da, belki umumun hukukuna bir tecavüz ya da hukukullah adına bir saygısızlık sayılır. Siz kalkıp deseniz ki, "Ben şu kötülük yapanı da bağışladım, bu kötülük yapanı da affettim..." Fakat yapılan o kötülükler içinde, Kur'an'a hakaret yer alıyorsa, Efendimiz'e saygısızlık bulunuyorsa, dine-diyanete karşı bir tecavüz söz konusu ise bir asırdan beri insanlığın hayrına ortaya konulan bir hizmet çizgisine ve o eşiğe baş koyan insanların sa'yine ihanet varsa, bunlar öyle büyük cinayetlerdir ki, bu konuda affetme ve bağışlama hakkı hiç kimseye verilmemiştir. O cinayetleri işleyenler, Kâbe'yi tavaf etmiş ve beş vakit namazlarını aksatmamış olsalar bile, yaptıkları kötülüklerin hesabını ötede mutlaka verecek ve cezalarını çekeceklerdir. Hatta siz onları affedip her gün dualarınızda yâd etseniz de, onlar bu hesaptan ve cezadan kurtulamayacaklardır.

Üstad Hazretleri gibi hak dostları da, kendi hizmet dairelerinde olan insanlara hiç darılmayacak ve asla küsmeyeceklerdir. Fakat unutulmamalıdır ki, Kur'an'a ihanet affedilemez; Resûlullah'ın davasına hıyânet bağışlanamaz; binlerce insanın sa'y u gayretleriyle ortaya konulan bir hareket hakkındaki hainlik, mazeret olarak ne denirse densin, mazur görülemez. Siz ve biz o büyük cinayetleri işleyenler hakkında "Allah'ım onları affet" diye duada da bulunamayız, onlar hakkında af dileme, Allah'a, Efendimiz'e ve dine karşı saygısızlıktır, günahtır. Onlar için söyleyebileceğimiz tek söz; "Allah hidayet eylesin" cümlesidir.

VİCDANININ SESİNİ DİNLE

Bu hususta her insan kendi gönlünden fetva istemeli ve vicdanının hükmüne kulak vermelidir. Nitekim Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam), "Müftüler fetva verse de sen kalbine sor." buyurmuşlardır. Bu konuda, bin tane müftü size rahatlatıcı bazı şeyler söylese de, siz kendi vicdanınıza bakıp onun hükmünü esas saymalısınız. Nerede duruyorsunuz? Durduğunuz yerin hakkını veriyor musunuz? Verdiğiniz söze vefalı ve yaptığınız mukaveleye sâdık mısınız? Vaadlerinizi yerine getirmeye âmâde bulunuyor musunuz? İşte bütün bu soruların cevabı vicdanınızda saklıdır. Terk edilip edilmediğiniz, size küsülüp küsülmediği hususu da onun vereceği cevaplarla netlik kazanacaktır. Öyleyse, kendi vicdanınıza, hâlihâzırdaki tavır, davranış ve faaliyetlerinize bakın; çünkü Allah'la münasebetinizin seviyesini, İnsanlığın İftihar Tablosu'yla alakanızın derinliğini, Hazreti Bediüzzaman gibi dava adamlarıyla olan bağınızın kuvvetini, iman ve Kur'an hizmetine karşı vefa ve sadakatinizin derecesini belirleyecek olan mercî sizin kendi vicdanınızdır.

ÖZETLE
1- Şeytanın önemli hilelerinden biri de, insana hatalarını kabul ettirmemesi, onu hata ve kusurlarına bahane aramaya itmesi ve meseleye bir mazeret bulma yoluna sevk etmesidir.

2- Ne sebeple olursa olsun, iman ve Kur'an yolundan sapan bir kimsenin bahaneleri geçersizdir. "Bana şunu ettiler, şöyle yaptılar; beni anlamadılar" türünden sözler şeytanın ve nefsin hırıltılarından başka bir şey değildir.

3- Böyleleri, Kâbe'yi tavaf etmiş ve beş vakit namazlarını aksatmamış olsalar bile, ötede mutlaka hesap vereceklerdir. Siz onları affedip her gün dualarınızda yâd etseniz de, onlar bu hesaptan ve cezadan kurtulamayacaklardır.
ZAMAN
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #177 : 04 Haziran 2010, 10:13:57 10:13* »

Hakiki mü'min faydasız işlerden yüz çevirir     

İnsana dünyevî-uhrevî, maddî-mânevî herhangi bir faydası dokunmayan, gereksiz, boş, malayani, fuzulî söz ve fiillere lağv denir. Ayrıca o, herhangi bir bilgi ve tefekküre dayanmaksızın, sırf dine ve dindarlara karşı hakaret ve istihzada bulunma maksadıyla ortaya konulan incitici, çirkin söz ve davranışlar mânâsına da gelmektedir.

Mü'minûn sûre-i celilesinde, hakiki ve kâmil mü'minlerin vasıfları anlatılırken, "(O mü'minler), her türlü boş, faydasız ve mânâsız söz ve davranışlardan yüz çevirir ve uzak dururlar." buyurulmaktadır. Evet, mü'min maddî-mânevî herhangi bir kazancı olmayan söz, fiil ve davranışlardan uzak durur. Çünkü o, âhireti peyleme mevzuunda zamanı öyle kullanmalıdır ki, yaşadığı zaman dilimi, ahirette ona Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhi efdalu't-tahiyyât ve ekmelü't-teslîmât)'la bir sofranın başında oturma ve Allah'ın (celle celâluhu) rızasına erip cemali ba kemalini müşâhede etme lütfu şeklinde kendine geri dönsün. Bundan dolayı o, vaktini ya kitap okuyarak, dua ederek, sohbet-i cânan eksenli müzakere ve musâhabelerde bulunarak veya hak ve hakikat yolunda hizmet ederek, hizmete engel teşkil eden problem ve açmazları ortadan kaldırmak için çözümler üreterek geçirir ki, bunların hepsi birer ibadet sayılır. Çünkü doğrudan hizmet etmenin yanı başında, hizmeti kolaylaştıracak ameliyelerde bulunma da bir hizmettir. Böylece mü'min, bu türlü hayırlı işlerle vaktini geçirmek suretiyle boş yere konuşmamış, zamanını israf etmemiş, faydasız iş ve meşguliyetlerle kalb ve ruhunda yaralar açacak bir duruma sebebiyet vermemiş olur. Zira insan laubalice konuşmalar, boş lakırdılar, düşünülüp taşınılmaksızın ağızdan çıkan söz ve lafızlarla hiç farkına varmaksızın kalb ve ruhunda yaralar açıp latîfelerini öldürebilir.

Bu noktada, çok tekerrür etse de önemine binaen ve mevzuumuzla alâkalı kısmına dikkat çekerek Hazreti Pir'in bu konudaki o veciz ifadesini bir kez daha hatırlatmak istiyorum. O diyor ki: "Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem'a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma." Demek ki, yerinde, fuzuli bir konuşma, tek bir kelime dahi insanın helakine, kayıp gitmesine sebebiyet verebilir. O halde bize düşen "Leylî sözü söyle yoksa hâmûş! � Sevgiliden söz et, aksi halde sus!" ifadeleriyle dile getirilen hakikati hayatımıza hayat kılmak yani ya sürekli Sevgili deyip inlemek veya sükût etmek olmalıdır. Zaten İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelü't-tehâyâ), Efendimiz de kendisine atfedilen mübarek bir sözde mü'minin sözünün hikmet, sükûtunun da tefekkür olması gerektiği tavsiyesinde bulunmuyor mu? O hâlde ağzımızı açıp bir şey konuştuğumuzda ya din-diyanet adına, ülke ve ülkümüz hesabına bir fayda sağlayacak, bir mânâ ifade edecek şeyler konuşmalı veya bu faydaları temin edecek meseleleri tefekküre dalarak sükûtumuzu bir tefekkür zemini hâline getirmeliyiz.

CAHİL DOSTTAN ALLAH'A SIĞINIRIZ

Buraya kadar ifade etmeye çalıştığımız hususlar lağvın ilk mânâsıyla ilgiliydi. Lağvın ikinci mânâsıyla alâkalı ise Kasas Sûresi'ndeki şu âyet-i kerimeyi zikredebiliriz. Âyette Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "�(Mü'minler) boş, mânâsız, çirkin sözlere maruz kaldıklarında (aynıyla mukabeleden uzak durup) yüzlerini çevirir ve o sözleri sarf edenlere şöyle derler: "Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size. Biz, sizin için de ancak iyilik ve selamet dileriz. Ne var ki biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz." (Kasas Sûresi, 28/55). Âyet-i kerimede açıkça ifade edildiği üzere, mü'minler, sevimsiz, nahoş söz ve tavırlara maruz kaldıklarında hemen karşılık vermek yerine o çirkinliklere karşı kulak kapatır, göz yumar, söylenenlere aldırış etmeksizin, "Bizim işimiz bize, sizinki de size." der, yüksek ahlâk ve seciyelerinin gereğini ortaya korlar. Sonra da; "Biz cahillerle arkadaşlık etmeyi arzulamayız!" diyerek cehalete karşı belli bir tavır içerisinde olduklarını ifade edip âlicenâbâne bir tavırla oradan geçip giderler.

Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan, bu İlâhî emriyle inanan insanları muhtemel tehlikelerden korumuş olmaktadır. Şöyle ki, Müslümanlar karşı tarafın sergilediği cahilane tavırlara karşı aynıyla mukabelede bulunacak olurlarsa, hiç istemeseler de, onların dengesiz ve ölçüsüz sözleri karşısında günümüz ifadesiyle provoke olunabilecek bir zemine kayabilirler. Tahrik söz konusu olunca da onların seviyesine düşme gibi bir irtifa kaybı yaşayabilirler. Hâlbuki değişik vesilelerle ifade edildiği üzere, edep ve hürmetten mahrum nadanlar ne derlerse desinler, biz her zaman karakterimizin gereğini sergilemeli, üslûbumuzu namusumuz bilmeli ve bu mevzuda asla fedakârlıkta bulunamayacağımız, taviz veremeyeceğiz ortaya konulmalıdır.

Bundan dolayı hilm u silmin temsilcisi bir mü'minin, bu tür nâsezâ, nâbecâ sözlerle karşılaştığında, onlara cevap vermek yerine o kem sözleri sahibiyle baş başa bırakıp orayı hemen terk etmesi daha muvafıktır. Çünkü bile bile gerçeği inkâr edip seviyesiz bir üslûpla mugalâtalara giren bir kişiye olumlu herhangi bir şey anlatabilmeniz mümkün değildir. Orada durmak hak ve hakikate fayda getirmekten ziyade zarar verir. Hâlbuki mekân değişikliği yapmak, o gergin ve sıkıntılı ruh haletinden sıyrılma adına önemli bir faktördür. Siz o tür bir durumla karşı karşıya kaldığınızda onları Allah'a havale edip yüz çevirir ve o mekândan ayrılırsanız iradenizin hakkını vermiş ve hissiyatınızı baskı altına almış olursunuz.

ÖZETLE

1- Hakiki mü'min, hayatını dünya ve ahirete faydası olan ameller arasında geçirir. Bir an bile olsun malayani ve boş söz ve fiillere nazar etmez.

2- Mü'min kişi, son derece dikkatli bir hayat yaşamak zorundadır. Bir kelimenin, bir nazarın insanı bataklığa sürükleyebileceğini hatırından bir an bile olsun çıkarmamalıdır.

3- Allah'a gerçekten inanan bir insan, boş ve gereksiz şeylerden yüz çevirdiği gibi bu gibi şeylere dalan cahil insanlardan da yüz çevirir.
ZAMAN
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #178 : 11 Haziran 2010, 15:21:35 15:21* »

Müslüman hep en iyi olmalıdır
   


İnsan için şuuraltı müktesebatının oluştuğu zaman diliminde yetişme şartları çok önemlidir.

Bu dönemle alâkalı kesin bir yaş sınırı belirlemek mümkün olmasa da genelde "sıfır-beş" veya "sıfır-yedi" yaş aralığı olarak ifade edilmektedir. Ancak onun izafî olarak on beş yaşına kadar devam ettiği de söylenebilir. İşte insan bu dönemde, gördüğü, duyduğu, hissettiği her şeyden; etrafında cereyan eden hâdiselerin hemen hepsinden ciddi mânâda tesir altında kalır, belli bir anlayışa sahip olur ve o istikamette bir şahsiyet kazanır. Dolayısıyla dinî hayatın gerçek derinliğiyle yaşanmadığı; çirkin ve yanlış davranışların yadırganıp olumsuz davranışlara karşı içten içe bir tiksinti, en azından bir istinkâf, bir geri durup kaçınma duygusunun bulunmadığı; imrenilecek amellere karşı da ciddi bir imrendirmenin yapılmayıp salih amellere karşı iştihaların kabartılmadığı ve bütün bunları hayatlarına hayat kılıp hüsn-ü misal teşkil edecek âbide şahsiyetlerin olmadığı bir ortamda neşet eden kimseler bir yönüyle bu yöndeki mazeretlerinde haklı sayılabilirler.

Fakat asla unutulmamalı ki, hakiki bir mü'min, Kur'ân ve Sünnet'in beyan buyurduğu ve selef-i salihînin hâlisane temsilleriyle ortaya koydukları ideal hayat tarzını araştırır, bulur, öğrenir; öğrenir ve içinde bulunduğu ortamla, yaşamış olduğu hayat tarzıyla mukayesesini yapıp kendi durumunu sorgular. Yani mü'min, yemede, içmede, yatmada, kalkmada, Müslümanların derdiyle derdmend olmada; hâsılı hayatın her anı ve her safhasında Kur'ân ve Sünnet yolunu araştırmak, selef-i salihîn çizgisini yakalamakla kendini mükellef bilmelidir. Bu gayeye hizmet etmesi yönüyle selef-i salihînin hayatlarının anlatıldığı tabakat kitapları çok önemlidir. O büyük zatların hakiki Müslümanlığı nasıl ve hangi çerçevede yaşadıklarını öğrenip anlamaya, anlayıp benliğimize mal etmeye çalışmalıyız. Bu istikamette atalarımız ve seleflerimiz olan Osmanlı'nın da bizim için çok önemli bir kaynak olduğu unutulmamalıdır.

Hâl-i Pürmelâlimiz

Eğer biz, dinî hayatımızda, İslâm'ı arızasız temsil etmiş insanlara bakmazsak, hâlimizden memnun olur, kendimizi yeterli bulur ve dûn himmetliğin altında kalır eziliriz. Mesela bir Hasan Şazilî, Abdülkadir Geylanî veya Hasan Basrî Hazretleri'nin Kulubu'd-daria'da yer alan tazarru ve münacatlarına baktığımızda o büyük kametlerin kılı kırk yararcasına, tertemiz, pırıl pırıl bir hayat yaşamalarına rağmen nefislerinden ciddi mânâda şekvada bulunup Allah'a sığındıklarını görürüz. Hâlbuki bu zatlar ulûhiyet hakikatine uyandığı andan itibaren ondan başka bir şey görmemiş, çarşı-pazarın eracifine bulaşmamış devâsâ kametlerdir. Onların yanında kendi hâl-i pürmelâlimizi nazar-ı itibara aldığımız zaman, zannediyorum Cenâb-ı Hak'tan bir şey isteme liyakatimiz olmadığı kanaatine varır; varır da el kaldırıp O'ndan bir şey istemeye utanırız. Evet, değişik asırlara serpiştirilmiş bu müstesna insanların yanında bize ancak Müslümanlığı taklit eden, üzerinde ötelerin izini taşımayan sûrî Müslümanlar nazarıyla bakılabilir. Hatta denilebilir ki, şu anki hâlimiz itibarıyla Müslümanlığa o kadar yabancılaşmışız ki, bütün buudları ve gerçek derinlikleriyle onu hayata hayat kılmamız teklif edilse, onu gönülden arzulayanların bir kısmı dahi "Keşke bu mükellefiyetler olmasaydı!" gibi bir anlayışı seslendirip onun gereklerini yerine getirmekten geri durabilir. Belki bugün bütün bir yeryüzünde, dinî hayat ve dinî değerler adına ciddi bir yabancılaşma yaşandığından, Müslümanlıktan ne kadar uzaklaştığımızın farkında değiliz. Fakat bir kez daha ifade edeyim ki, bugün biz, hakiki Müslümanlığın ufkumuzda tüllenmesini ne kadar arzuluyor olsak da, gerçek temsil ve derinliğiyle onu kabul etmede bir hayli zorlanacağımız kanaatindeyim. Çünkü şu anki konum ve duruşumuz itibarıyla, Hak rızasına kilitlenip O'nun marziyyatını kazanmayı hayatının gayesi bilen insanlar olduğumuzu söyleyemeyiz.

Allah'ım daha yok mu?

Bu sözlerimle ümidinizi kırmak ve sizi ye'se atmak istemiyorum. Müslümanlar böyle olunca toptan çer çöp gibi Cehenneme mi sürüklenirler? Hayır, Allah'ın rahmeti çok geniştir. Hadis-i şeriflerde beyan buyurulduğu üzere "Lâ ilahe illallah Muhammedun Rasulullah" diyen kimse bile Cennet'e girecekse, inşallah işin bu kadar taklidini yapan insanlar Cenâb-ı Hakk'ın rahmetinden mahrum kalmazlar. Bu ayrı bir meseledir. Ancak günümüzde bu emanete sahip çıkmak isteyen insanlar, emanette emin bir emanetçi olup olmadıklarının muhasebesini yapmalıdırlar. Bu din onlara emanet edildiğine göre onlar da yeryüzünün eminleri, yani ümena ve süleha olmalıdırlar. Öyle ki, din ve diyanet adına, gerekirse kendilerine veya evlâd ü ıyâline gelecek zararı göze alabilmeli ancak dine dokunacak bir tehlike karşısında tir tir titremelidirler. Bunun için bizler dini anlama ve onu hayata hayat kılma hususunda sürekli çıtayı yükseltme ve anlayışımızı hep daha üstün bir noktaya ulaştırma peşinde olmalıyız. Hatta bir gün Cüneyd-i Bağdadî, Beyazid-i Bistamî gibi bazı Allah dostlarının nail oldukları seviyede Allah'a muhatap olma ufkuna ersek yine de çıtayı yükseltmeye çalışmalı ve "Allah'ım daha ötesi yok mu bunun?" demeliyiz. Eğer bunun ötesi " Allah'ın rızası en büyük olandır." (Tevbe Sûresi, 9/72) hakikatinin tecelli ve zuhuru ise, o zaman bize de onun talibi olmak düşer. Çünkü emanette emin bir emanetçi olmanın gereği budur.

ÖZETLE

1 - İnsanın tabiatının oluşmasında çevre çok önemlidir. Ancak unutulmamalıdır ki sahabe gibi parlak bir nesil de son derece fena bir çevrede yetişmişti.

2 - Günümüz Müslümanları İslamiyet'in özünden o kadar uzaklaşmıştır ki, eğer hakiki manada Müslümanlık uygulanmaya çalışılsa buna en başta itiraz edecek Müslümanlar vardır.

3 - İnsan, maneviyat adına doyumsuz olmayı tercih etmelidir. Kur'an'da farklı bir meseleyle ilgili söylendiği gibi, ulaştığı her bir manevi makamdan sonra "Allah'ım daha yok mu?" demesini bilmelidir.
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3692
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #179 : 18 Haziran 2010, 11:29:48 11:29* »

Her günah küfre bir kapı açar
   


Değişme ve başkalaşma, üzerinde ciddi mânâda durulması gereken çok önemli bir meseledir. Çünkü daha önce de değişik vesilelerle ifade edildiği üzere bir çeşit başkalaşan her çeşit başkalaşabilir.

Evet, bir kere başkalaşan artık başkalaşma yoluna girmiş demektir. Sonra o şahıs, hiç farkına varmaksızın bir kere daha, bir kere daha başkalaşır ve neticede her yönüyle bambaşka biri oluverir. Bu önemli konuyu teyit eden hadis-i şerifler de vardır. Mesela bir hadislerinde Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: "Kul bir günah işlediği vakit, kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer tevbe edip vazgeçer, af dilerse kalbi yine parlar. Ama tekrar günaha dönerse, o leke büyür, nihayet bütün kalbini ele geçirir." (Tirmizî, Tefsir, Mutaffifin) Buradan anlıyoruz ki, insan kalbî hayatı itibarıyla bir kere kirlenmeye açıldığında, o açılmanın nerede duracağını ve kaç derecelik bir açı meydana getireceğini kestirmek oldukça zordur. İnsan farkına varmaksızın bir de bakar ki, merkezdeki 0,1 derecelik bir açı, muhit hattında yüz seksen derecelik bir açı hâline gelivermiş.

Esasında Üstad Hazretleri de, "Her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır." diyerek bu hakikate işaret etmektedir. Çünkü günah fıtrat ve tabiatı deforme eden bir illet olduğundan o, fıtrat ve tabiattan uzaklaşma yani bir yönüyle bir başkalaşma demektir. Hz. Pir, aynı hakikati bir başka yerde şöyle seslendirir: "Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem'a, bir işarette, bir öpmekte batma." Bunun mânâsı şudur: Sen, dünyaları içine alan ama yine de doymayan çok ulvî, Cenab-ı Hakk'a ve ebediyete müştak ve ancak cemal-i ba kemal ile mutmain olabilecek letaif ve duygularını öyle gelip geçici arzu ve heveslerle kirletme. Yoksa hocalarımızın ifadesiyle el, el ile; ayak, ayak ile elveda ettiği yani can hulkuma geldiği zaman, "Ne diye bunlara bakmışım, ne diye bunları dinlemişim, ne diye bunlara doğru yürümüşüm, ne diye bunlara el uzatmışım, keşke bunları hiç yapmasaydım!" diyerek pişman olursun.

Lût Gölünün Dibinden Everest'in Zirvesine

Var olduğu günden beri beşeriyetin belki elli defa mumu bitmiş, elli defa ateş gelip tahtaya dayanmış ancak Allah'ın izniyle yeniden bir meşale yakılmış ve insanlık tekrar aydınlığa kavuşmuştur. Evet, beşeriyet elli defa Lut Gölü'nün dibini boylamış, ancak bu düşüşlerin peşini Everest Tepesi'nin zirveleri takip etmiş ve gelip sıfıra dayanan insanlık yeniden zirvelere tırmanmayı başarmıştır.

Döneminde yaşanan bütün karanlık ve kasvetli ortama rağmen Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz kayserleri, kisraları yere sermiş ve bir hamlede içinde bulunduğu o durumdan insanlığı kurtarmıştır. İnsanlık tarihinde bu durum o kadar çok tekerrür etmiştir ki, ümitsizliğe düşmeye mahal yoktur. Bundan dolayı mü'min bir kuyuya düştüğünde, artık buradan çıkmam mümkün değil diyerek ümitsizliğe düşmez/düşmemelidir. Çünkü o, her şeye gücü yeten sonsuz kudret sahibi bir Zât'a dayanmaktadır. Mesela ilâhî bir inayet neticesinde, oradan geçen bir kervan düşmüş olduğun o kuyuya kovasını salıp senin oradan çıkıp kurtulmana vesile olabilir. Böyle bir imkân olmasa bile, inanmış bir insan olarak sen ye'se kapılmamalı, tırnaklarınla o duvarlara tırmanıp oradan çıkmanın bir yolunu bulmalısın. Nitekim beşer Allah'ın inayetiyle elli, belki yüz defa düştüğü o kuyudan çıkmış; çıkmış ve o çukurları zirve hâline getirmiştir. Eğer kemal peşinde, bir olgunluk arayışı içindeyseniz ilk yapmanız gereken ye'si gömmek olmalıdır. Çünkü ye's ve reca âdeta bir tahterevalli gibidir ki, ancak ye'si gömmekle recayı olması gereken yere çıkarabilirsiniz.

Sabır, Sabır, Sabır...

Şimdi bütün bunları nazar-ı itibara aldığımızda ifade etmemiz gerekir ki, eğer bizde ciddi bir başkalaşma ve değişme olmuşsa kimse bunun düzeltilemeyeceğini söyleyemez. Fakat şunu da kabul etmeliyiz ki, iki-üç asırda meydana gelen tahribatı bir hamlede, bir nefhada tamir etmek de çok zordur. Biz asırlardan beri rehnedar olmuş bir kaleyi tamir etmeye çalışıyoruz. Öyle ki iman esasları bile sarsılmış, anne-baba hukuku ayaklar altına alınmıştır. Demek ki Allah hakkından anne-baba hukukuna kadar her şey zir u zeber edilmiştir. Toplum bünyesi bütün bunların hepsini birden kaldırıp ikame etmeye tahammül edemez. Kaldı ki, belli bir kültürün çocuğu olan insanlar bile başka bir kültür ortamıyla karşılaştıklarında entegrasyon sorunu yaşıyorlar. Mesela Batılılar, aradan uzun zaman geçmiş olmasına rağmen, bir dönem işçi olarak ülkelerine gelen insanların kendi toplumlarına hâlâ entegre olamamalarından şikâyet ediyorlar. Üstelik göç eden bu insanlar dinî ve kültürel sahada ciddi bir donanıma da sahip değillerdi.

Bu sebeple diyoruz ki, eğer iki-üç asırdan beri belli duygu, düşünce, anlayış, felsefe, dünya görüşü ve belki şekil ve şemailimiz açısından ciddi bir deformasyona maruz kalmışsak, bunun birdenbire düzeltilmesi çok zordur. Bu sebeple yapılması gereken düzeltmek istediğiniz hususları rehabilite ede ede sevdirmek, sevdirip benimsetmektir. Sahabe toplumu bu şekilde meydana gelmiştir. Vahiyle aydınlanmadan evvel o toplum içinde ümmî ve bedevî insanlar vardı. Onlardan bazıları başlangıç itibarıyla kapıdan içeri girip "Abdulmuttalib'in torunu Muhammed burada mı?" diye hitap edebiliyorlardı. Fakat bir gün geldi, aynı insanlar Allah'ın indirdiği vahyi sindirmiş birer mü'min olarak akılları talim, nefisleri tezkiye, kalbleri tasfiye eden medeniyet muallimleri hâline geldiler. O hâlde bize de bu yolda kararlı, azimli ve sabırlı olmak düşer.

ÖZETLE

1 - İnsan, Cenâb-ı Hakk'ın yasaklamış olduğu şeylerden hiçbirini küçük görmemelidir. Zira o küçük görülen şey gün gelir insanı küfür bataklığına sürükleyebilir.

2 - Toplumumuz bugün olduğu gibi tarihte de birçok defa tahribe uğratılmış, inandığı değerlerden uzaklaştırılmıştır. Ancak her defasında kendisine gelmeyi başarmıştır.

3 - Sahip olduğumuz değerlere yabancılaşma hali, iki-üç asırlık bir tahribatın neticesidir. Böyle bir yaranın tedavisi için acele etmemek, son derece sabırlı olmak gerekir.
ZAMAN
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Sayfa: 1 ... 7 8 9 10 11 [12] 13   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: