Mesaj Sayısı: 128
Çevrimdışı
|
 |
« : 13 Mart 2010, 03:54:39 03:54* » |
|
Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından Edep ve Nezâket
“İbâdet, insanı cennete götürür; ibâdette edep ve tâzîm ise Allâh’a götürür, Hak ile dost eyler.” demişlerdir.
Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh- ise:
“Amelde edep, onun kabûlüne işarettir.” buyurmuştur.
Hızır -aleyhisselâm- da şu duâyı yapmayı tavsiye etmiştir:
“Allâh’ım! Sana kulluk yapmam husûsunda bana güzel edep ihsân eyle.”
Hak dostları bütün bu bâtınî edep hâllerine ilâveten, dâimâ huzûr-i ilâhîde bulunma şuuru ile yaşadıkları için, zâhirî edebe de son derece îtinâ göstermişlerdir. Bu ise, ibâdetteki huşû ve edep hâlini ibâdet dışında da muhâfaza etmek şeklinde ifâde edilebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak:
“Onlar namazlarını muhâfaza ederler.” (el-Meâric, 34)
“Onlar namazlarında devamlıdırlar.” (el-Meâric, 23) buyurur.
Hazret-i Mevlânâ, bu âyetlere işârî mânâ vererek şöyle der:
“Kul, namazdaki hâlini namazdan sonra da muhâfaza eder. Böylece bütün bir ömrünü, edep, huşû; dilini ve kalbini muhâfaza içerisinde geçirir. Bu, gerçek âşıkların, yani Hak Dostlarının hâlidir...”
Mânevî terbiyenin gâyesi de; kişiye dâimâ ilâhî kameralar önünde olduğu şuurunu kazandırmaktır. Bu sâyede nezâket, zarâfet, edep, hayâ gibi yüksek hasletleri, kişinin tabiat-ı asliyesi kılabilmektir.
Dâvud-i Tâî Hazretleri şöyle anlatır:
“Yirmi yıl Ebû Hanîfe Hazretleri ile birlikte bulundum. Bu zaman zarfında dikkat ettim; ne yalnızken ne de yanında birileri varken başı açık olarak oturduğunu ve istirahat maksadıyla da olsa ayaklarını uzattığını hiç görmedim. Kendisine:
«–Yalnızken ayağınızı uzatmanızda ne mahzur var?» dedim. Bana:
«–Cenâb-ı Hak karşısında edepli olmak daha efdaldir.» dedi.”
Hak dostu Mahmud Sâmi Ramazanoğlu Hazretleri’nin de, ömrü boyunca ayağını uzatarak oturduğu, sırtını bir yere dayayarak yemek yediği görülmemişti. Hayatı boyunca yüksek edep ve nezâketin misâli olan Sâmi Efendi -rahmetullâhi aleyh- sohbetlerinde sık sık:
Edep bir tâc imiş nûr-i Hüdâ’dan
Giy o tâcı emîn ol her belâdan…
beytini tekrar ederlerdi.
Yine hayatı edep, nezâket ve zarâfet ile taçlanmış Hak âşıklarından Samsunlu Hüseyin Efendi’nin cenâzesinin gasil hizmetini gören Mustafa Okutan kardeşimiz de, bizzat şâhid olduğu bir hâli şöyle ifâde etmişti:
“Hüseyin Efendi’yi gaslederken sağ ayağı göğsüne dayalıydı, bir türlü açamadık. Kabre koyduğumuzda da hemen sağına dönüverdi.”
Şüphesiz ki bu; “Kişi yaşadığı hâl üzere ölür ve öldüğü hâl üzere haşrolunur.” (Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, V, 663) Hakîkatini hatırlatan müstesnâ bir tecellîdir. Cenâb-ı Hak bazı sırları ibret alınması için kimi zaman böyle sergilemektedir.
Bir cihan sultânının veya yüksek mevkîden birinin huzûrunda olanlar bile başka zaman ve mekânlarda olduğu gibi serbest davranamazlar. Hak dostları da her dâim Allâh’ın huzurunda olduklarını bilen, delile ihtiyaç duymadan hisseden ârif gönüllerdir. Yâni onlar:“…Her nerede olursanız olun, O (Allah) sizinle beraberdir…” (el-Hadîd, 4) sırrının âşinâları olarak her anlarını Hak Teâlâ ile beraberlik şuuru içinde yaşarlar. Bundan dolayı edep hâli onların bütün davranışlarını şümûlüne alır.
Bu sebeple Hak dostları beşer nazarlarından uzak tenhâlarda bile müstesnâ bir edep üzere olurlar. Meselâ namazda Hakk’a karşı bir ihtiram ifâdesi olan başı örtmek, dâimî bir ibâdet iklîminde yaşayan Hak Dostlarının namaz dışında da riâyet ettikleri bir edeptir.
Sahâbeden biri, kimsenin olmadığı bir yerde giyim husûsunda rahat davranıp davranamayacağını sorduğunda, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Allah, kendisinden hayâ edilmeye, insanlardan daha lâyıktır.” buyurmuşlardır. (Ebû Dâvûd, Hammâm, 2/4017)
Gönül dünyaları İslâmî terbiye ile yoğrulmuş olan ecdâdımız da, edep, iffet ve nâmus mevzuunda, bütün cihânın hayran olduğu muhteşem bir ahlâkî seviye sergilemişlerdir. Nitekim son derece mutaassıp bir Protestan papazı olan Salomon Schweigger, Seyahatnâme’sinde müslümanları anlatırken şöyle demiştir:
“Müslümanlar, hamamda bile bir örtü kuşanıyorlar. Ne kadar edepli insanlar! Edep ve nâmusu, bu barbar dediğimiz kimselerden öğrenmemiz lâzım.”1
Örtünmek insana ait bir keyfiyettir. Diğer mahlûkat için örtünmek mevzubahis değildir. Ayrıca örtünmek, fıtrî bir kulluk edebidir. Nitekim Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havvâ, cennette başka insanlar olmadığı hâlde hayâ ettiler; telâş içinde yapraklarla örtünmeye çalıştılar. Demek ki, örtünme ve onun mânevî sâikı olan edep ve hayâ, insanoğlunun fıtratında bulunan en köklü vasıflardandır.
Allâh’a karşı duyulması gereken edep, O’na yakınlık derecelerine göre bütün varlıkları da şümûlüne alır. Allâh’ın zâtına karşı edepten sonra gelen ikinci büyük edep ise, Allah Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e karşı olan edeptir.
PEYGAMBER EFENDİMİZ’E (S.A.V.) EDEP
Ashâb-ı kirâm, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e karşı duyulması îcâb eden hürmet ve edep hissiyâtının en mükemmel numûnelerini sergilemişlerdir. Bu cümleden olarak Efendimiz’in sohbetlerinde büründükleri huşû ve edep hâlini:
“–Sanki başımızın üzerinde bir kuş var da kıpırdasak uçuverecek zannederdik.” şeklinde ifâde etmişlerdir.2
Ashâbın Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e karşı edebi o derecede idi ki, -çoğu zaman- O’na suâl sormayı bile cür’et telâkkî ederlerdi. Bu yüzden çölden bir bedevî gelip suâller sorarak sohbete vesîle olsa da, biz de Efendimiz’in sohbetinden feyiz-yâb olsak, diye beklerlerdi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile sürekli beraber olanlar arasında bile, edeplerinden dolayı O’nun nûr cemâlini doyasıya seyredebilenler pek azdı. Hattâ sohbet hâlinde iken, Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer dışındaki ashâbın hep önlerine baktıkları, sadece bu iki sahâbînin Hazret-i Peygamber’le göz göze gelebildikleri rivâyet edilir. (Tirmizî, Menâkıb, 16/3668)
Bu durumu, daha sonra Mısır fâtihi ünvânı ile tarihe geçen Amr bin Âs -radıyallâhu anh- âhir ömründe şöyle dile getirmiştir:
“Rasûlullâh Efendimiz’le uzun zaman birlikte bulundum. Fakat O’nun huzûrunda duyduğum tâzim ve hayâ hissi sebebiyle, başımı kaldırıp da nûrlu yüzlerini doya doya seyredemedim. Eğer bugün bana; «Bize Rasûlullâh’ı tavsîf et, O’nu anlat.” deseler, inanın anlatamam.” (Müslim, Îmân, 192)
Biz de Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi’ni kelimelerin mahdut imkânları dâhilinde anlatmaya cür’et ederken, acziyetimiz sebebiyle edep ve nezâket husûsunda farkında olmadan vâkî olan kusurlarımızdan dolayı Rabbimizin mağfiret deryâsına sığınırız.
Diğer taraftan Allah Rasûlü’nün ism-i şerîfi her zikredildiği yerde salât ü selâm getirmek de Cenâb-ı Hakk’ın biz ümmet-i Muhammed’e emir buyurduğu âdaptandır. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Şüphesiz ki Allah ve melekleri, Peygamber’e çokça salât ederler. Ey mü’minler! Siz de O’na salevât getirin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin!” (el-Ahzâb, 56)
Ne hikmetlidir ki Kur’ân-ı Kerîm’de diğer peygamberlere isimleri ile hitâb edildiği hâlde, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e “Yâ Muhammed!” diye bir hitap vâkî olmamıştır. O’na “Yâ Nebî, Yâ Rasûl” şeklinde hitâb edilmiştir. Cenâb-ı Hak, bütün mü’minleri de bu edebe dâvet etmektedir:
“(Ey mü’minler!) Peygamber’i kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın!..” (en-Nûr, 63)
İbn-i Abbas -radıyallâhu anh- bu âyet Hakkında şöyle buyurmuştur:
“İnsanlar, Allah Rasûlü’ne «Yâ Muhammed, Ey Ebu’l-Kâsım» diye hitap ediyorlardı. Allah Teâlâ, Nebî’sinin şerefini yüceltmek için onları böyle hitap etmekten nehyetti. Bundan sonra insanlar, «Yâ Nebiyyallâh, yâ Rasûlallâh!» diye hitap ettiler.” (Ebu Nuaym, Delâil, I, 46)
Dolayısıyla Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın sâdece ismiyle anılması, O’na ümmet olma âdâbına zıt düşmektedir. O’nun ismi ile beraber ulvî ve kudsî vasıfları da telâffuz edilmelidir. Ayrıca Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e yakınlığı bulunan her şeye karşı da edep ve nezâket göstermek gerekir.
Peygamber âşığı Osmanlı sultanlarından Yavuz Selîm Hân’ın şu hâli ne güzel bir edep tâlîmidir:
Yavuz Selim Hân, 1517 yılında Mısır’ı fethetmiş ve hilâfet makâmı uhdesine tevdî edilmişti. 20 Şubat Cuma günü, Melik Müeyyed Câmii’nde okunan hutbede hatîbin kendisinden:
“Hâkimü’l-Harameyni’ş-Şerîfeyn (iki şerefli belde olan Mekke ve Medîne’nin hâkimi)” diye bahsetmesi üzerine derhal hatîbe müdâhale ederek:
“–Hayır, hayır! Bilakis hâdimü’l-Harameyni’ş-Şerîfeyn (iki şerefli belde olan Mekke ve Medîne’nin hizmetkârı!)» diye yaşlı gözlerle cevap verdi.
Ardından halıyı kaldırıp toprağa secde ile Rabbine şükretti. Harameyni’ş-Şerîfeyn’in hizmetkârı olduğunun bir ifâdesi olmak üzere de, sarığının üzerine süpürge biçiminde bir sorguç taktı.
Yine Allah Rasûlü’nün beldesine olan edep ve hürmet duygularının şâheser tezâhürlerinden bir diğeri de Osmanlı’nın mazlum ve şehîd sultanı Abdülazîz Hân’a âittir:
Birgün hasta yatağında sararmış ve mecalsiz bir halde yatarken kendisine:
“–Medîne-i Münevvere halkından bir dilekçe var!” denildi.
Abdülaziz Hân yâverlerine:
“–Derhal beni ayağa kaldırınız! Harameyn’den gelen talepleri ayakta dinleyeyim! Allah Rasûlü’ne komşu olanların talepleri, böyle ayak uzatılarak edebe mugâyir bir şekilde dinlenemez!..” dedi.
Her Medîne-i Münevvere postası geldiğinde de abdest tâzeler, mektupları: «–Bunlarda Medîne-i Münevvere’nin tozu var!» diye öpüp alnına götürür, ondan sonra başkâtibe uzatır ve: «–Aç, oku!» derdi.
|