Burdasiniz: NurForum.OrgM. Fethullah Gülen HocaefendiEserleri (Moderatör: Hizmetim)KÜRSÜ'DEN FORUMA
Sayfa: 1 ... 3 4 5 6 7 [8] 9 10 11 12 13   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: KÜRSÜ'DEN FORUMA  (Okunma Sayısı 2474 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3832
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #105 : 14 Kasım 2008, 11:48:08 11:48* »

Hatalara hayat hakkı tanımamak gerek     


Cenab-ı Hak bizleri İman'a ve Kur'an'a hizmette daim kılsın. Şu hayat yolunun neresinde bariyerler açılıp "haydi yolun dışına" denilecek belli değil. Bir-iki dakika içinde, "sizi dışarıya alıyoruz" diyebilirler.

İnsan O'na giderken, kalbi O'nunla irtibat içinde, hizmet düşüncesiyle dopdolu olmalı ve hayırlı bir işle meşgulken gitmeli. Evet, hayatın bazı anları nuranî geçmemiş, kirli dakikalar da yaşanmış olabilir; fakat sonuç, akıbet ve netice çok önemlidir. Hani bazen, şimdilerde de çok konuşulan pişmanlık yasasını değerlendiriyorlar; zindanlık bir insan, "pişman oldum, iyi bir insan olmaya azm ü cezm ü kast eyledim" deyince onu pişmanlık yasasına tabi kılıyorlar. Ahiretle alakalı mevzularda da böyle bir pişmanlık affa vesile olabilir; fakat insan elinden geldiği kadar hayatında kirli bir sayfa bulunmamasına dikkat etmelidir. Bunu umumi manada kullanıyorum, ne zihnî, ne ruhî ve ne de hissî bir kirlenmeye fırsat vermemelidir. Ferdin hayatında, yaşama hakkı en az olan şeyler hatalar ve günahlar olmalıdır. Kul, tabiatı gereği bazen sürçse ve düşse de hemen kalkıp doğrulmasını bilmeli, sürçme ve düşme sürelerini en aza indirmelidir. Kul kayıyorsa, bir inhiraf yaşıyorsa o mevzuda yapılması gerekli olan şey, hemen Allah'a yönelme, tevbe- inabe- evbe kulvarına girmedir. Kendisini affedebilecek bir Rabb'i olduğunu bilme, "yine düştüm, yine sütü devirdim, bir daha yaramazlık yaptım; ama pişmanım ve hacalet içindeyim" deme, içine düşülen kötü durumdan hemen uzaklaşmaya çalışma çok önemlidir.

Bu meseleyi çok tekrar etmemi garipsemeyin. Kendi akıbetim hakkında olduğu gibi, kardeşlerimin akıbeti hakkında da korkuyor, ürperiyor ve en hayatî mesele olan ebedî saadeti yakalama mevzuunda birbirimizi teyakkuza davet etmenin gereğine inanıyorum. -Hafizanallah- hiç kimsenin, mesela, birine bağırıp çağırırken, kin duyarken, kalben biraz kirlenmişken ölüme yürümesini arzu etmiyorum.

Belki Allah'ın hususi bir iltifatı vardır, O'nun yolunda başkalarından farklı gayret gösterenlere. Bediüzzaman hazretleri bu hususu Kur'an talebelerinin imanla kabre girecekleri şeklinde bişaretlendiriyor. Diyor ki, herkes birbiri hakkında duacı olduğundan dua külliyet kesbediyor.. Kur'an dairesindekiler sadece tek bir şahıs olarak dua etmiyor, milyonlar ağızlar şeklinde duaya duruyorlar. İhvanena, ehavatina...(kardeşlerimiz, bacılarımız..) deyince ne seviyede olursa olsun, işin tam altına girmişlerin yanında, Kur'an hizmetinin kenarından köşesinden, bir ucundan tutmuş, "sadece duayla bile olsa benim de payım bulunsun" diyen her insan o sözün içine girer.

Sen'den başka kapı mı var ki ona gideyim?

Hastalıklı halinde insan bunları daha derinden hissediyor. Hissetmeli de aslında. Paniğe, ölüm endişesine kapılacağına, -nasıl olsa yolculuk bir vak'a ve önü alınmıyor-, o daracık hayat koridorunu veya hendeğini atlarken o atlama işini çok iyi değerlendirmeli. Bütün benliği ile Allah'a bağlanmalı ve böylece öbür tarafta temiz bir yere düşmeli.

Keşke bizim gönlümüzü her an muhasebe duyguları kaplasa ve nefis muhasebesine dair sözler bizim vird-i zebanımız olsa. Kendi vicdanımızı söyletsek. "İşte kabrime girdim kefenime sarıldım. Teşyîciler beni bırakıp gittiler. Senin afv u rahmetini intizar ediyorum." deyip her an herkesin başına gelebilecek olan ölümü yaşıyor gibi olsak ve şöyle devam etsek: "Eğer kemal-i rahmetinle beni de kabul edersen, mağfiret edip rahmet edersen, zaten o Senin şanındandır. Çünkü Erhamurrâhiminsin. Eğer kabul etmezsen; Senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Sen'den başka Rab yok ki, dergâhına gidilsin. Sen'den başka hak Mâbud yoktur ki, ona iltica edilsin!..." Evet, günah ve hataların ötesinde Cenab-ı Hakk'ın rahmeti var, O dilerse çok küçük şeylerden dolayı da affeder. Hem Üstad'ın, hem İmam Gazalî'nin ve hem de Muhasibî'nin dediği gibi hayattayken insan korkuyla tir tir titremeli; ama çaresiz kaldığı ölüm anında ümide ve recaya sarılmalı ve "Ya Rab, benim hiç sermayem yok; sadece "Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah"la Sana geliyorum" demeli. Sekerat-ı mevtte recaya sığınmalı ve "Artık elimden bir şey gelmez; fakat Senin rahmetin melceimdir, rahmeten lilâlemîn olan Habîbin de şefaatçim." duygusunda olmalı. Ne var ki, o zorlu dakikalarda bu hali yakalayabilmek her şeyi yerli yerine koymaya ve temiz olup temiz kalmaya bağlıdır.

İnsan, iyilik yapma, iyi bir kul olma, her işi ihlasa bağlama hususunda katiyen kanaatkâr olmamalı.. kulluk hususunda hırsla, ölesiye daha iyiyi, daha güzeli talep etmeli. Başka türlü davranmak dûn himmetlik olur.

Üzerindeki lütufları, elde ettiği başarıları kendi kabiliyeti, istidadı ve becerilerine bağlayanlar manen terakki edemezler. İşleri Allah'a verince Cenab-ı Hakk ruhta bir inkişaf yaratır. Zannediyorum, herkes kendi hayatı açısından meseleyi değerlendirse bir tarafa çekilmiş, çağrılmış, hatta bir hayır yoluna zorla sürüklenmiş olduğunu görür. Çok samimi talebe olduğumuzu söyleyemeyiz. Bir Bediüzzaman Hazretleri gibi kendimizi yürekten bu işe verdiğimizi, hiç sönmeyen bir heyecanla, bütün mülahazaları kafamızdan atarak milletimize hizmet ettiğimizi söyleyemeyiz. Fakat böyle işin kenarından köşesinden tutuyorsak, uhrevî yanı itibariyle bu bile Cenab-ı Hakk'ın büyük bir lütfudur. Yoksa bütün bütün zayi olup gideriz. Kabiliyetimiz değil, istidadımız değil, O'nun lütfu sadece.

ÖZETLE

1- İnsan ahirete, hayırlı bir işle meşgulken yürümeli. Hayatın bazı anları nuranî geçmemiş, kirli dakikalar da yaşanmış olabilir; fakat, akıbet ve netice çok önemlidir.

2- Ferdin hayatında, yaşama hakkı en az olan şeyler hatalar ve günahlar olmalıdır. Kul, tabiatı gereği sürçse ve düşse de hemen kalkıp doğrulmasını bilmelidir.

3- İyilik yapma, iyi bir kul olma, her işi ihlasa bağlama hususunda katiyen kanaatkâr olmamalı, kulluk hususunda hırsla, ölesiye daha iyiyi, daha güzeli talep etmeliyiz.

14 Kasım 2008, Cuma
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3832
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #106 : 21 Kasım 2008, 12:13:30 12:13* »

Mü'min hayalinde bile imanın tadını duyar 


   
Cenab-ı Hak, kullarından istediklerini müphem, kapalı ve mücmel bırakmamış; neyi nasıl istiyor, nasıl ifa edilmesini murad buyuruyorsa onları kullarına götürebilecekleri şekilde tahmil etmiş, sonra da anlayabilecekleri bir dille onlardan bunu istemiştir.

Bundan dolayıdır ki, bizim buudlarımızın dışına çıkan evliya, asfiya, mukarrabin.. gibi ehlullah, bizim anladığımız mananın yanında Kur'an'ın bâtınî manasında daha bir derinleşiyor, ondan farklı işârî manalar çıkarıyorlar. Kâşâni ve İbn Arabi'nin tefsirlerine bakıldığında bizim tefsir ölçülerimizden farklı pek çok malumat görmek mümkündür.

Bu böyledir ama Kur'an-ı Kerim, çocuktan en yaşlı insana; bir cahilden en derin ilim adamına kadar bütün insanlığa objektif olarak onların anlayabileceği bir dilden sehl-i mümteni olarak hitap eder. Onun ifadesine bakan bir insan kendisinin de bu ifadeyi kullanabileceğini zanneder. Hâlbuki bütün seviyeleri gözetme keyfiyetiyle Kur'an ifadesi, beşer takatinin, idrakinin çok çok üzerindedir ve onun ifade tarzına denk ikinci bir ifade tarzı da yoktur. Okuma bilmeyen bir çoban bile onu duysa, İlahi kelam olduğunu anlayacak ve onu kendi seviyesinde en üstün ifade olarak kabul edecektir. Bunun yanında, vicdanı tefessüh etmemiş, kalbi ve kafası fünun-u müsbete ile dolu olan bir kişi Kur'an-ı Kerim'i okusa, "Bu, Allah kelamıdır." diyecek ve bel kırıp secdeye kapanacaktır. Hâsılı, İlahi kelama hangi seviyede müracaat edilirse edilsin herkes, kendisine bakar bir giriş noktası bulacak ve rahatlıkla alacağı şeyi ondan alacaktır.

Kur'an bize aslında neyi anlatır?

Herkesin kendi seviyesine göre istifade ettiği Kur'an, salih amel ile ne istediğini de açıkça anlatmıştır. Kur'an, Tin ve Asr sûrelerinde olduğu gibi bazı yerlerde salih ameli icmali (ayrıntısız) olarak anlatır. Allah, "Biz, insanı ahsen-i takvime mazhar olarak yarattık. (Su-i ihtiyarı ve iradesini kötüye kullanmasıyla da) onu baş aşağı esfel-i safiline ittik." dedikten sonra bazı insanları bunun dışında tutar ve, "Ancak gönülden iman edip salih amelleri yapanlar müstesna." buyurur. (Tin Suresi, 95/4-6) Asr Sûresi'nde ise: "Zamana yemin olsun ki, insan hüsrandadır. Ancak, iman edip makbul ve güzel işler yapanlar, bir de birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna." (Asr, 103/1-3) Görüldüğü gibi salih amel, bu ayetlerde icmal edilmiştir.

Bakara sûre-i celilesinin başında da "salihat (salih ameller)" yukarıdaki beyanlara göre bir derece daha tafsilatıyla anlatılır: "Kur'an-ı Kerim, müttâkiler için hidayet kaynağıdır. Muttakiler gayba iman eder, namazı dosdoğru yerine getirirler. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (nafaka seviyesinde, israf etmeden ve başa kakmadan) infak ederler." (Bakara, 2/1-4) demek suretiyle salihatın ruhunda mündemiç olan hakikatleri kısmen de olsa tafsil eder. Onun için şekil olarak Kur'an-ı Mucizü'l-Beyan'da, namaza, oruca, zekâta müteallik ne kadar ibadet varsa bütünü "salihat" sözcüğüyle ifade edilir.

Aynı şekilde salihatın menfi yönü, haram yememe, haram giymeme, harama bakmama, haram konuşmama.. gibi ne kadar yasaklanan şey varsa bunlar da terk edilmeleri zaviyesinde ibadet sayılırlar. Biz de müspet amelleri yaptığımız ve menfilerini de terk ettiğimiz zaman salihler güruhuna girmiş oluruz. Hatta nikâh, talak, alışverişe kadar bütün muamelatta dine uygun hareket ettiğimiz nispette salihat işlemiş sayılırız. Bu da şekil olarak tafsilidir ve baştan aşağıya kadar Kur'an-ı Kerim hep bunları anlatır.

İnsanın, imanını iz'an haline getirmesi, iman ettiği şeyleri aksine ihtimal vermeyecek şekilde kalbinde güçlendirmesi hatta bunların aksini rüyasında dahi hatırına getirmemesi, imanda matlup olan keyfiyettir. Evet, mü'min, inandığı şeylerin aksi mevzuunda yanlış kanaat verecek ne kadar şüphe ve tereddüt hâsıl edici şey varsa, bütün bunların kökünü kazımaya çalışmalı, hatta hayallerinde bile imanın tadını duyacak, salihatı da bu iman havası içinde eda edecek kıvam peşinde olmalıdır.

ÖZETLE

1- Cenab-ı Hak, kullarının neyi, nasıl ifa etmelerini murad buyuruyorsa, kullarına götürebilecekleri şekilde tahmil etmiş ve onlardan bunu istemiştir.

2- Kur'an-ı Kerim, çocuktan büyüğe, alimden cahile, bütün insanlığa objektif olarak onların anlayabileceği bir dilden sehl-i mümteni olarak hitap eder.

3- İnsanın, iman ettiği şeyleri kalbinde güçlendirmesi hatta bunların aksini rüyasında dahi hatırına getirmemesi, imanda matlup olan keyfiyettir.

21 Kasım 2008, Cuma
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3832
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #107 : 28 Kasım 2008, 12:18:33 12:18* »

"Ahirette sizin adınıza bir şey yapamam"     
Mü'minin, yapıp ettiklerini hemen her gün gözden geçirip hayırlı faaliyetlerini ve güzelliklerini şükürle karşılaması; hata ve günahlarını da istiğfarla gidermeye çalışması ve her zaman muhâsebe duygusuyla dopdolu yaşaması gerekir.

Bazen "insanın kendiyle yüzleşmesi", bazen "nefsin sorgulanması" ve bazen de "nefis muhâsebesi" olarak isimlendirdiğimiz bu amel, insanın arzularını, hırslarını ve davranışlarını denetlemesi, doğru veya yanlışlarını vicdanının süzgecinden geçirip bir değerlendirmede bulunması şeklinde gerçekleşir.

Bir hadis-i şerifte Efendimiz (aleyhi ekmelü't-tehayâ) en büyük mahkemede hesaba çekilmeden önce daha dünyadayken nefsi sık sık sorgulamayı akıllılık ve mü'minlik emaresi olarak zikretmiştir. Hazreti Ömer Efendimiz de Allah Resûlü'nden işittiği bu hakikati farklı bir üslupla seslendirerek şöyle buyurmuştur: "Ahirette hesaba çekilmeden evvel kendinizi hesaba çekin. Ötede amelleriniz tartılmadan önce onları burada kendiniz tartın. En büyük arz ve mahkeme için şimdiden gerekli hazırlıklarınızı yapın. Bilin ki, o gün huzura alındığınızda size ait hiçbir şey gizli kalmayacak ve bütün sırlarınız bir bir sayılıp dökülecektir."

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) derin bir muhasebe insanıdır. Ümmeti için en güzel örnek olan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), "Bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız." yani "yataklara girip yatamaz, ağzınıza koyduğunuz lokmayı yutamaz ve bir yudum su içemezdiniz." buyurmuş ve bir sahabinin yorumu çerçevesinde: "Keşke kesilip biçilen bir ağaç olsaydım." gibi düşüncelerle sorumluluğun ağırlığını çevrelerine duyurmaya çalışmışlardır.

Hayırla yad edilmek için..

İki Cihan Güneşi (sallallâhu aleyhi ve sellem), şahsi hayatının her ânını, muhasebe duygu ve düşüncesine bağlı yaşamıştır. O, insanlığa yapacağı ihtarlarını da ilk defa kendisine en yakın olanlarda ortaya koymuş ve başkalarına diyeceğini onları muhatap alarak seslendirmiştir. Nitekim bir gün en uzak daireden başlayıp, en yakın daireye kadar, bütün yakınlarını çağırmıştı. Yemekli olan bu toplantıda akrabalarına, "Ey Kâ'b b. Mürreoğulları, Ey Abdimenâfoğulları, Ey Abdülmuttaliboğulları!" diyerek ayrı ayrı seslenmiş ve "Nefsinizi Allah'tan satın almaya bakın; zira ben, ahirette sizin adınıza bir şey yapamam!" buyurarak herkesin kendinden sorumlu tutulacağını hatırlatmıştı. Burada muhasebeye davet edilip uyarılanlar sadece adı geçen kişiler değil, onların şahsında bütün insanlıktır.

Evet, "Her nefis, kazandığına karşılık bir rehindir." (Müddessir, 74/38) ayet-i celilesinde ifade edildiği üzere her insanın nefsi tıpkı rehin bir mal gibi ipotek altındadır. Kişi, çalışıp kazanacak, kazandığı şeyleri Allah yolunda sarfedecek ve bu şekilde nefsini ipotek olmaktan kurtaracaktır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) işte bu noktadan hareketle, kendisine en uzak kabile ve oymaktan başlayıp, sözü en yakınlarına doğru çekerek şöyle buyurmuştur: "Ey Allah Resûlü'nün halası Safiyye! (Sen de nefsini Allah'tan satın almaya bak; zira) ahirette senin adına da bir şey yapamam!"

Safiyye ki, Hazreti Hamza'nın kız kardeşi, Allah Resûlü'nün "Havarim" diyerek övdüğü Hazreti Zübeyr'in annesi, zalim Haccac'a karşı Kabe'yi müdafaa ederken, asılmak suretiyle şehid edilen Abdullah b. Zübeyr'in babaannesi ve bütün bunlardan öte, İnsanlığın İftihar Tablosu'nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) öz halasıdır. Bunlara rağmen, İki Cihan Serveri, ona da nefsini Allah'tan satın almasını söylüyor ve Allah nezdinde onun adına da bir şey yapamayacağını bildiriyor. Dahası O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendi kızı, ciğerparesi ve peygamberlik günlerinin gönül meyvelerinden Fatıma validemize bile "Ey Muhammed'in kızı Fatıma! (Sen de nefsini Allah'tan satın al; zira) ahirette senin adına da bir şey yapamam." buyurarak sorumluluğun şahsiliğine dikkat çekiyor ve herkesi dikkatli yaşamaya çağırıyordu.

İşte İslam, böylesine büyük bir mesuliyet ve vazife şuuruyla gelmiş, herkesin yapması gereken vecibeleri hatırlatmış ve ehl-i kitabın kuruntularına kapılmamayı emretmiştir.

ÖZETLE

1 - Derin bir muhasebe insanı olan İki Cihan Güneşi (sallallâhu aleyhi ve sellem), şahsi hayatının her ânını, bu duygu ve düşünceye bağlı kalarak yaşamıştır.

2 - Her insanın nefsi tıpkı rehin bir mal gibi ipotek altındadır. Çalışıp kazanarak nefsini ipotek altında olmaktan kurtarmak insanın elindedir.

3 - Erkek ya da kadın her mü'min, imkân buldukları herkese aynı hakikatları anlatmalı ve ölüm soluklayan ruhlara yeniden dirilişin yollarını göstermelidir.

28 Kasım 2008, Cuma
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
*
Mesaj Sayısı: 182
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #108 : 28 Kasım 2008, 19:17:19 19:17* »







...GÜLEN'i güller anlatır en güzel emeğinize sağlık kardeşim...
Kayıtlı

Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3832
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #109 : 12 Aralık 2008, 14:19:07 14:19* »

Vesvese hassas insanlarda olur    


Vesvese, tereddüt, kafa karışıklığı, itikatta ve amelde işin özüne aykırı mülahazaların hayale, tasavvura musallat olması demektir. Bu bazen itikatta ve ibadette olduğu gibi bazen de insanın aile hayatıyla alakalı meselelerde olabilir.

Vesvesenin en tehlikelisi, akideyle alakalı olanıdır. Evet, inanılması gereken şeyler hakkında bazen kalbe bir kısım is-pas ve sis-duman gelebilir. Şayet insan, bunların ne mana ifade ettiklerini bilmezse zarar edebilir. Ama bunları, tıpkı içinde yağmur ve kar taşımayan boş bulutlar gibi görür ve uğrayıp gideceklerini düşünürse, ona ciddi zararı olmaz. O bakımdan vesvesenin iki yönü vardır: Birincisi, vesvesenin mahiyeti ve ona karşı davranışlarımız. İkincisi de vesvesenin insana niçin musallat olduğu meselesidir.

Vesvese bir yönüyle özellikle de hassas ve asabi ruhlarda onların ömürlerinin sonlarına kadar terakkilerine medar olabilecek bir zemberek mahiyetindedir. Saati çalıştıran zemberek gibi, vesvese de onları daima hüşyar (uyanık) tutar; sağdan, soldan, önden, arkadan.. yani bütün cihetlerden gelebilecek tehlikelere karşı insanı müteyakkız kılar.

Vesvesesiz insan, bazen kendini her şeye hâkim gibi görebilir ve akıbetinden emin gibi davranabilir. Ama vesveseli insan, karşısında dessas şeytanın, zalim ve gaddar bir nefis ve hevanın bulunduğunu düşünerek, her an nöbet bekleyen bir asker gibi uyanık durur. Bu yönüyle vesvese, insanda bir bakıma şeytanın vazifesini yapar ve Allah'a (cc) sığınma duygusunu tetikler.

Ayrıca insanda, ilhamı ve vahyi alabilecek, duyabilecek "mahbit-i ilham-ı ilahî"ye mukabil bir de şeytandan gelen şeyleri alabilecek "lümme-i şeytaniye" vardır. Bunlardan birincisi Din-i Mübin-i İslam'ın ruhuna uygun, insana ışık tutucu mahiyette ilhamlar, sünuhat, tulûat ve bütün bunların üstünde vahiy ve vahyin çeşitleri; diğeri ise insanı baştan çıkaracak, onun hayatını katıp karıştıracak şeytan vesveseleridir. Vesvese, lümme-i şeytaniyede, şeytanın müdahalesinin ve nefsi işlettirmesinin neticesinde meydana gelir.

Şeytanın müdahalesi sonucu olan vesvese, esasen insanı dikkatli ve uyanık tutar. Binaenaleyh insan, kendisi hakkında zararlı hale getirmediği müddetçe vesvesenin faydası olduğu da söylenebilir. Ancak bazen bir kısım asabi ruhlar, vesveseyi zararlı hale getirebilirler. Böyle bir insan, ümitsizliğe düşer, şeytanın ara sıra içine attığı vesveseler karşısında, "Artık ben mahvoldum." diyebilir ki işte böyle biri mağlubiyeti baştan kabullenmiş demektir. Ama karşı koyma güç ve iradesini, daha sonra da emniyetini kendinde hissettiği anda, ne cin ve şeytan, ne de vesvese ona zarar verebilir.

Yerinde sayan insana çok vesvese gelmez

Vesvese, daha çok iman mevzuunda terakki eden mü'minlerde olur. Yerinde sayan insanlara o, çok az musallat olur. İç âlemlerinde yükselen kimseler, yolun bazı noktalarında vesveseye maruz kalabilir, vesvese veren şeytanlarla yüz yüze gelebilir, onların manyetik alanlarında dürtülerinin tesirine girebilir.

Bazı kimseler, ruhun semalarına doğru yükselirken şeytan, onlara her menzilde tuzak kurar ve bekler. Hatta insanın ruhi terakkisi sayılan "seyr-i sülukte" her menzile girildikçe bazen şeytanın manyetik alanına da girilmiş olur. Şeytanın manyetik alanına girince de insanın kalbinde -tıpkı bulutun altına giren kimsenin, güneşin ışıklarıyla irtibatı kesildiği gibi- Allah ile münasebetin kopuşu söz konusu olabilir. Haddizatında bu hal gelip geçicidir, yağmursuz bir bulutun çekip gittiği gibi o da çekip gidecektir.

Müterakki olmayan kimselerde az görülen vesvese, Sahabe-i Kiram'da çok olurdu. Bir keresinde Sahabiler, Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselam)'e gelip, "Bazılarımızın aklından bir kısım vesveseler geçiyor ki, normalde bunu söylemenin günah ve küfür olacağına inanıyoruz." diye sıkıntılarını bildirdiler. Allah Resûlü, "Gerçekten de bunları duyuyor musunuz?" diye onlara sordu. Onların, "Evet" cevabı üzerine de Efendimiz, "İşte bu imanın kuvvetindendir." buyurdular. (Müslim, İman 209; Ebu Davut, Edeb 118) Buna şöyle de bakılabilir; şeytanın arkasından tıpış tıpış gidene şeytan niye vesvese versin ki? Kim doğru istikamette gidiyorsa, o onunla meşgul olur ve onu baştan çıkarmaya çalışır.

Hadis-i şeriflerde anlatılan hususlar kadar emniyet telkin etmese bile, menkıbelerde anlatılan bir hadise vardır ki bu hususu aydınlatma adına anlatılabilir: Bu tür hadiselerin, aslından ziyade faslına bakmak lazımdır, diyerek nakledelim: Rahatına düşkün birisi rüyada şeytanı görür. Şeytan elinde pek çok iple bir tarafa doğru gitmektedir. "Nereye gidiyorsun?" diye sorar. "Mescitte bir kısım âbid ve zâhitler var. Bu gem ve ipleri başlarına geçirip onları iğfal edeceğim." cevabını verir. Bunun üzerine adama sorar: "Benim ipim hangisi? Şeytan: "Sen böyle yaşamaya devam ettiğine göre senin için ipe gerek yok; sen zaten rahat rahat arkamdan geliyorsun." diye cevaplar. Evet, şeytan ısrarla kendini ibadete vermiş müterakki kimseler için vesvese peşinde koşar. Bu bir menkıbedir ama bize önemli bir hususu anlatmaktadır.

Vesvese, daha ziyade hassas ve asabi ruhlara musallat olur demiştik. Evet, işte bu bakımdan kendisine vesvese gelmeyen herkes baş aşağı gitmediği gibi, her vesveseye maruz kalan da muhakkak müterakki ve yükseliyor demek değildir. Ancak durum ekseriya böyle cereyan etmektedir.

ÖZETLE

1- Vesvesenin en tehlikelisi, akideyle alakalı olanıdır. İnanılması gereken şeyler hakkında bazen kalbe is-pas ve sis-duman gelebilir. İnsan, bunların ne mana ifade ettiklerini bilmezse zarar edebilir.

2- Vesveseli insan, karşısında dessas şeytanın, zalim ve gaddar bir nefsin bulunduğunu düşünerek, her an nöbetteki bir asker gibi uyanık durur. Bu yönüyle vesvese, Allah'a (cc) sığınma duygusunu tetikler.
12 Aralık 2008, Cuma
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
*
Mesaj Sayısı: 3838
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #110 : 12 Aralık 2008, 14:29:55 14:29* »

hırsız nasıl boş eve girmezse şeytanda imanen boş bir insana vesvese vermez yazıda dendiği gibi..

bir de bazen abdest alınırken bazı insanlarda devemlı olarak bazı uzuvlarını yıkamadakları abdestlerinin tam olmadığı vesevesesi geliyor..öyle insanlar tanıyorum ki normal günlük abdest alırken artık psikolojıleri bzulmuş bu yüzden devamlı emin olmadıkları için ellerini yüzlerini vs..yıkıyorlar..bu insanlara ne tavsiye etmek gerek..?

vesveseye aldırmadan abdestlı olduklarını mı düşünmeliler..?

Kayıtlı

Katip !!! Arzuhalim yaz yare ..!
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3832
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #111 : 19 Aralık 2008, 12:31:54 12:31* »

Vesveseden kurtulmanın çaresi     


Geçen hafta ana hatlarıyla vesvese konusu üzerinde durmuştuk. Bu hafta da vesveseden nasıl kurtulabileceğimiz hususuna temas etmek istiyoruz. Vesveseden kurtulmanın en önemli çaresi Bediüzzaman Hazretlerinin de dediği gibi vesvese üzerinde çok durmamaktır.

Herkes hayatının değişik dönemlerinde vesveseye maruz kalabilir. Kendi adıma, benim maruz kaldığıma kimsenin maruz kaldığını zannetmiyorum. Vesvese üzerinde her durduğumda o hayal gibi büyür ve adeta bir heyula halini alırdı. Aksine vesvese hayal gibi olduğundan onu küçük gördükçe küçülür, büyük gördükçe de büyür. Üzerinde hassasiyetle durursanız, söküp atamayacağınız bir maraz haline gelir; üzerinde durmaz, yağmur taşımayan bulutlar gibi uğrayıp geçeceğini düşünür ve "Benden bir şey koparamazsın." derseniz o da çeker, gider. O bakımdan vesveseden kurtulmanın çaresi, üzerinde durmamak ve onu ciddi bir dert, bir problem olarak görmemektir. Vesveseyi bir derttir diye kabullenirseniz, zamanla mağlup olabilirsiniz. Vesvese sizin için bir hasımdır. Onu küçük görmek lazımdır. Eğer vesveseye karşı fikren "Allah'ın tevfikiyle altından vurur, üstünden çıkarım." derseniz rahatlıkla onun üstesinden gelebilirsiniz.

İkinci çare de, vesvesenin kalbe ait ciddi bir maraz ve dert olmadığını düşünmektir. Aksine o, kalbi rahatsız ve tedirgin eden bir marazdır ama kalbe ait bir maraz değildir. Belki kalbe yakın belli bir noktaya şeytan tarafından atılan okların ifadesidir. Binaenaleyh insan, iradesi ve ihtiyarıyla vesveseye maruz kalmadığı için mesul olmaz. Çünkü insanın iradesini aşkın ona musallat olan bir hastalık, hakiki hastalık değildir. Suç da sayılmaz. O, insanın iradesini aşan bir hadisedir.

İşte bundan dolayı kâfirin küfrü vesvese değildir. Mesela, Allah'ı inkâr adına kalemi eline alıp yazı yazan biri, bu işin hesabı ve planı içinde olduğundan onunki vesvese değildir. Onunki, "küfr-i inâdîdir." Öyle ise o, yaptığı şeyden mesul olur. Mü'mine gelince o yakışıksız tahayyüllerden mesul olmaz. Çünkü işin içinde onun iradesi yoktur. Şeytan varsın istediği kadar vesvese versin. Sonunda bir şey koparamayacağını anlayınca vazgeçip gidecektir.

Şeytan, insanın kalbine çok farklı şekil ve miktarda dürtülerde bulunabilir. Mesela, -ben o vesveseyi bin hicab içinde söylüyorum- insanlık adına iftihar ettiğimiz Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında insî cinnî şeytanlar, O'nun çok kadınla evlenmesini bir vesvese olarak ortaya atabilir. Bundan kurtulmanın iki çaresi vardır. Evvela, Resûl-i Ekrem 53 yaşına kadar bir kadınla yaşamış, bundan sonra vefatına kadar, 8-9 sene diğerlerini almıştır. Çoğu yaşlı olan bu kadınlarla belki kadın-erkek münasebeti bile olmamıştır. Demek ki Resûl-i Ekrem katiyen kadınlarla beşeri garizelerinden dolayı evlenmemiştir. Kaldı ki, ahirette ona eş olmak için kendisini teklif eden kadınlar bile olmuştu. Mescidde bu şekilde bir vak'a aynıyle cereyan etmişti. Ancak Efendimiz ona iltifat buyurmamışlardı. Evet, Resûl-i Ekrem'in bu mevzuda katiyen bir zaafı yoktu. Bu şekildeki bir izah, işin akli ve mantıki yönüyle alakalıdır.

İkincisi, Kâinatın Efendisi'nin, kâinata neşrettiği nura bakmak lazımdır. Öyle bir insan ki, akidede, amelde, iktisatta, içtimai hayatta ve siyasi hayatta o denli ciddi bir dalgalanma meydana getirmiştir ki, O'ndan sonra olan bütün gelişmeler, bir bulut gibi gelip geçici olmalarına rağmen O'nun getirdikleri hâlâ yepyenidir.

Vesvesenin sebebi manevi gıda eksikliği mi?

Keza Cenab-ı Hakk'ın Zâtı, sıfatları, esması hakkında da insanın aklına bir şey gelebilir. -Hâşâ- Allah'a insani vasıflar nisbet etme vesvesesi gibi... İnsan, böyle bir vesveseye maruz kaldığında hemen Allah'ın eşi, ortağı, menendi olmadığını düşünmelidir; çünkü bunlar insanlarda çoğalmak için bir kısım ihtiyaçların ve zaafların ifadesidir. İnsan, kâinatta Allah'ın tasarrufuna bakarak O'na acz ve zaaf isnat etmekten uzaklaşmalıdır. Zira bu türlü şeyleri Allah'a isnat etmek katiyen akli ve mantıki değildir.

Bunun gibi ibadete de vesvese musallat olabilir. Mesela, abdestte bazı yerlerin kuru kalıp kalmadığı şeklinde sık karşılaşılan bir vesvese vardır. Şayet bu durum, sık sık tekrar ediyorsa, burada yapılacak şey "Abdestim hak mezheplerden birine göre olmuştur." deyip artık üzerinde çok fazla durmamaktır.

Vesvesenin, manevi gıda eksikliğinden mi kaynaklandığı soruluyor. Tabii ki bu da bir sebep olabilir. Bunun yanı sıra çok müterakki (kulluk yolunda yüksek mertebelere çıkmış) insanlarda da vesvese olabilir. O bakımdan manevi gıdasızlık, tam bir sebep değildir vesveseye. Bazen fazla gıda alanlarda da vesvese olabilir. Bunun için Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), "Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz; Allah, sizi helak eder ve yerinize günah işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfirete erecek kimseler yaratırdı." (Müslim, Tevbe 9; Tirmizi, Da'avat 105) buyururlar. Zira bazen insan kendini günahsız sanmakla gurura düşüp aldanabilir. Bu da insanın farkına varamayacağı ledünnî bir hastalıktır. Bu ledünnî hastalık daha tehlikeli olduğundan insanın, kendi nefsini levmedeceği, kınayacağı, beğenmeyeceği yola kendisini sevk edecek bir kısım vesileler bulması lazımdır. O da, küçük bir iki zelleyle insanın bilerek veya bilmeyerek sürçmüş veya düşmüş olması gibi şeyler olabilir. Bu durumda insan, kendini beğenme hastalığına da düşmemiş olur.

ÖZETLE

1- Herkes değişik dönemlerde vesveseye maruz kalabilir. Ondan kurtulmanın yolu ise üzerinde çok durmamaktır.

2- Vesvese sizin için bir hasımdır. Onu küçük görerek "Allah'ın tevfikiyle altından vurur üstünden çıkarım." derseniz rahatlıkla onun üstesinden gelebilirsiniz.

3- Mü'min, yakışıksız tahayyüllerden mesul olmaz. Çünkü işin içinde onun iradesi yoktur. Şeytan varsın istediği kadar vesvese versin. Sonunda bir şey koparamayacağını anlayınca vazgeçip gidecektir.
19 Aralık 2008, Cuma
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3832
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #112 : 26 Aralık 2008, 12:37:36 12:37* »

Soğuk ve tipi önce zirveleri vurur 
   


Olumlu ve müspet davranışların, temsil mevkiinde bulunan insanlar tarafından ortaya konulması, o işin müessiriyeti açısından çok önemlidir.

Yani bir insan namazı anlatıyorsa öyle bir namaz kılmalı ki, dışarıdan ona bakanlar, "Bu zatın hiçbir şeyi olmasa, sadece şu namazı onun hak çizgide olduğunu gösterir" demelidirler. Tabii o, namazını öyle kılması gerektiği için öyle kılacak, öyle desinler diye değil. Öyle ki onu böyle bir namazda görenler tam inanmasalar da onun bu namazının büyüsüyle inanmalıdırlar. Evet, temsilde hep önde yürümek gerekir.

İnsanlar için "üsve-i hasene" olan Nebiler Serveri, başına gelen türlü türlü bela ve musibetlere karşı takındığı tavırında, tebliğinin yanında temsilde de en iyi ve kusursuz bir örnekti. Mesela bir defasında O, (sallallahu aleyhi ve sellem) istirahata çekildiği bir gece, sabaha kadar dönüp durmuş ama bir türlü uyuyamamıştı. Evet, sağına-soluna dönüyor ve adeta ızdıraptan iki büklüm oluyordu. Sabah olunca hanımı O'na (aleyhi ekmeli't tehaya) sordu: "Ya Resûlallah, bu gece rahatsız mıydınız? Çok ızdırap çektiniz." Allah Resûlü'nün cevabı şu oldu: "Yatağımı hazırlarken, yere düşmüş bir hurma buldum. Onu ağzıma koydum. Fakat sonra aklıma geldi ki, bizim evde bazen sadaka ve zekât hurmaları da bulunuyor. Ya bu hurma, onlardan idiyse! İşte sabaha kadar bunu düşündüm, bunun ızdırabıyla sağa sola dönüp durdum ve bir türlü gözüme uyku girmedi." (Müsned, 2/193)

Sadaka ve zekât O'na haramdı. Ancak bu hurma, kendine ait hediye hurmalardan da olabilirdi. Hatta bu ihtimal, diğer ihtimalden daha kuvvetliydi. Çünkü O'nun hanesinde, sadaka veya zekât malları katiyen gecelemezdi, geldiği gibi dağıtılırdı. Şimdi şüphenin böyle en küçüğüne karşı bu ölçüde hassas davranan ve hayatını hep bu hassasiyet içinde sürdüren birinin, kesin haram olan bir işe yanaşması mümkün müdür? O, en küçük şüpheli bir şeyle dahi ruh dünyasını kirletmeme mevzuunda fevkalâde hassastı. Evet, herhangi biri Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) sadece cömertliğine, infak mevzuundaki hassasiyetine ve dünya karşısındaki tavrına baksa kendi kendine: "Bu Zat'ın hiçbir şeyi alınmasa bile şu tavrı ve duruşu alınabilir." diyecektir.

Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) haccını ve orucunu da bu çerçevede ele alıp aynı değerlendirmeyi yapmak mümkündür. Mesela oruç konusunda kendileri visal yapıyor, fakat başka birisi visal yapmaya kalkınca ona dayanamayacağını söylüyordu. Ve O, kendine has konsantrasyonu ile o durumu atlatıyor ve Allah'ın kendisini yedirip içirdiğinden bahsediyordu. Yeme ve içme orucu bozsa da aslında Efendimiz o câzibedâr güzelliklerin engin iklimi içinde cismaniyete ve bedene ait şeyleri adeta duymaz hale geliyordu. Ve Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu bir ibadet neşvesi içinde yaşıyordu. İşte bütün bunlar Allah'ın (celle celaluhu) her şeyin en mükemmelini ortaya koymada O'nu örnek yarattığını göstermektedir. Evet, Allah (celle celaluhu), ölüm gelip çatıncaya kadar O'nun sürekli kullukta bulunmasını istiyordu ve öyle de oldu.

"Maşallah keyfi yerinde" denmesin diye..

Nebiler Serveri'nin temsil gücü ve duruşu, başına gelen bela ve musibetlerde de en bariz bir şekilde kendini gösterirdi. Evet, Allah Resûlü çok defa belaların en büyüğüne maruz kalıyordu, kalıyordu zira bu ilahi ahlâk ve ilahi âdetin bir neticesiydi. O (sallallahu aleyhi ve sellem): "Eşeddünnâsi belâen el-enbiya sümme'l-emsel fe'l-emsel - İnsanların belaya en çok düçar olanları, nebîler (bazı rivayetlerde nebilerden sonra salihler, bazı zayıf rivayetlerde ise nebilerden sonra evliya denmektedir) daha sonra da derecesine göre başkaları gelir." (Tirmizi, Zühd, 56; Darimî, Rikak, 67) buyurarak işte bu hakikati dile getirir. Bu demektir ki, insan ne kadar zirvede ise o kadar çok musibete maruz kalır. Soğuk, kar, fırtına ve tipi ilk defa zirveleri tuttuğu gibi, sıkıntı ve ızdıraplar da en başta zirve insanları vurur. Eğer bela bir yerden kalkmamaya karar vermişse, bu zirve insanların karar kıldığı yerden kalkmaz ve dolayısıyla bu başı yüce kâmetlerin bir yanında sürekli kış yaşanır durur. Zirveye yakın olanlar ise değişik mevsimlerde hem o kardan hem doludan hem de dumandan nasiplerini alırlar. Önce konuyu böyle anlamak gerekir; gerekir, zira bu ilahi bir âdettir. Çünkü öyle olmasa, önlerindeki temsil konumunda bulunan bu zatlara gözünü dikip bakan kimselerin, "Maşaallah keyfi yerinde" gibi sözler söylemeleri de ihtimal dâhilindedir.

Aynı zamanda bu insanlar, bela ve musibetlere maruz kalmasalar, insanları kıvrandıran bir kısım bela ve musibetler karşısında onların nasıl bir tavır almaları lazım geldiği hususunda okunan bir kitap, taklid edilen bir rehber ve kendisine uyulan bir önder olamazlar. Uyulan bir önder, taklid edilen bir insan, bela ve musibetler karşısında okunan bir kitap olabilmek için evvela bu sıkıntıların onlara gelmesi çok önemlidir.. Evet, bu gibi olumsuz hususlar peygamberler ve peygamberlik sona erdikten sonra Hak dostu, peygamber vârisi büyük insanlar için de söz konusudur; zira onlar da rehber konumundadırlar. Adeta belalar bu insanların başlarına sağanak sağanak yağar; hatta yağmadığı zamanlarda bu rehberler hemen bir kordon kopukluğu olduğu paniğine kapılıp Rabb'ileriyle alışverişlerinin kesildiğini zannederler. Fuzûlî ne güzel söyler:

Ya Rab belâ-i aşk ile kıl âşinâ beni,

Bir dem belâ-i aşktan etme cüdâ beni.

Gerçi Allah'tan bela istenmez, aksine afv ve âfiyet istenir. Ne var ki o büyük insanlar bütün bütün terk edilmişliği, cismânî ve hayvânî yaşayışa terk edilmişlik içinde görürler. Sanki Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Hz. Aişe validemiz gibi kimseler belalara o ölçüde maruz kalmışlardır ki adeta o musibetler onların hayatlarının bir yanı haline gelmiştir. Ayrıca bu mevzuda rehberlik etmeleri için onların belalara katlanmada özel olarak hazırlandıklarını söylemek de mümkündür.

ÖZETLE

1-Olumlu ve müspet davranışların, temsil mevkiinde bulunan insanlar tarafından ortaya konulması, o işin müessiriyeti açısından çok önemlidir.

2-İnsan ne kadar zirvede ise o kadar çok musibete maruz kalır. Soğuk, kar ve tipi ilk defa zirveleri tuttuğu gibi, sıkıntı ve ızdıraplar da en başta zirve insanları vurur.

3-Zirve insanlar, imtihanlara maruz kalmasalar, bela ve musibetler karşısında nasıl bir tavır alınması gerektiği hususunda başkalarına örnek olamazlar.

26 Aralık 2008, Cuma
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3832
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #113 : 02 Ocak 2009, 11:02:06 11:02* »

Başka koruyanın olmamalı Ben sana yeterim     


Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) çok hassas ve duyarlı bir ruha sahip idi. Çevresine bakınca insanların bakışlarından onların içlerini okur; bakışlara göre insanları ve onların duygularını hisseder, olumsuz şeyleri sineye çekerdi.

 
Zaten bu kadar hassas ve duyarlı olmasa idi onun için semâ âlemlerine kapı aralanması da mümkün olmazdı. O (sallallahu aleyhi ve sellem), fizik ile metafiziği birden duyan ve yaşayan bir ruha sahip olmakla beraber yarım adım atarak hemen öbür âleme geçebilecek derecede bir enginliğe sahipti. Bir yetimin ağlamasıyla ızdırap duyar, hatta bazen hıçkıra hıçkıra ağladığı da olurdu. Tabii mukavemet gereken yerde de mukavemetini gösterirdi. Üstad Bediüzzaman hazretlerinin de ifade ettiği gibi, zıt sıfatları nefsinde cem etmesi O'nun (sallallahu aleyhi ve sellem) engin bir yanı ve peygamberliğinin de deliliydi.

Gelin şimdi bu ölçüde yüksek bir duyarlılığa sahip olan o nebinin hayatının akışını gözden geçirmeye çalışalım: O hassas ruh (aleyhi ekmelü't-tehaya), çocuk yaşta iken yetimlik yaşamış, iki-üç yaşında iken annesinin kocasız dul bir kadın olduğunu derin derin içinde hissetmiştir. Hayatı boyunca da bu hisleri hep ruhunda duymuştur. Daha sonraki hayatı da uzun süre bir dedenin evinde geçmiştir. Bütün âlemin babası vardır, ama O (sallallahu aleyhi ve sellem) babasını daha doğmadan kaybetmiştir. Hayatı dört -veya daha kuvvetli rivayete göre altı- yaşına kadar böyle geçmiştir. Tam anasını idrak edip sıcaklığını ve okşamalarını duyacağı an o da ötelere göç etmiştir. Sekiz-on yaşına girince annesi gibi dedesi de O'nu bağrına basıp "evladım" deyince Allah, onu da huzuruna almıştır. Aslına bakılırsa bunların her bireri kendi çapında çok büyük değişik birer imtihandır. Bi'set-i seniyyenin 8. senesinde -ki bu seneye senetü'l-hüzn veya âmu'l-hüzn denmiştir- Cenab-ı Hak, Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) iki dayanağı sayılan Hz. Hatice'yi ve Ebû Talib'i de almıştır.

Bunların hepsi derinlemesine düşünüldüğünde her birinin ayrı dalga boyunda büyük birer imtihan ve ibtilâ olduğu anlaşılacaktır. Adeta Nebiler Serveri iç içe imtihanlar ve ibtilâlar yaşamıştır. Öyle ki sebepler açısından hiçbir hâmisi kalmamış ve sanki Cenab-ı Hak O'na fiilen: "Senin başka hâmin olmamalı. Ben sana yeterim. Sen sürekli "Hasbunallahü ve ni'me'l-vekil- Allah bize yeter, O ne güzel yardımcıdır." diyecek, sana inananları da arkana alacak ve onlara örnek olacaksın. Veyahut da "Hasbiyallâhu- Allah bana yeter" diyecek, tek başına bana dayanacak ve bana itimat edecek ve ruhunda sürekli bana teslimiyeti, tefvizi ve sikayı en âlî derecede yaşayacaksın." demektedir. Bu duyguyu bazen başkaları da ruhlarında derinlemesine hissetmiştir. Ahireti özleyip oraya gitme arzusu içlerinde tutuşunca bu hislerini mantıklarıyla baskı altına almış, ahirete tatlı tatlı yürümeye niyet etmişken geriye durmuş, şahsi kaderlerine razı olmuşlardır.

Hassasiyeti O'nun için büyük ızdırap vesilesiydi

Son olarak Allah Resûlü'nün hayat-ı seniyeleriyle alakalı bir hususu daha arz etmek istiyorum. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), arkadaşlarına öyle alışıktı ki, vefat-ı seniyelerine bir hafta kala başını kaldırıp ashabına bakmış, sonra tekrar başka tarafa çevirmiş ve ağlamaya başlamıştı. Daha sonra da bu hareketini tekrarlamıştı. Çevresiyle bile bu kadar alakadar olan ve onlara karşı derin bir alaka duyan bir insanın ne derin bir hassasiyete, ne engin bir duyarlılığa sahip olduğu her türlü açıklamadan vârestedir. Fazla söz zait, konuyu sizin idraklerinize havale ediyorum.

O (sallallahu aleyhi ve sellem) bu duyarlılık içinde oladursun bir gün etrafına gelip giden insanların ciddi tehdit altında olduklarını ve yanına rahat bir şekilde sokulamadıklarını görüyor; görüşmeler sağda solda hep kaçamak gerçekleşiyor. Bu durumda O (sallallahu aleyhi ve sellem), üç-beş kişilik meclisler teşkil edip onlarla yetiniyordu. O zamanlar hiç olmazsa eve döndüğünde de derdini dinleyecek ve kendiyle manevi alışveriş yapacağı, ufkuna göre bir zevcesi vardı. Ne var ki Allah (celle celaluhu), onu da elinden alınca sekiz-on (veya on-on beş) yaşlarındaki yetim çocukları ile baş başa kaldı. Bu arada onların en büyükleri olan Zeynep ve Rukiye kocaya gitmiş de olabilir. Valideleri vefat edince bütün dayanakları ve destekleri gitmiş oluyordu. Bunun ne derece zor bir hadise olduğunu ancak böyle bir durumu kendimiz bizzat yaşayarak anlayabiliriz. Dışarıda O'nu tehdit eden bir şiddete mukabil, alışık olduğu evde yalnızlığın O'na (sallallahu aleyhi ve sellem) verdiği ızdırabın derinliğini de varın siz kıyas edin. İşte Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bu ölçekte sıkıntılara maruz idi.

Allah O'na bu tür imtihanları tattırıyor ve daha ağırlarına hazırlıyordu. Evet, O (sallallahu aleyhi ve sellem) daha hayatta iken çocuklarının ölümlerini görecekti. Zira O, arkadan gelen insanlara her hususta bir rehberdi. O'nun yolundakiler de aynı şeyleri çekeceklerdi. Ancak, bu kadar imtihana karşılık Efendimiz, hiçbir zaman feryad ü figan etmemişti. Bu gibi hadiselerin o ölçüde hassas bir ruhta nasıl tesir icra ettiğini ve sinesinde nasıl duyulduğunu Allah Resûlü'nün hassasiyeti içinde aramak ve anlamak lazımdır.

ÖZETLE:

1) Efendimiz çevresine bakınca insanların bakışlarından onların içlerini okur; bakışlara göre insanları ve onların duygularını hisseder, olumsuz şeyleri sineye çekerdi.

2) Allah Resulü, fizik ile metafiziği birden duyan ve yaşayan bir ruha ve yarım adım atarak hemen öbür âleme geçebilecek derecede bir enginliğe sahipti.

3) Efendimiz, hayatta iken çocuklarının ölümlerini görecekti. Zira O, arkadan gelen insanlara her hususta bir rehberdi. O'nun yolundakiler de aynı şeyleri çekeceklerdi.

02 Ocak 2009, Cuma
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
*
Mesaj Sayısı: 1362
Çevrimdışı Çevrimdışı
'Önümden çekilirsen İstanbul görünecek.'
« Yanıtla #114 : 09 Ocak 2009, 14:30:19 14:30* »

Her karesi imtihanla dolu bir hayat    
Allah Resûlü'nün (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke'ye karşı olan alakası ve irtibatı da bizim herhangi birimizin kendi vatanına karşı olan irtibatından çok farklıdır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisinin Mekke'deki konumunun idrakinde olduğu gibi Sidretü'l-müntehâ'nın izdüşümü ve yerin göbeği olan Kâbe ile aynı memeden süt emmenin ve bununla beslenmenin de şuurundaydı.

 

İşte bu derin alakaya rağmen kendisi için adeta ikinci bir eş olan Kâbe'den ayrılmak zorunda kalmıştı. O (sallallahu aleyhi ve sellem) hicretle, sadece yurdunu ve yuvasını değil her gün Cenab-ı Hakk'ın cemâlinin tecellîgâhı olan mübarek bir yeri bırakıp gitme durumundaydı. Bunun yanında O, Medine-i Münevvere'ye gittiğinde de on altı veya on sekiz ay Kâbe'ye doğru namaz kılamamıştı. Hadis-i şeriflerin umumu birden mütalaa edilince görülür ki, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) göz ucuyla hep oraya doğru hareketlenir ve bir nigâh-ı âşina ile "Kâbe'ye döndürülür müyüm?" şeklinde bir beklenti içine girerdi. Bunun üzerine Kur'an O'na (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle diyecekti: "Elbette ilahî buyruğu bekleyerek yüzünün semada aranıp durduğunu görüyoruz. (Artık müsterih ol, işte) memnun olacağın kıbleye seni yöneltiyoruz. Haydi, şimdi yüzünü Mescid-i Harâm'a doğru çevir! Siz de ey müminler, nerede olursanız olunuz yüzünüzü oraya doğru çevirin!" (Bakara Sûresi, 2/144) Nebiler Serveri hicret esnasında Mekke'den ayrılırken bu duygularla dopdolu ve derin hislerle: "Eğer beni çıkarmasalardı senden çıkmazdım. Ey Kâbe! Allah şâhid ki seni çok seviyorum." demişti. Böylece Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) yurttan yuvadan edilmenin yanı sıra Kâbe gibi bir mekândan edilmenin ızdırabını da sinesine basmıştı; basmıştı zira O (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisinden sonra yurdundan ve yuvasından edilenlere örnekti. Bu itibarla denebilir ki "Efendimiz'in hayatının hiçbir karesi imtihansız geçmemiştir."

Yine bir keresinde Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir yere gelip oturmuş ve bir dinsizin su-i kastına maruz kalmıştı. Bugün bazı medyada olduğu gibi, Efendimiz döneminde de hemen her gün bir kısım densiz, sürekli komplo peşinden koşar ve sürekli yargısız infazda bulunurlardı. O dönemde Nebiler Serveri'ne belki on defa suikast tertip edilmişti. Bazen Efendimiz'in başına taşlar atılmış bazen kılıçlarla üzerine gidilmişti. Bu tür olaylar öyle bir hal almıştı ki o büyük güven insanı (sallallahu aleyhi ve sellem), Medine'de bir gün yalnız olarak hücre-i saadetlerinde yatarken, içinden, "Keşke birisi gelse, başımda beklese de biraz uyuyabilsem." şeklinde bir düşünceye dalmıştı. O öyle düşünürken Sa'd b. Ebî Vakkas, kılıcını kuşanmış olarak oraya gelmiş ve Efendimiz'in kim olduğunu sorması üzerine kendini tanıtmış ve "Allah'ın Resûlü rahat uyusun, size bir şey olmasın diye kapınızda bekleyeyim mülahazasıyla geldim." demişti.

Hayâdan buram buram terlerdi

İşin doğrusu Efendimiz'in hayatının hemen her bölümünde değişik imtihanlara dair kareler görmemiz mümkündür. Cenab-ı Hak Medine'de de O'nu korkuyla imtihan etmiştir. "Biz mutlaka sizi biraz korku ile biraz açlık ile yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz. Sen sabredenleri müjdele!" (Bakara Sûresi, 2/155) ayetiyle buna işaret edilmektedir. Evet, O Rehber-i Küll (sallallahu aleyhi ve sellem) Bedir Savaşı münasebetiyle pek çok Ashabını kaybetmişti. Yani her şeye o derece katlanan Nebiler Serveri, arkasına aldığı ve belirli bir kerteye kadar beraber hareket ettiği Ashabı ile de imtihan olmuştu.

Evet, O (sallallahu aleyhi ve sellem) başına gelen sıkıntılarla imtihan olduğu gibi başlarına gelmesi muhtemel musibetlerin ağırlığını da her an ruhunda derin derin hisseden bir vicdandı. Mesela Efendimiz'e yakın olan insanlardan bazıları Bedir'de harp başlayacağı esnada şöyle diyebilmişlerdi: "Biz bir kervanı takip etmek ve Mekkelilerin elimizden aldığı mallarımızı istirdad etmek için bu yola çıkmıştık. Bizim harp mülâhazamız yoktu." Böyle bir söz sarf etmemiş olsalardı dahi ona böyle bir ihtimalin ne kadar ağır olduğu/olacağı ortadadır. Bu meseleyi, kendimizi başkasının yerine koyarak değil de O'na inanarak, O'nun için yurdunu yuvasını terk etmiş veya evini başkalarına açmış kimseleri düşündüğümüzde, O'na inanmış bazı insanların bunu veya benzerini söyleme ihtimalinin Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) için ne büyük bir imtihan olduğu anlaşılacaktır.

Rehber-i Küll, Mukteda-yı Ekmel ve Ekrem olan Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), musibetlere dayanma mevzuunda da bizim için bir numune teşkil ettiğini bu şekilde hayatıyla göstermiş oluyordu. Ayrıca O (sallallahu aleyhi ve sellem), örtüsü arkasında evlenmek bilmeyen bir genç kızın hayâsı içindeydi ve bir kadının yüzüne bakınca sıkıntıdan buram buram ter dökerdi. Bundandır ki, dinin teşrîî emirlerini başkalarına anlatırken ezvâc-ı tâhirâttan olan annelerimiz bazı konuları başkalarına izah etme lüzumunu duyarlardı. Efendimiz'in vazifesi tavzîh idi ama örtüsüne bürünmüş bir azrâ gibi o kadar hayâ ederdi ki teşrî' makamında olmasına rağmen anlatılması gereken hususları tavzih ederken terlerdi. Efendimiz bu iffetiyle ve mâsiyete karşı dayanıp dişini sıkma hususiyetiyle de ümmetine en güzel bir örnek teşkil ediyordu.

Netice itibarı ile diyebiliriz ki, bütün hayatıyla bizim için muktedâ-yı küll ve rehber-i ekber olan Efendimiz vasıtasıyla Allah'ın bize ihsan ettiği en güzel ve en mükemmel husus, O'na iktidâ ve ittiba hususudur. Rabb'imizin bizi O'na iktidâyla şerefyab etmesi ümidiyle...

ÖZETLE

1- Efendimiz, içindeki derin alakaya rağmen Kâbe'den ayrılarak sadece yurdunu ve yuvasını değil, Cenab-ı Hakk'ın cemâlinin tecellîgâhı olan mübarek bir yeri de bırakıp gitmiştir.

2- Efendimiz'in hayatının hemen her bölümünde değişik imtihanlara dair kareler görülür. O başına gelebilecek musibetleri ve bunların ağırlığını da her an ruhunda derinden hissederdi.

3- Efendimiz'in vazifesi tebliğ idi ama örtüsüne bürünmüş bir azrâ gibi o kadar hayâlıydı ki anlatacaklarını tavzih ederken terlerdi. O, iffetiyle de ümmetine güzel bir örnek teşkil ediyordu.

Not: Bu metinler Muhterem Hocamız'ın 70'li yıllarda cami cemaatinin sorularına verdikleri cevaplardan derlenmiştir.
Kayıtlı

' Bu kitapta anlatılan olayların hepsi gerçektir,
fakat hiçbiri henüz cereyan etmemiştir... '
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3832
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #115 : 16 Ocak 2009, 12:24:41 12:24* »

Evlilik,evcilik oyunu degildir     

Aile, bir çocuk yapma fabrikası değildir; o, toplumun en hayâtî bir parçası ve milletin de ilk nüvesidir. Dolayısıyla da o, ne bir kuluçka makinesi, ne de cismânî arzuların tatmin vasıtasıdır. O, kutsal bir müessesedir. Kutsiyetin en belirgin çizgisi de nikâhtır.

Belli prensipler çerçevesinde, meşrû bir akitle çiftlerin bir araya gelmesine nikâh denir ki; bu hedefi, gayesi belli bir anlaşmadır. Allah, nikâh prensipleri içinde olmayan bir araya gelmelere "sifah" ve "zina" nazarıyla bakar.

Din, "nikâh" adı altında böyle bir meşrû birleşmeyi iyi bir milletin temeli, rüknü, esası kabul eder. Ancak, meşrû birleşmeler bile bir gayeye bağlıdırlar. Maksatsız, gayesiz, gelişigüzel evlilikler meşrû sınırları zorlayacağından, bir Müslüman bu konuda oldukça hassastır. Evet, izdivaçtaki hedef, Allah'ı hoşnut ve Resûlullah'ı memnun edecek bir neslin yetiştirilmesi olmalıdır.

Hedefi ve gayesi olmayan izdivaçlar, niyetsiz ameller gibi bereketsizdirler. Gaye olmayınca bazen dinine-diyanetine bakılmadan hiç tanınmayan birisiyle sırf boyuna posuna bakılarak evliliğe benzeyen bir araya gelmeler uhrevî derinliğinin olmaması yanında çok defa imtizaçsızlıklar ve geçimsizliklerle sonuçlanır.

"Gayeli izdivaç", enine-boyuna düşünülerek, hissin yanında aklî-mantıkî olan izdivaçtır. Ve evlenmede "maksat" düşünülerek hareket edildiğinden ailede huzur vardır. Neticesi düşünülmeden ve bir gaye gözetilmeden yapılan evliliklerin neticesinde ise değişik sıkıntılar söz konusudur. Böyle bir yuvada, aile fertleri sürekli huzursuzluk yaşarlar.

Din, bir taraftan evlenmeyi meşrû kılıp onu teşvik ederken diğer taraftan da meseleyi gaye ile sınırlandırmaktadır. Zaten insanın her işinde ve davranışında bir gaye olmalıdır ki, teşebbüs ve atılımlarında da kararlı olabilsin ve o hedefe ulaşmaya çalışsın. Şayet o bir gaye gözetmiyorsa, mesaisini de tanzim edemez ve hiçbir zaman hedefe ulaşamaz.

Herkes mutlaka evlenmeli midir?

Din, izdivaç konusuna, tahminlerin üstünde önem verir. Buna paralel olarak İslâm fıkıhçıları da nikâhı mühim bir mesele olarak ele almış, konuyla alâkalı ciltlerle kitap yazmış ve hassasiyetle üzerinde durmuşlardır. İzdivaç veya nikâh meselesini farz, vacip, sünnet, haram, mekruh kategorilerinde mütalâa etmiş ve biraz da şahısların özel durumuna bağlamışlardır. Bu, şu demektir: Herkes gelişigüzel evlenemez; bir seviyeye gelen insan evlenme mecburiyetinde; hatta bazı kimselerin evlenmesi vacip iken; bir başka vaziyetten ötürü bir diğerinin evlenmesi mekruhtur.

Binaenaleyh, bunları hiç hesaba katmadan, sadece cismânî durumu nazar-ı itibara alarak izdivaç yapan bir insanın, ileride cemiyete yararlı bir aile veya bir çocuk kazandıracağı da şüphelidir.

İslâm hukukçularından Hanefiler ve Malikiler, bu konuda birbirlerine yakın sayılırlar; aradaki farklı düşünceler teferruata aittir. Bu büyük İslâm hukukçularının tespitleri ile arz edecek olursak, nikâhla alâkalı, ana hatlarıyla aşağıdaki gibi bir tasnif ortaya çıkar.

1) Farz olan evlilik

Zinaya düşme ve haram irtikâp etme tehlikesi karşısında bulunan bir kimse, mihir ödeme gücüne ve ailesini geçindirecek kadar nafaka temin etme imkânına sahipse; hatta bazılarına göre oruç da tutamıyorsa onun evlenmesi farzdır.

Yani harama düşmemek için evlenmek esastır ve haramla yüz yüze gelen birinin başvuracağı tek çare evlenme olmalıdır. Gayr-i tabiî yollarla izdivaçtan kaçmak, tabiatla savaştır ve böyle bir savaşa kalkışanın yenik düşmesi de kaçınılmazdır.

2) Vacip olan evlilik

Şayet evlendiği takdirde mihir ödeme ve aileyi geçindirme gücüne sahip, haram irtikabı söz konusu değil ama sırf bir "endişe" olarak bahis mevzuu ise onun evlenmesi de vaciptir. Bu tevcih de yine bazı fakihlere aittir, umumun görüşü ve içtihadı değildir.

3) Sünnet olan evlilik

Herhangi bir tehlike söz konusu değil, evlenmeye de arzu ve rağbet varsa, kısaca böyle birinin evlenmesi de sünnettir.

4) Haram olan evlilik

Evlenmekle haram irtikap edecek; evini geçindirebilmek için gayr-i meşrû kazanç yollarına girecek, irtikap, ihtilas, rüşvet.. gibi muharremâtı irtikap edecekse, bu insanın evlenmesi de haram ya da en azından mekruhtur. Eşine zulmedecek kadar dengesiz biri için de aynı mütalâayı serdedenler vardır.

5) Mekruh olan evlilik

Bazılarına göre harama girme, cevir ve zulümde bulunma kat'î değil de ihtimal dâhilinde ise bu durumdaki birinin evlenmesi de mekruhtur.

6) Mubah olan evlilik

Helâlinden kazanan, zinaya düşme ihtimali bulunmayan, mihir verecek güce ve nafakaya da gücü yeten temkinli ve tedbirli birinin izdivacı da memduh veya mubahtır. Böyle birisi ister evlenir isterse evlenmez.

Bu hususlarla, izdivaçta dinin nasıl bir kısım gayeler takip ettiğini, evlenmenin basit, hissî bir mesele olmadığını göstermeye çalıştık. Şayet bu önemli iş, mantıkî, hissî boşluklara sebebiyet vermeyecek şekilde sağlam esaslara bağlanmazsa, mahkeme kapıları, dul ve sahipsiz kadınlar, ortada kalmış çocuklar bu işin kaçınılmaz sonucu olacaktır. Din, bütün bunların önüne ta baştan bir set koyarak, neticesi bu türlü olumsuzluklara müncer olan bir izdivacı haram, mekruh gibi kategorilerle zabt u rabt altına alır; his ağırlıklı bir meselede akıl, mantık ve muhakeme yolunu öne çıkarır.

Bizim burada, vurgulamak istediğimiz husus, evlenmenin çok ciddî bir müessese olduğu, onunla toplumun en önemli unsuru olan ailenin teşekkül ettirildiğinin vurgulanmasıdır. Bu itibarla evlilik düşünülürken ferdin cismâniyetiyle alâkalı alelâde bir durum olarak değil; bütün bir toplumun, hatta topyekün bir milletin saadetini alâkadar eden dinî, millî ve âlemşümûl bir mesele olarak düşünülmelidir. Bu konuda ferdin bedenî ve nefsânî durumunu alâkadar eden hususa gelince, bu sadece gâye-i uzmâ'nın husule gelebilmesi için Allah (cc) tarafından insana lütfedilmiş bir prim ve bir bahşiştir. Tabir caizse, bu bir avans olarak değerlendirilmeli ve insanlık neslinin bekası, millî istikbâlimizi bayraklaştıracak yüksek karakterli fertlerin yetiştirilmesi gibi mühim hizmetin peşin mükafâtı olarak görülmelidir.

ÖZETLE

1-) Aile, bir çocuk yapma fabrikası değildir; o, toplumun en hayâtî bir parçası ve milletin de ilk nüvesidir. Dolayısıyla da o, ne bir kuluçka makinesi ne de cismânî arzuların tatmin vasıtasıdır.

2-) Evlilikte cismaniyetle alakalı hususa gelince; bu, o büyük gayenin husule gelebilmesi için Allah tarafından insana lütfedilmiş bir prim ve bahşiştir.

3-) Gayesiz evlilikler meşrû sınırları zorlayacağından bir Müslüman bu konuda oldukça hassastır. İzdivaçtaki hedef, Allah'ı hoşnut ve Resûlullah'ı memnun edecek bir neslin yetiştirilmesi olmalıdır.
16 Ocak 2009, Cuma
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3832
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #116 : 23 Ocak 2009, 11:06:57 11:06* »

İnsan neden evlenmelidir?     


Evliliğe teşebbüs edecek kimsenin düşüneceği ilk husus, kendi duygu ve düşüncesine uygun bir eş araştırmaktır. Şimdilerde pek çok genç bu hayâtî işi sırf hisleriyle değerlendirmekte ve sokakta, çarşıda, pazarda tanıştığı biriyle hemen yuva kurmaya çalışmaktadır.

"Nedir, ne değildir, evlenme ve yuva kurma mantığı nasıldır?.." gibi mülâhazalar göz ardı edilerek gerçekleştirilen izdivaçların bir felâket getireceği açıktır. Oysaki kendileri dışında konuya daha farklı bir gözle bakan, daha başka hesap ve kıstaslarla değerlendiren kimselerin reylerine, görüşlerine müracaat edilebilirdi ve yararlı da olurdu.

Bazen böyle hissî bir mülâhaza ile gerçekleştirilen bir evlilik, cennet köşesi telâkki edilen yuvayı bir cehennem çukuruna çevirebilir. Bildiğimiz, tanıdığımız nice insan vardır ki bunların dinî salâbeti, aşkı, heyecanı bizce müsellemdir ama, bu mevzudaki münasebetsizlikten ya da bir hesapsızlıktan bütün hâne halkı derin bir bunalım içindedirler ve âdeta kaos yaşamaktadırlar.

Böyle bir ailede, çekişme ve sürtüşmelerin ardı arkası kesilmez. Erkek dinini yaşamak ister, kadın rahatsız olur. Bunun aksi de her zaman söz konusudur. Dolayısıyla da böyle bir ailede kadın ve erkek hiçbir zaman vahdet teşkil edemezler, yuvayı paylaşamazlar, aksine hep farklı kutuplar gibi yaşarlar.

Bu çarpışma ve boğuşmada çocuklar bazen bir tarafa bağlanır, bazen de bu iki cephe arasında hissiz, duygusuz; cemiyete ve aileye düşman hâle gelirler. Binaenaleyh, erkek veya kadın izdivaca adım atarken, bu konuyu çok iyi düşünmeli, gerekirse tecrübe sahipleriyle istişare etmeli ve tercih sebeplerini çok iyi belirlemelidirler.

Eş seçiminde dinî hassasiyet, en önemli tercih sebebidir. Çünkü aile hayatı, sadece dünyaya ait bir hayat değildir; o evlâtlarla, torunlarla devam eden ve ahirette de sürecek olan bir hayattır. Bu itibarla, müstakbel eşin dinî düşüncesine, ameline, özellikle de akîdesine mutlaka dikkat edilmelidir. Bu tespitlerimiz elbette ki dindarlar ve dinin kanunlarını, kıstaslarını kabul edenler içindir. Şunu bir kere daha belirtmeliyim ki, izdivaç, dünyevî-uhrevî mutluluğun çok önemli bir dayanağıdır; böyle ciddî bir konuda yanlış yapan her iki dünyasını da karartmış olur.

İyi evlat yetiştirme evliliğin en önemli gayelerindendir

Anne ve baba, iyi evlât yetiştirme konusunda mutlaka mutabakat sağlamalıdırlar. Çocuk yetiştirme kabiliyet ve istidatı olmayan, olsa da sorumluluk yüklenmeyen bir anne ve onların hiçbir problemiyle meşgul olmayan bir babanın vesayetindeki çocuklar anne ve babaları olsa da yetimdirler.

Allah'ın, şefkat, merhamet, incelik ve hassasiyetle donattığı, donatıp çocuklarını yetiştirme konusunu tabiatının bir derinliği haline getirdiği anne, ruhundaki bu potansiyeli mutlaka onları hakikî insanlığa yükseltme istikametinde kullanmalıdır. Zaten o fıtratı itibarıyla bir muallime, bir mürebbiye ve bir mürşidedir. Onun en önemli vazifesi çocuğunu yetiştirme olmalıdır. 'Allah, anne ile çocuğunun arasını ayıranı kıyamet gününde sevdiklerinden ayırır.' hadisi de annenin çocuk terbiyesindeki müstesna rolünü gayet net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Anne, donanımının gereğini yerine getirirken baba da hilkat ve konumunun icabı daima temkinli, dirayetli, kiyasetli ve dikkatli olması gerekmektedir. O siyasetle, memuriyetle, ticaretle, ziraatle vb. işlerle meşgul olur ve biraz da tabiatının gereği ailedeki ayrı bir boşluğu doldurur. Evet o, gücü, mukavemeti ve farklı yapısıyla ayrı işlere namzettir. Zaten kadimden beri o hep hususî bir sorumluluğun insanı olagelmiştir. Ormandan ağaç kesmeden alın da, saban sürmeye; arpa, buğday ekip biçmeden inşaatlardaki ya da fabrikalardaki bütün ağır işlere kadar her şey ona bağlı devam ede gelmiştir. Böyle ağır işlere, bedeniyle, iradesiyle mukavemet edebilecek erkek bence yerini korumalı, kadın işleriyle kadınlaşmamalı ve kadını da takatini aşkın ağır işlerle uğraştırmamalıdır.

Ayrıca erkek, bir mukavemet âbidesidir ama, bir şefkat kahramanı değildir. Şefkat, annenin en önemli derinliğidir; o, dokuz ay karnında gezdirir çocuğunu. Dünyaya getirir yüz zahmetiyle, bakar büyütür bin meşakkatiyle. Gece inlediği zaman hemen kalkıp imdadına koşar.. ağladığında da bağrına basar. Tabiatından kaynaklanan bir iştiyak ve insiyakla onu yaşatmak için yaşar. İşte bir tarafta kadın diğer tarafta da erkek, teşkil ettikleri aile vahdetiyle cennet saraylarını hatırlatan öyle bir yuva kurarlar ki bu yuvanın çehresinde öteleri temâşâ edebilirler.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, anne-baba, hisli, şuurlu, vatanına milletine, dinine sımsıkı bağlı bir neslin yetişmesi için gerekli olan her şeyi yapmalıdır.

ÖZETLE

1-)Evliliğe teşebbüs edecek kimsenin düşüneceği ilk husus, kendi duygu ve düşüncesine uygun bir eş araştırmaktır. Şimdilerde pek çok genç bu hayâtî işi sırf hisleriyle değerlendirmektedir.

2-)Eş seçiminde dinî hassasiyet, en önemli tercih sebebidir. Çünkü aile hayatı, sadece dünyaya ait bir hayat değildir; o evlâtlarla, torunlarla devam eden ve ahirette de sürecek olan bir hayattır.

3-)Çocuk yetiştirme hususunda sorumluluk yüklenmeyen bir anne ve onların hiçbir problemiyle meşgul olmayan bir babanın vesayetindeki çocuklar anne ve babaları olsa da yetimdirler.

23 Ocak 2009, Cuma
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3832
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #117 : 30 Ocak 2009, 11:19:51 11:19* »

Anne-babanın her hali çocuğa tesir eder
   


Hevesler, keyifler, ihtiraslar, kıskançlıklar üzerine bina edilen hedefsiz bir yuva istikbal vadetmeyeceği gibi millet bünyesinde de potansiyel bir olumsuzluk unsuru olarak kalacaktır. Böyle bir yuva ihtimal; sürekli sokak serserisi yetiştirecektir. Zira o kurulurken yümün ve bereket getireceği hesap ve plânıyla kurulmamıştır.

Ailenin bu şekilde kurulması mevzuu benimsendikten sonra mükemmel nesiller elde etme konusundaki prensipler de bir şey ifade edecektir. Ama meselenin temelinde bir bozukluk varsa, daha sonraki mualecelerin tesiri de o nisbette azalacaktır. Temelinde yümün ve bereket olan bir ailede; yani mazbut kadın, mazbut erkek, müslim kadın, müslim erkek; mümin kadın, mümin erkek; sorumluluklarını yerine getiren kadın ve erkeğin bir araya geldiği bir yuvada her şey yerli yerindedir ve bu yuva cennet köşelerinden bir köşedir. Zannediyorum böyle bir çatı altında meydana gelen o yavruların cıvıl cıvıl bağırıp çağırmaları dahi Allah nezdinde meleğin tesbihi gibi mukaddestir ve dua mesabesindedir.

Kur'ân-ı Kerim, mesut bir toplumu, kadınıyla erkeğiyle ele alırken konuyu şöyle resmeder: "Müslüman erkekler, Müslüman kadınlar; mümin erkekler, mümin kadınlar; taate devam eden erkekler, taate devam eden kadınlar; doğru (sözlü) erkekler, doğru (sözlü) kadınlar; sabreden erkekler, sabreden kadınlar; mütevazı erkekler, mütevazı kadınlar; sadaka veren erkekler, sadaka veren kadınlar; oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar; ırzlarını koruyan erkekler, (ırzlarını) koruyan kadınlar; Allah'ı çok zikreden erkekler, zikreden kadınlar var ya; işte Allah, bunlar için hem bir mağfiret hem de büyük bir mükâfât hazırlamıştır." (Ahzab Sûresi, 33/35)

Bu erkek ve kadınlar, milletin en küçük hücresi olan ailede mümin ve müslim olarak bir araya gelmiş, Allah'a güvenmiş, gönülden O'na yönelmiş ve Allah maiyyetine ermiş, ibadet ü taat içinde hayatlarını geçirmektedirler.

Evet sözlerinde, davranışlarında sadık olan erkekler, sadık olan kadınların ne ağızlarından çıkan sözler davranışlarını yalanlamakta, ne de davranışları ağızlarından çıkan sözlerine ters düşmektedir. Öyle ki onların teşkil ettiği yuvanın içinde hilâf-ı vâki hiçbir şeye rastlanmaz. O evde her şey doğru, olduğu gibi görünmektedir. Dolayısıyla da bir insan, endam aynasının karşısında kendisine çekidüzen verdiği gibi, çocuk da bu evdeki sıdk (doğruluk) tabloları karşısında hep kendisine çekidüzen verecek, hilâf-ı vâki herhangi bir beyana ve ters sayılabilecek herhangi bir davranışa şahit olmayacaktır. O evde meydana gelen her şey doğrudur. Çünkü o evde sâdık ve sâdıkalar vardır.

Dünya ve ahirette mesut olanlar

Sabreden kadınlar, sabreden erkekler, ibadet ü taatin ağırlığına, başlarına gelen musibetlerin amansızlığına karşı dişlerini sıkıp dayananlar, günahlar karşısında kararlı davranıp iffetlerini koruyanlar, masiyete girmeyi cehenneme girmeye eş kabul edenler kullandıkları hâl diliyle, bütün çevrelerinin yanında, çocuklar üzerinde dahi öyle müessir olacaklardır ki, zannediyorum dilleriyle anlatacakları her şey böyle bir beyanın yanında sönük kalacaktır.

İçleri Allah'a karşı saygıyla dolup taşan, her zaman haşyetle tir tir titreyen, ciddî bir hayatın ve müthiş bir âkıbetin kendilerini beklediği düşüncesiyle mükellefiyetlerini en iyi şekilde yaşamaya çalışan, hayatlarının her lâhzasında yolun sonuna erip de, "ahirete gel" davetini bekleyen haşyet ve saygının tüllendiği böyle bir evde çocuğun göreceği şey de hep ciddiyet, vakâr, hassasiyet ve titizlik olacaktır. Böyle bir ailede çocuklar, yüzlerde yumuşak bir endişe ve onu takip eden bir tatlılık, Allah ululuğunun mehâbeti ve cennet ümidinin yüzlerde hâsıl ettiği neşeyi iç içe görecek; rahat fakat temkinli; mutlu ama ufuklu; zevk u sefa içinde fakat istikbalin insanları olarak neş'et edeceklerdir.

Bir evde iyiliğe açık, sadaka veren erkek ve sadaka veren kadın bulunmalıdır; bulunmalıdır ki, çocuklarında cömertlik ruhu gelişebilsin. Evet, önce biz cömert olmalıyız ki onlar da olsunlar. Fakir, şöyle bir hadiseye şahit olmuştum: Sürekli kadın, efendisinden, efendi de hanımından gizli sadaka veriyordu. Karşı karşıya geldikleri zaman birbirlerine ne diyor, nasıl düşünüyorlardı bilemem!? Ama bir şey varsa o da bunlardan biri mütesaddık (sadaka veren erkek), öbürü de mütesaddıka (sadaka veren kadın) idi. Bu ailede neş'et edecek çocuklar mütesaddık ve mütesaddıka olmaya namzet idiler.

Bütün bu sıfatlarının yanında bu insanlar, ırz ve namuslarını koruma, iffetlerine toz kondurmama konusunda da fevkalâde hassastırlar. Yaşarlarsa dinleri, namusları için yaşarlar. İşte dünya ve ahirette mesut olanlar da bunlardır.

ÖZETLE

1-)Hevesler, keyifler ve ihtiraslar üzerine bina edilen bir yuva istikbal vadetmeyeceği gibi millet bünyesinde de potansiyel bir olumsuzluk unsuru olarak kalacaktır.

2-)Bir evde iyiliğe açık, sadaka veren erkek ve sadaka veren kadın bulunmalıdır; bulunmalıdır ki, çocuklarında cömertlik ruhu gelişebilsin.

3-)Cennet misal bir çatı altında meydana gelen yavruların cıvıl cıvıl bağırıp çağırmaları dahi Allah nezdinde meleğin tesbihi gibi mukaddestir ve dua mesabesindedir.

30 Ocak 2009, Cuma
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
Moderatör
*
Mesaj Sayısı: 3832
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #118 : 06 Şubat 2009, 11:18:48 11:18* »

Elbisenin ipi bile haramdan olmamalı 
   



Şurası çok iyi bilinmelidir ki, bizim irade ve davranışlarımız hesaba katılmadan hiçbir takdir söz konusu değildir. Bizim nasıl hareket edeceğimiz, nasıl adım atacağımız, bu adımların neleri tevlit edeceği Yüce Yaratıcı tarafından bilinmiş ve iradelerimiz de hesaba katılarak her şey ona göre programlanmıştır.

Evet, her şey daha tohumun atıldığı andan itibaren başlar. O yumurta iken şaki veya saidse, bunda haram bir lokmanın, anne-babanın fücûrunun tesiri küçümsenemez. Eğri bir teşebbüsten doğru sonuç elde etmek muhal olmasa da çok zordur. Mümkün değildir demiyoruz; zira Ebu Cehil'den dahi İkrime gibi birisi meydana geldiğine göre, yaşantısı çok menfi olan ailelerden bile bazen inançlı insanlar çıkabilir.

Ayrıca 'Sizi bir tek candan (Âdem'den) halk eden, ondan da yanında huzura eresiniz diye eşini (Havva'yı) yaratan O'dur. (Âdem) Eşi ile (birleşince) o hafif bir yük yükleniverdi (hamile kaldı). Onu bir müddet taşıyıp da hamileliği ağırlaşınca, Allah'a: Andolsun bize (salih) kusursuz bir çocuk verirsen, sana ziyadesiyle şükrederiz, diye dua ettiler.' (A'raf, 7/189) âyeti bir yandan doğum öncesi anne-babanın bir kısım arzu ve isteklerinin olabileceğini ortaya koyarken diğer yandan da onların Allah'a (cc) teveccüh edip salih evlât istemeleri gerektiğine işaret ediyor.

Lokmanın helâl olması

Anne-babanın vazifelerinden biri de kendi rızıklarına dikkat etmeleri gerektiği gibi çocuklarına da hoş ve helâl bir rızık yedirmeleridir. Bir kimsenin başkasına haram yedirmeye hakkı yoktur. Bu itibarla, bakım ve görümüyle sorumlu bulunduğumuz çocuklarımıza ve diğer aile fertlerine helal nesnelerden yedirme mecburiyetindeyiz. Zaman değişse, asır başkalaşsa herkes gayr-i meşrû yollarda bulunsa da biz yediremeyiz. Aslında, yanlış yollarla elde ettiğimiz kazanç da, o kazançla beslenen çocuklarımız da, cehennem zakkumu gibi bir gün mutlaka bizim başımızı ağrıtır, belki de kan kusturur.

Daha önceki vazifelerimizi yapmış isek dünyaya gelen, her yeni misafirin belli ölçüde şekavetlere kapalı bir said (saadete namzet) olduğunu bekleyebiliriz. Ama yediğimiz, içtiğimiz haram, giydiğimiz haram ve hayatımız haramlarla iç içe ise, çocuğun saadet ihtimalini yok etmişiz demektir.

Evet, haram yiyor, haram içiyor, haramla besleniyorsak, ruh dünyamızı şeytana açık tutuyor sayılırız. "Şeytan insanın damarlarında kanın hareketiyle hareket eder." fehvasınca o, insanın kan damarlarında dolaşır. Alyuvarlarına, akyuvarlarına biner. Dolayısıyla nesle de nesebe de şerârelerini bulaştırır.

Bu açıdan ta baştan itibaren, çocuğun bakımı-görümü, yiyeceği, içeceği, giyeceği her şey dinin meşrû kıldığı daire içinde kalınarak yerine getirilmeli, haram yedirilmemeli, haram içirilmemeli ve haram giydirilmemelidir.

Onun için bir elbisenin ipliğinin bile haram ve şüpheli olmamasına dikkat etmeli, bilmeyerek olanından da Allah'a (cc) sığınmalıyız ve gönlümüz her zaman tir tir titremelidir. Kat'iyen bilmeliyiz ki, ektiğimiz her tohum ya zakkum olup başkalarını zehirleyecek ya da kökü yerin derinliklerinde, dalları semaları tutan mübarek bir ağaç gibi meyveleriyle, gölgesiyle, dallarıyla, yapraklarıyla insanlığa, hatta daha başkalarına nesiller boyu hizmet edecek; insanın mutluluğuna ve yeryüzünün imarına katkıda bulunacaktır.

İsmini güzel koymak gerekir

Allah Resûlü'nün tavsiyeleri çerçevesinde, çocuğa, sevimli, mânâsı düzgün iyi bir isim koymak, anne-babanın ilk vazifelerinden biridir. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) isim koymaya özel önem vermişlerdir, "Peygamberlerin isimleri ile isimleniniz. Ayrıca Aziz ve Yüce olan Allah nezdinde isimlerin en sevimlisi Abdullah ve Abdurrahman'dır. İsimlerin en doğrusu Hâris (kâr getiren, ahireti kazanan) ve Hümâm (himmetli, azimli)'dır. En çirkini de Harp (şiddet) ve Mürre (cimrilik, acı) isimleridir." buyurmuş ve aynı zamanda "Âsiye" (isyan eden) gibi düşmanlık ifade eden isimleri iptal etmiş yerine "Cemile" (güzel) ismini koymuştur.

Her yeni doğan çocuk temiz bir fıtrat üzere doğar. O, doğduğunda âdeta yazısız bir kağıt gibidir. Anneye-babaya düşen, bu yazı ve nakışları mevsiminde, hem de silinmeyecek şekilde çocuklarının ruhuna yazıp nakşetmektir. Evet, çocuk sahibi olan her anne ve baba, günlük hayatlarının bir bölümünü çocuklarının talim ve terbiyesine ayırma mecburiyetindedirler.

Çocukların yetiştirilmesinde, Allah'ın öğretilmesi, onların yaşlarına ve kültür seviyelerine göre Allah'a iman fikrinin kalblerine yerleştirilmesi, anne-babanın pek çok şahsî vazifesinin önünde gelir. Bu itibarla siz, evinizde âsi-tâği ya da âsiye-tâğiye çocuklarınızı ihmal ederek Kâbe-yi Muazzama'yı ziyarete gitseniz, vazife size arkadan seslenecek ve 'Buradaki ciddî ve ehem vazifeyi bırakmış nereye gidiyorsunuz?' diyecektir.

Ayrıca babası çocuğa dinini diyanetini, okuyup yazmasını, Kur'ân okumasını, hatta biniciliği, yüzmeyi ve devrine göre atıcılığı da öğretmelidir. Beyindeki güç ve kuvveti sadece pazulara hasreden sporları değil, hayat ve sıhhat için faydalı ve yarınlarına mukaddime nevinden her biri kendi sahasında önem arz eden bütün sporları öğretecektir.

ÖZETLE

1-) Kur'an, doğum öncesi anne-babanın bir kısım arzu ve isteklerinin yanında, Allah'a (cc) teveccüh ederek salih evlât istemeleri gerektiğine de işaret ediyor.

2-)Anne-babanın vazifelerinden biri de kendi rızıklarına dikkat etmeleri gerektiği gibi çocuklarına da hoş ve helâl bir rızık yedirmeleridir.

3-)Allah Resûlü'nün tavsiyeleri çerçevesinde, çocuğa, sevimli, mânâsı düzgün iyi bir isim koymak, anne-babanın ilk vazifelerinden biridir.

06 Şubat 2009, Cuma
Kayıtlı

referandum da EVET  demek:

ÜLKEMİZİN GELECEĞİ İLE İLGİLİ MUKADDES BİR DELİK AÇMAKTIR
*
Mesaj Sayısı: 19
Çevrimdışı Çevrimdışı
« Yanıtla #119 : 06 Şubat 2009, 14:17:28 14:17* »

Bir kaç haftadır hep kürsünün konuları evlilik ve aile hayatı ekseninde!!!
özel bir sebebi var mı acaba ne gibi hikmetler aramalıyız!?
Kayıtlı

Muarradır feza-yı feyzimiz şeyn-i temennadan;
Bize dâd-ı ezeldir, zîrden bâlâdan istiğna.
Çekildik neşve-i ümidden, tûl-ü emellerden;
Öyle mecnunuz ki, ettik vuslat-ı leylâdan istiğna!..
(Tarihçe-i Hayat - 77)
Sayfa: 1 ... 3 4 5 6 7 [8] 9 10 11 12 13   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: